Bir Balkan Rüyasına Davet…[1]
Meraklısı bilir… “Münevver”lik tabirinin sıkça yakıştırıldığı bir kadın romancımız olan Safiye Erol, “Ciğerdelen” adlı “postmodern” Balkan romanında, bir kültür coğrafyası olarak Balkanlar’a çok özel bir değer atfeder. Ona göre Balkan coğrafyası, yeryüzünde “insanlığın zirveye ulaştığı” iki coğrafyadan birisidir… (Diğeri Endülüs’tür.)
Sınır kapıları her ne kadar yeryüzünün “sun’î” birer duvarı olsalar da, bu “psikolojik sun’îlik” zamanla insanların zihninde “reel” bir sun’îliğe dönüşebiliyor. Bir sınırın iki yarısında yaşayan, aynı kaşa, aynı göze ve en önemlisi de aynı gözyaşına sahip insanlar, suni kapılar ardında birbirlerini olduğundan çok farklı hayal edebiliyorlar. İnsan, ulaşamadığı, bilmediği şeyin düşmanıdır derler. Belki de sınır kapıları, bu “ulaşılamazlıkları” ve “bilmemezlikleri” artırıyor.
Ulaşmak ve bilmek, bir pasaportun veya bir vizenin insafına kalıyor…
Bulgaristan…
Yüzyıllar boyunca Edirne merkezli fetihlerin muhatabı olan coğrafya… Bu ülkeye girdiğiniz zaman kaçınılmaz olarak takip edeceğiniz yol, bilin ki, Sultan Murat’ların, Yıldırım’ların, Kanuni’lerin, Fatih’lerin, izlediği yoldur. Harmanlı’dan, Haskova’dan, Filibe’den geçerken, biraz dikkatli dinlerseniz, 700 yıl öncesinin muzaffer ordusunun gür sedasını da, 100 yıl öncesinin bedbaht ve mağlup ordusunun ağıtlarını, inlemelerini de duyarsınız. Bu seslerle ulaşırsınız Sofya ovasına. Zorunlu olarak “reddimiras” ettirildiği için, günün birinde kendisini ziyaret eden ve bir “şehir sarrafı” diyebileceğimiz Yahya Kemal’den olumsuz not alan şehir: Sofya…
Sofya’yı, Vitoşa Dağı’nın eteklerine dertli başını koymuş ve ağlar vaziyette bulursun…
Bu şehrin derinlerinde bir kütüphanenin koridalarından, yüreğinde milyonlarca sırrı saklayan “satılmış” Osmanlı arşivlerinin isyanı çalınır kulaklarına…
Hayran bırakan güzelliklerin olduğu kadar, hayretler içerisinde bırakan trajedilerin de mekânı olan Bosna-Hersek’e ulaşmak için; Niş ve 2. Dünya Savaşı’nda büyük bir katliama sahne olan Kraguyevaç üzerinden geçersin. Her santim toprağı göğü delmek için yarışan ağaçlarla dolu sarp tepeler, Bosna aşkına kapılan ve Bosna yoluna yüzyıllar önce düşenlerin çektiği kutsal cefaya sembol olmuştur adeta… Engin vadiler boyunca kovalanan, kovalandıkça seraplaşan bir sevgilidir Bosna… Saraybosna’yı kovalarken Vişegrad’ı bulursun yol kenarında… Su kenarında… Drina’dan su içerken kana kana… Bu topraklardaki ilk ziyaretgâhın, Nobel ödüllü ünlü yazar İvo ANDRİÇ’in “Drina Köprüsü” romanıyla tanınan Vişegrad şehri olur. Şehrin simgesi, Mimar Sinan tarafından Sokullu Mehmet Paşa adına yapılan ve “Drina Köprüsü” adıyla da anılan Sokullu Mehmet Paşa köprüsü, on bir güzel gözüyle gülümser sana. “Günaydın!” der. On bir gözün her biri ayrı ağlar aslında, içinden geçen zamana…
Ve hüzün güzelleşir Drina’da…
Drina aslında, bir lütuftur. Birkaç saat sonra göreceğiniz nazlı Saraybosna’nın güzelliğinin nefesinizi kesmemesi için, Allah tarafından bu konumda yaratılmış bir “güzellik temrini”dir….
Yemyeşil dağlar arasından inersin Saraybosna’ya… bu “inmek” görecelidir aslında!
