Felsefe geleneğinde “düşünen canlı” olarak tanımlanan insan, akıl sahibi olmakla öteki canlılardan ayrılmaktadır. Fârâbî, düşünmeyi bir “iç konuşma” olarak tanımlamış, bu sebeple gramerin lisanın mantığı, mantığın da düşünmenin grameri olduğunu ima etmiştir (İḥṣâʾü’l-ʿulûm). Sözlüklerde düşünmek eylemi “Zihninde bir şey canlandırmak, elde edilen bilgilere zihnî faaliyet uygulayarak düşünce meydana getirmek, fikretmek; tefekkür etmek; aklından geçirmek, tasarlamak” şeklinde; düşünce ise “Zihnin bir şey hakkında edindiği düşünme ürünü olan kavram, fikir” olarak tanımlanmaktadır. Akıllı kişinin bilinen bir delilden hareketle bilinmeyenin bilgisine ulaşmasıdır.
Kur’an’da düşünmenin anlamına en çok yaklaşan terimler tefekkür ve akıldır. “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gündüzle gecenin ardarda gelişinde akıl sahipleri için alâmetler vardır. Onlar ayakta, otururken ve yaslanmışken Allah’ı zikredip göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler” (Âl-i İmrân 3/190-191) meâlindeki âyette akıl sahipleri, Allah inancıyla fikrî araştırmayı bir arada götüren, entelektüel faaliyetlerini tezekkür ve tefekkürün birbirini takip ettiği ve bütünlediği bir aklî yapıyla gerçekleştiren insanlardır. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki akledecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun” (el-Hac 22/46) vb. birçok ilâhî mesajda kalp, akletmek ve âyet kelimeleri arasındaki ilişki açıktır. Akletmek de özel anlamda kalbin yani aklın fonksiyonu olarak Allah’ın ilim, hikmet ve kudretini gösteren bu ayetler üzerinde düşünmek ve gerekli sonuçları çıkarmak demektir(TDV İslam Ansiklopedisi).
Düşünce varlığını dille sağlar, dille hayat bulur. Dil, insanoğlunun zihin süzgecinden geçmiş biçimlerini yansıtmaktadır. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde geçen “Aklın süsü dildir, dilin süsü söz” ifadeleri dilin akıl yani düşüncenin ürünü olduğu belirtilmektedir. Dil, kişiler arası iletişimi sağlayan bir araç olmanın yanında kültürün temelini oluşturan yapı taşıdır. Duygu, düşünce ve isteklerimizi birbirimize anlatmamızda vasıta görevini üstlenen dil, aynı zamanda sosyal ilişkilerimize yön veren dinamik bir yapıdır. Milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir kurumdur (Ergin, 1977). Ulusun kültürüyle sıkı sıkıya ilişkilidir.
Bir topluluğu, bir kültürü anlamanın en temel yollarından biri o topluluğun dilini incelemektir. Çünkü her dilin kendine özgü anlama ve anlatma yolu vardır. Her dil bireyin içinde yaşadığı kültürün gerekli gördüğü olguları anlamlandırmak için işler. Bu nedenle dünyadaki tüm insanlar, farklı algılama, anlamlandırma, yorumlama ve dilsel aktarım süreçlerine sahiptir.
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendine özgü kuralları olan, seslerden örülmüş, toplumsal bir kurum olarak değerlendirilmektedir. Dil, düşüncenin herhangi bir zihinden diğer bir zihne aktarılmasına yarayan bir işaretler sistemidir. Dili oluşturan sözcükler ise nesnelerin işaretleridir.
