Olayları bütüncül, sistemli, etraflıca düşünerek çareler oluşturma geleneğimizi sürdüremedik. Batılılaşma sevdamızın büyük zararlarından biri de budur. Biz düşünmeyi unuttuk. Bu yeni oluşmuş bir zararlı alışkanlığımız değil, Tanzimat öncesinden beri devam ediyor. Düşünme kabiliyetini kaybetmemiz, bir düşünceye sahip olamayışımızla doğrudan ilgili, onunla bağlantılı bir durum. İnsanın da toplumun da bir düşünce biçimi olmalı. Doğrusu biz ümmetten millete geçerken düşüncemizi, milletten topluma geçerken de düşünmeyi terk ettik. Son asırda toplumdan yığına dönüşürken de kendimizi kaybettik. Bir çeşit sekerât halindeyiz. Ne meselelerimizi anlayabiliyoruz ne de onlara çare bulabiliyoruz. Öylesine bitkisel halde yaşamaya çalışıyoruz. Bunun son örneğini bir öğretmenimizin öğrencisi tarafından öldürülmesinde görebiliriz. MEB buna çare olarak cezaların yüzde elli oranında artırılacağını belirtiyor. Sanki eğitimde ceza varmış gibi, olmayan cezayı yüzde artıracaklarmış.
Bu hadise, eğitim sistemimizin alarm verdiğini bir kez daha gösteriyor; batılılaşma sevdasından kurtularak kendi derdimize kendi çaremizi oluşturmamız gerektiğini söylüyor. Bu meselenin batılılaşmayla doğrudan belki de sadece bununla ilgisinin olduğunu belirtelim. Çünkü biz eğitimimizin yapısını ve içeriğini bu batılılaşma sevdasıyla kurduk. Mesela zorunlu eğitim garabetini batılılaşma hastalığımız nedeniyle sürdürüyoruz. Bu hastalığımız nedeniyle mesleklerimiz tükendi, gençlerimiz bu nedenle işsiz, mutsuz ve amaçsız. Bu sevdamız nedeniyle paramızı çarçur ediyoruz, çalışkan gençlerimiz hak ettiği yerde değil. Yine bu sevdamız nedeniyle öğretmenimizin değerini batıdan ithal ettiğimiz modellerle düşürdük. Bu modellerle onu; öğrenciyle arkadaş yaptık, öğrenciye rehber ettik, yönlendirici konumunda tuttuk, öğretime odakladık, palyaço ettik, ahlaktan uzakta tuttuk; ondan sıradan bir memur olmasını bekledik. Bu sevdamız nedeniyle okullarda özgür eğitim diye disiplini uygulamadık. Doğru dürüst bir disiplin yönetmeliği yapamadık bu eğitimde. Var olan yönetmeliği ise herkesin bildiği çeşitli nedenlerle uygulayamadık. En galiz küfürlerini çekinmeden eden bir öğrenci karşısında öğretmenin elini kolunu bağladık. CİMER diye öğretmenin ve müdürün kâbusu olan bir sistemi bu nedenle devreye soktuk.
Tüm bunlar ortadayken, öğretmenini öldüren öğrenci olayını duyduğumuzda sanki her şey yolunda gidiyormuş da nadiren olmuş bir vaka gibi düşünerek şaşırıyoruz. Oysa bunlar gazinolaşan okulun, sarhoş eden müfredatın, palyoçaya dönüştürülen öğretmenin bulunduğu eğitimin tabii neticeleridir. Ne bekliyordunuz bunlardan başka? Ekmediği tarladan ürün bekleyen bir çiftçiyi kim ciddiye alır?
Şiddet, bir neticedir. Bu olayda görülmesi gereken, şiddet değil eğitimin öldüğüdür. Yapılacak olan palyatif tedbirler almak değil, meseleye özgü çare aramak değil, eğitimi ve öğretmeni kültürün belirlediği yere oturmaktır. Yani öğretmenin yetkisini artırmak, onu merkeze koymak, ona ahlaki sorumluluk vermektir. Ahlak temelli, kültürü temel alan bir eğitim yapmaktır. Zorunlu eğitimi ilkokuldan itibaren kaldırmaktır. Mesleki eğitimi ortaokuldan sonra il eğitim müdürlüklerinin, belediyelerin ve meslek odalarının sorumluluğuna vermek, onları sorumlu tutmaktır. Eğitimde ciddi bir denetim sistemi kurmaktır. Özetle eğitimin tüm bileşenlerini kültürümüz doğrultusunda yeniden yapılandırmaktır.
Bunların elbette hiç biri olmayacak. Biz bu meseleyi 3-5 gün sonra unutup gideceğiz. Yine kahvehane sohbetleri yapmaya devam edeceğiz, bizden adam olmayacağını tekrarlayacağız, batılı efendilerimiz gibi ne zaman davranırsak ancak o zaman eğitimi düzelteceğimize inanmaya devam edeceğiz. Finlandiya, Japonya, Avrupa ülkeleri bizim için örnek alınmak üzere orada bizi beklemeye devam edecekler. Hasılıkelam kölelik zor değil, “köle ruhluluk” asıl zor olandır.