İndikçe yükseldiğini hissedersin… Saraybosna…
Başçarşı… Alıp satmanın kabalığının, insancıl bir nezakete dönüştüğü bir kutlu zamanın, taşlaşmış bir abidesidir adeta…
Gazi Hüsrev Bey Külliyesi… “İnsan”ı cihanın merkezine koyan, “nisyan” hastalığına çareyi, “insan”a hizmette bulan anlayışın heybetli hatırası.
Şehitlik… İçerisinde, “krallığı” “bilgeliğinden” gelen Aliya İzzetbegoviç’in kabrinin de bulunduğu şehitlik… Fatihalar gayriihtiyarî uçuşur dudaklarından bembeyaz mezar taşlarının narin yüreğine…
Bosna Savaşı yıllarında halkın umudu olan Umut Tüneli… Avrupa’nın göbeğinde, daracık bir tünele sıkışmış sonsuz umutları hissedersin… Sanki insanlık can çekişir bu tünellerde…
Vrela Bosna… Bosna nehrinin kaynağı… Bosna’nın hayat kaynağı…
Vezirler şehri Travnik yolunda, bir cinayet görürsün. Bir havan topuyla bir köyü ve bir camiyi vururlar. (Ahmiçi Köyü ve Camii) Şahit yazdırırlar seni. Geçmişe değemezsin. Cinayeti engelleyemezsin. Ama görürsün. Çaresizlik içerisinde ağlarken, o cami ve köyün, küllerinden yeniden doğuşuna şahitlik edersin…
Bu şehadetin şaşkınlığıyla ulaşırsın vezirler şehri Travnik’e. Şahit olduğun Ahmiçi cinayeti kesse de dizlerindeki dermanı, Travnik kalesi çağırır seni olanca heybetiyle. Ve yüzyıllar öncesini gözetlersin Travnik kalesinden. Medresede eğitim alan vezirlerin ruhları gezdirir sana Travnik’i. Tarih, seni metanete çağırır bu şehirde…
Mostar’da yeniden dirilişe, Alperenler Tekkesi (Blagay Tekkesi)’nde “ezel fikri”ne ve “ebed duygusu”na, Poçitel Köyü (Türk Köyü)’nde “taşa hükmetme”ye şahitlik edersin… Öyle bir şahitlik ki, yemin edesin gelir…
Hırvatistan sınırına yaklaştığında, bütün şehit ruhlarının sana Poçitel’den el salladığını görürsün… Gayriihtiyarî, sen de el sallarsın bu asil güzelliğe…
Dubrovnik… Orta Çağ mimarisinin canlı tanığı… Taşlaşıp kalmış zaman… Simetride köhne zamanı gizleyen ışıltılı çelişkiler şehri…
Ormanlarının ve dağlarının bolluğundan ismini alan “Karadağ”… Mütevazı turizm şehri Hersek Novi… Hem dağlar, hem de sular “aşılması gereken güzellikler” bu ülkede… “Bükemediğin bileği öpeceksin!” düsturundan hareketle , “Aşamadığın yerde kalacaksın!” sonucuna varılan ülke… O dağların, o suların güzelliğini yaşayacaksın…
Bir sabah vakti Arnavutluk’a gireceksin… Evvel zaman içinde; İlir, Roma ve Osmanlı atlarının sulandığı ırmaklardan geçeceksin… Uzak tepelerden asırların uğultusu gelecek kulaklarına… İşkodra direnecek 1912’den 1913’e… Hasan Rıza Paşa’nın gururlu şehadetine şahitlik edeceksin…
Kosova… Bir mazlum sevgili… Bir metin yürek… Kana bulanmış çiçek… Kosova’da “Türkçe’nin Balkanlar’daki başkenti” ve “Şairler şehri” olarak da bilinen Prizren buyur edecek seni hanesine… Bir zamanlar Fatih’ini buyur ettiği gibi… Önce Namazgâh’ına alacak. Sonra; Taş Köprü, Şadırvan Meydanı, Sinan Paşa Camii ve Halvetî Tekkesi başta olmak üzere bir dizi tarihî mekân… Tadı damağında kalacak Prizren Türkçesinin… Duyacaksın… Seveceksin… Ve şahit olacaksın…
“Söyle meşhed, öpeyim secde edip toprağını,
Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı?…”
Kosovalı bir aileden gelen Mehmet Akif’in bu dizeleri kulaklarında çınlayarak varacaksın Priştine’ye… Murat Hüdavendigar’ın Türbesinde kendini hesaba çekeceksin. Bursa nere, Kosova nere?… “Murad’ın iki üç damla kanı” nda arayacaksın imanı, azmi, samimiyeti…
Aradığın o azmi, o samimiyeti, çok uzaklarda değil, Yahya Kemal’in “Kaybolan şehrinde” Üsküp’te de bulacaksın.
