İmam-ı A’zamı üç boyutlu hatta çok boyutlu bir şahsiyet olarak değerlendirmek mümkündür. İmamın akaid alanında mesleği, siyasette mesleği ve bir de fukahanın piri olması meselesi vardır. Mücerret kurra olarak anılan rivayet üstadı değildir. Bihakkın dirayet imamıdır. İlk bölümde kısaca onun akaitte mesleğini anlatmak icap eder. Öncelikli olarak kendisine neden İmam-ı Ekber değil de imam-ı a’zam denilmiştir? Akait alanı fıkh-ı ekber olarak da anılır. Nitekim Said Havva Cevlat fı’l fıkhiyyine el kebiri ve’l ekber yani büyük fıkıhçılar ve en büyük fıkıhçılar meydanında gezintiler adlı bir kitap yazmıştır. İmam-ı A’zam her iki alanın da rakipsiz süvarisidir. Burada fakihler ile kelamcıları ele almıştır. Ebu Hanife kelam üstatlarından birisidir. Bununla birlikte ona imam-ı a’zam denilmiştir. İmam_ı Ekber dememişlerdir. Burada bir incelik var. Mısırlılar ise Ezher şeyhlerine imam-ı ekber diye hitap etmektedirler. Bununla birlikte tekbirin açılımı Allahu Ekber’dir. Bunun yerine Allahu A’zam denilmez ama ismi a’zam denilir. Allahu Ekber ile iltibas vaki olmaması için imam-ı ekber denilmemiştir. Allah yüce yaratıcının mutlak ismi, ekber ise yüce sıfatıdır.
300 hicri yılında kemale ererek Mutezile mezhebinden ayrılan ve hicri üçüncü yüz yılın başında mücedditlik payesi de kazanan Eş’arilik mezhebinin imamı Ebu’lHasan el Eş’ari’nin Ebu Hanife hakkında muhtelif kitaplarına serpilmiş çeşitli fikirleri, görüşleri vardır. Muhtemelen bunlar ehli hadis ekolünden mülhemdir. Ya da bu ekolden etkilendiğinden dolayı oralardan kalma tortular olabilir. Sözgelimi Makalat el İslamiyyin adlı muhallet eserinde Ebu Hanife ya da Ebu Yusuf ve arkadaşları hakkında Mürcie tabirini ve ifadesini kullanmaktadır. Onları Mürcie’nin bir kolu olarak görmektedir. Mürcie, hükmü ertelemek, geriye bırakmak ya da ahiret ahkamını geriye bırakanlar demektir. Dolayısıyla tekfirden kaçınmanın başka bir ifadesidir. Bununla birlikte Mürcie mezhebinin de kademeleri ve dalları vardır. Sonuçta günahı hafife almaya kadar gider. Onlara ‘imanla birlikte günah zarar vermez’ şeklinde bir söylem atfedilir. Bunu gulat veya aşırılarının söylediği sanılıyor.
EbuHanife ve arkadaşlarıyla ilgili değerlendirme daha sonra Eş’ariler arasında iştihar etmiştir ve Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t talibin adlı eserinde Ebu Hanife ve arkadaşlarını irca akımına mal etmiştir. İşin esası şudur: Ebu Hanife ve arkadaşları ‘iman ne artar ne de eksilir’ demişlerdir. Tali olarak bu günahlar imanı örseleyemez demektir. Ya da öyle yakıştırılmıştır. İman zafiyeti ve yakin gibi konulara girmemişlerdir. Burada Ebu Hanife ve arkadaşları iman ya vardır ya yoktur makamında bir söylemi ve yaklaşımı benimsemişlerdir. Burada imanın duygusal boyutunu değil de kesinlik boyutunu esas almışlardır. Ebu Hanife’nin bu görüşü elbette diğer imamlar tarafından benimsenmemiştir. Bunun tali sonuçlarından birisi ise Mürcie akımının takdiri öteki dünyaya erteleyerek, bırakarak tekfir akımlarının önünü kesmeleri ve önüne geçmeleridir.