Bir ulusun kültürünün gelişmesi için öncelikle dilinin gelişmesi gerekir diyen Leibniz’e göre, “dil, aklın aynasıdır”. Aynı şekilde dil, bir ölçüde insanın yaşam sınırlarını belirler. Neyi, nasıl ve ne kadar anlamlandırdığı; anlamlı hale getirdiklerinin ne kadarını aktarabildiğini ortaya koyar. Dilin, düşünceyi tamamlayan, onu anlamlandıran ve son noktasına eriştiren bir yetenek olmasının yanında, toplumsal gelişimi ve değişimi sağlayan önemli bir yönü de vardır. Her düşünmede, ses halinde dışarı çıkmamış bile olsa, içten bir konuşma vardır. Ayrıca hiçbir düşünce belli bir dile bağlı değildir. Aristoteles “dil düşüncenin elbisesidir” der. Yani düşünce farklı elbiseler giymek gibi, farklı dillerle de ifade edilebilir. Dil, kültürün taşıyıcısı olarak işlevsel bir öneme sahiptir.
Kültür, insan toplumunun, biyolojik olarak değil de, sosyal olarak kuşaktan kuşağa aktardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bütünü, sembolik ve öğrenilmiş ürünler ya da özellikler toplamıdır (Cevizci, 2000). Kültür, milletlerin fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan maddi ve manevi ortak değerler bütünüdür, toplum hayatının yansımasıdır. Dil ise, insan duygu ve düşüncesinin ifade ediliş şekli, aynı zaman da bir kültürün nesilden nesile taşıyıcısı durumundadır. Bir toplumu değiştirmek, ona yeni bir yaşama düzeni getirmek, geniş biçimde o toplumun diline bağlıdır. Bireyler, hangi medeniyet içerisinde yer alırsa o medeniyetin kültür özellikleri onun diline girecektir. Bir milletin dilinin zenginliği, kültürünün de zengin olduğunun en büyük delilidir.
Bir milletin bütün duygu ve düşünce hazinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesle aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak, dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet arasına yayılır (Kaplan,1998). Her milletin dili, o milletin çağlar boyunca yaşadığı tarihin adeta özetidir. Dile bu gözle bakılırsa mana kazanır.
Dil zenginliği, düşünce ve his dünyasında da zenginlik doğurur. Ancak, bilimsel ve teknik alanlar başta olmak üzere birçok alanda dil emperyalizmine izin vermek dilin bozulmasına neden olur.
Dünyanın en eski dillerinden biri olan Türkçemiz, yüzyılların birikimini, yaşanmışlıklarını, kültürünü içinde taşıyan geniş ve zengin bir dildir. Türkçe, Orta Asya’daki ana yurdundan dünyanın dört bir yanına dağılan, Türk ulusunun konuştuğu dildir, edebiyatımızın temelidir.
Türkçe, zengin bir coğrafi alanda asırlar boyunca farklı milletlerle münasebeti sonucunda bu dillerden çeşitli boyutlarda etkilenmiştir. Yabancı dillerden gereksiz sözcük almanın dilin gramer yapısının bozulmasına neden olabileceği, yozlaşmasına, hatta yoksullaşmasına sebep olabileceği gerçeği ile Türkçe de yüzleşmiştir. Ayrıca geçmiş dönemlerde dilin zenginleştirilmesi adına birtakım yeni Türkçe kökenli sözcükler türetilirken, Batı dillerinden de çok sayıda sözcük alınmış bu nedenle dilimizde bozulmalar olmuştur. Ayrıca;
Neler yapılabilir;
Toplumsal gelişme dil ve kültürel gelişmeye bağlıdır. Türk milletinin kültürel zenginliği vardır. Türkçe özüne döndürülür ve şuurla işlenirse yeniden kendi öz Türkçemize kavuşulabilir.
“Kendine güven, hayatının kontrolünü eline al, özgüvenini kazan, başarabilirsin” gibi içi boş laflar ve vaatler çoğu kez hüsrana ve hayal kırıklığına yol açmakta.”
Bu yaklaşım kendini dev zanneden cüceler meydana çıkarıyor, sonrası bir ömür boyu sıkıntı kendisine ailesine, çevresine, vatan ve milletine yük…