“Üsküp ki, Yıldırım Bayezid Han diyarıdır,
Evlad-ı Fatihan’a onun yadigârıdır…”
Üsküp’te; Fatih Köprüsü (Taş Köprü), Tarihî Türk Çarşısı, Sultan Murat Camii, Murat Paşa Camii, Yahya Paşa Camii, İsa Bey Camii, Hatuncuk Camii, Mustafa Paşa Camii, Rufaî Tekkesi gibi mekânlarda, bu şehrin hiç de “kaybolmadığını”, ruhiyle, özüyle yaşadığını sadece görmeyeceksin, hissedeceksin… Şar Dağı (Vodna Dağı)’ından, Kanyon Matka’dan esen serin rüzgâr, seni “Üç şanlı harbe” alıp götürecek…
“Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir,
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir…”
Sonra…
Prizren’de duyduğun Türkçe heyecanını, yeniden duyacaksın Üsküp’te. Bu heyecanla, şu mısralar dökülecek dilinden:
“Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene…”
Kalkandelen çağıracak seni… Alaca Camii, Harabati Baba Tekkesi… İnananların yüzyıllardan gelen “Huuu Huuu”ları, “Popunsa” kuşlarının dostça kanat çırpışlarıyla taşıyacak seni Gostivar’a… Prizren’de, Üsküp’te duyduğun Türkçe dostluğu, Banisa’da yaşayacaksın doyasıya…
Balkanlar’ın incisi Ohri ve küçük kardeşi Struga. Yüzyılların gerçeğe çalan masalını anlatan mekânlar… Ohri kalesinden hissedersin derin sularda yatan incileri… Her yıl düzenlenen Struga şiir akşamlarının sesinden bir parça duymak istersin. Serin sulara okunan masallar gibidir o şiirler…
“Şairler Köprüsü”nden geçer ruhun defalarca…
Sinan Paşa Türbesi, Pir Mehmet Hayati Halvetî Dergâhı ve camiler… Ohri çarşısını, Ohri pazarını günde beş defa yıkayan ezan seslerini dinlersin ruhunla…
Balkan rüyasının son gününde Resne’den, Manastır’dan geçersin. Dıştan harap görülen camilerin, mesafelerce öteden ruhuna hükmettiğini gördükçe, ruhunu Manastır çarşısının tam ortasına defnedesin gelir. Bu duygularla terk edersin Manastır’ı ve Makedonya’yı…
Yunanistan…
Genç Kalemler’in Kadim Medeniyet’i sarsan seslerini Beyaz Kule’sinden duyduğun Selanik… İsmi hep İzmir’le anılan Selanik…
“Selanik Selanik viran olasın, Amman Amman!,
Taşını topracığını seller alasın…”
Türküsü çalınsa da kulağına bu nazlı şehrin viran olmasını değil, “âbâd” olmasını istersin tüm yüreğinle…
Kavala’dan, İskeçe’den, Gümülcine’den geçerken tertemiz bir Batı Trakya rüzgârı doldurur içini… Geçmişten kopmamak için çırpınan zamanın, şaşırtacak kadar durgunlaştığını görürsün… Bu şehirlerde “geçmiş”in “bu gün”e nasıl direndiğine şahit olursun… “Batı Trakya… Güzel Batı Trakya…” türküsü yüreğine yerleşip uğurlar seni İpsala’dan. Damağında Gümülcine kahvesinin telvesi, tadı, kokusu…
Türkiye’de (10. Ülkede) takvime baktığında, şaşırmakta haklısındır geçen zamana… Zaman, Kapıkule’de durmuş, İpsala’da devam etmiştir.
Ya da, ya da… Bambaşka bir şey olmuştur!
Kapıkule’de uyuyup İpsala’da uyandığın “Bir Bal-Kan Rüyası” görmüşsündür… “Bitmesin!” diye dualar ettiğin bir rüya…
Ertuğrul KARAKUŞ
[1] Doç. Dr. Ertuğrul KARAKUŞ’un “Tunca’dan Tuna’ya-Balkan Medeniyetimiz” adlı kitabından…
“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.”
Ertuğrul Bey, bilginize, kaleminize sağlık…