“Olmak“ kaygısı kapladı her yanımızı… Yüce Yaradan “İbadette kararlı ol” deyip yol yordam gösterirken, “Gaflete kapılanlardan olma!” öğüdü serlevha karşımızda dururken, hab-ı gaflet içinde savrulur olduk.
Olmazsa olmazlarla donattık hayatımızı. Görünmez bir el, birer senaryo tutuşturdu ömrümüze…“Dünyalıklarımızı” hızlıca kuşanırken “kulluk elbiselerine“ yer kalmamıştı üzerimizde. Ya, Rabbimin “Sizin için hayırlı olan” diye tarif ettiği takva libası?..
Asırlar önce halini soran halifeye:
“Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,
Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz”
diyen İbrahim bin Edhem bugünkü halimize ne derdi bilinmez ama ,elimizde parçalamaktan yorulmadığımız bir din, yamamaktan usanmadığımız alık yoluk bir dünya kaldığı muhakkaktı artık.
Ne demişti Necip Fazıl:
“Bu dünya bir tamam’dan eksiklikler alemi
Kopuşlar, ayrılıklar, kesiklikler alemi…”
Yenileriz sandık, tamamlarız sandık, oluruz sandık, “Oysa bir tarla idi, ekip biçip gidecektik”…
Yüklendiğimiz emanetin sırrı “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ilkesinden geçerken, doğruluğun anahtarı Kelamullahın üzerine taktığımız kilitteydi… Neyle emrolunduğumuzu bile bilmezken, ilme gelince her birimiz birer zamane alimi, amele gelince kalplerinin temizliği ile övünen bir garip kullardık artık!..
İyi de; “İlim münafığın dilinde, mü’minin amelinde” değil miydi?! Emellerimiz ne vakit amellerimizin önüne bu kadar geçmişti ki?
Yoksa zahirde “sahabeleşmeye” çalışırken, gerçekte hergün biraz daha “Salebeleşiyor muyduk?”…