İmam bu’l Hasan el Eş’ari’nin serdettiği bir başka husus ise Halku’l Kur’an meselesidir. El İbane gibi tartışmalı bazı kitaplarında belli belirsiz bir biçimde Ebu Hanife ve arkadaşlarının en azından bir dönem hal’kul Kur’an meselesine taraftar oldukları ileri sürülmektedir. Ebu Yusuf ise bu konuyu bir yıl müzakere ettiklerini ve sonunda Kur’an-ı Kerim’in yaratılmış olduğu iddiasını kesinlikle reddettiklerini belirtmiştir. Bu tez aslında Cehmiye’nin tezidir. İlk önce bunu ortaya atan Ca’d İbni Dirhem olmuştur. Ardından Allah’ın sıfatlarını ve bilhassa ilim sıfatını inkar eden Cehmiye’nin başı Cehm İbni Saffan olmuştur. Günümüzde ‘Allah benim kiminle evleneceğimi bilmez’ diyen Abdulaziz Bayındır gibiler Cehmiye akımının çağdaş mensuplarıdır. İlimde kulu Allah’tan daha ileri saymaktadırlar. Halku efali’libad/kulların fiillerinin yaratılması meselesi bu raddeye kadar taşmıştır. Ebu Hanife bir dönem bunu savundu ise yolları bir ara Cehmiye ile kesişmiş olmalıdır! Bununla birlikte Muhammed Salih Ekinci/Garsi hoca Ebu Hanife’yi çekemeyenlerin bu iddiada olabileceklerini ve Eş’ari’nin El İbane adlı kitabına bu konuda Ebu Hanife’yi karalamak için katma karıştırma yapmış olabileceklerini söyler. Eskiden müstensihler üzerinden bu tür katma karıştırma işlemleri çokça yapılmıştır. Buna des ve indisas yani katma ve sızma denmektedir. Abdulvahhab Şarani hayatta iken kendisini gözden ve itibardan düşürmek için kitaplarında müstensihlerin bu tür tasarruflarda bulunduklarını ve ilave yaptıklarını söylemektedir. Muhammed Salih Ekinci El İbane kitabına bütünüyle veya bazı parça ve fasıllarıyla olmasa bile cümle bazında eklemeler yapılmış olabileceğini, Ebu Hanife’yi suçlayan cümleler sokulmuş olabileceğini dermeyan etmektedir. Bu baptan olmak üzere İmam Azam’ın Fıkh-ı Ekber’ini şerh eden Ali el-Kari, Peygamber Efendimiz ( SAV)’in ebeveyninin küfür üzere öldüklerini iddia ediyor.
Bazılarına göre ilgili kayıtta (istinsah) hatası yoktur. Birçok Fıkh-ı Ekber şerhleri de bunu esas almışlardır. Ancak Fıkh-ı Ekber’i ve İmam-ı Azam’ın diğer kitaplarını tahkik eden son dönem ilim adamlarından Muhammed Zahid el-Kevseri, bunun bir kopya hatası olduğunu ısrarla vurgular. Saçaklızâde el-Maraşî, Seyyid Muhammed b. Abdürresûl el-Berzencî, Zâhid el-Kevserî ve el-Muhibbî gibi âlimler, Ali el-Kârî’yi gayretkeşliği ya da işgüzarlığı nedeniyle açıkça paylamışlardır.
Kısaca Ebu Hanife Ebu’l Hasan el Eş’ari’den çok önce ehli sünnetin öncüleri ve kurucuları kervanına katılmıştır. Ona isnat edilen bazı şaz görüşler iyi tetkik edildiğinde yanlış atıf olduğu görülecektir. Ya da peygamberlerin zelleleri gibi alimlerin de tökezlemesi olabilir. İmam-ı Azam sadece büyük fakih değildir o aynı zamanda büyük bir kelamcıdır. Tevaggul ettiği, derinleştiği akliyat da bunu iktiza eder. Onun ötesinde siyasi alanda da hakperesttir.