PROF. DR. BİLAL KEMİKLİ RAMAZAN GÜZELLEMELERİ KİTABININ MÜZAKERESİ
Öncelikle hayırlı akşamlar diliyorum;
Vakti şerifler hayrola,
Hayırlar feth ola,
Şerler def ola,
Hak Teala burada yapacağımız sohbeti bereketli eylesin. Yaptığımız işleri boşa çıkan işler olarak değil ruhen, aklen gelişmemize katkı sağlayan, insanımıza, milletimize faydalı olan işler zümresinden eylesin ve bir ibadet hükmünü alsın İnşallah.
Öncelikle arkadaşlarımızın değer görüp Ramazan güzellemeleri kitabını okumaları bendenizi mutlu etmiştir. Okuyan ya da okumak için niyet eden arkadaşlarımıza müteşekkirim.
Özellikle son asırda dini duygu ve düşünceyle ortaya konulan edebiyat, sanat yönüyle pek fazla mahsul ortaya koyma imkanına sahip değil. Merhum Necip Fazıl Kısakürek gibi bazı isimleri bir kenara bırakırsak onun Esselâm başta olmak üzere bir kısım eserleri dini edebiyatın muhtevası içerisinde zikredilir. Keza merhum Alvarlı Efe’nin Divanı başta olmak üzere diğer eserleri, yine merhum Osman Kemali Efendi ve benzerlerinin eserleri bu muhtevaya sahiptir. Bu telifler genellikle şiir ve tasavvuf düşüncesiyle alakalı konular olmakla birlikte dini muhtevalı edebiyat türü eserler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nitekim edebiyat dini duygu ve düşünceyi nesillere ulaştıran bir araçtır. Elbette kaynağı, temel orijin olarak beslendiği yer Kur’ân, sünnet, siyer-i nebi gibi dini metinlerdir. Bu ana kaynaklardan aldığımız ilhamla bizim edebi üslup içerisinde sunmamız esastır. Maalesef sunma konusunda biraz gayret göstermemiz ve din-sanat ilişkisinin çok sağlam bir zeminde kurgulanması gerekmektedir. Çünkü dini hayatı canlı tutacak olan yegâne şey budur. Aksi takdirde sadece vaazların ve bir kısım medya vaizlerinin konuşması olarak kalmamalıdır. Elbette konuşmalar fevkalade önemlidir ama metin veya kitap okunurken orada okuyucu kitapla bir bakıma halvet halindedir. O bizatihi kitabı okurken metni yeniden inşa edecek ve yeniden yazacaktır. Her kitabın okunması aynı zamanda o kitabın şerh edilmesi anlamına gelir ki hele hele birlikte okunuyorsa o kitabı biz gerçek anlamda şerh ediyor yeniden inşa ediyoruz demektir. Bu bakımdan dini edebiyatın deneme, şiir, roman, anlatı tarzında artması gerektiği kanaatindeyim.
Bu toplantıyı da siz teklif ettiğinizde aslında bu sözleri ifade etmek, bunları paylaşmak için kabul ettim. Dini edebiyat dediğimiz şey doğrudan doğruya vaaz edici, emredici bir edebiyat olmamalı. Bittabi didaktik bir veçhesi olmakla birlikte o anlamdan öte bir yaşanmışlığın bir ruhi sezişin bulunması gerekmektedir.
Sanat dili kabaca şöyle yap böyle yap dili değil bunun ötesinde oradan aldığı ilhamla okuyucuyu ya da dinleyiciyi o şeye sanatla yönlendirendir. Dolayısıyla yazarın, vaiz den farkı budur. Vaiz camide, dergâhta ya da herhangi bir mecliste sohbetini yaparken şöyle yapın böyle yapın diyebilir ama bir yazar eğer doğrudan doğruya dini bir metin yahut ilmihal kitabı yazmıyor ve edebi eser yazma endişesindeyse edebi bir perspektifle sunma gayreti içerisinde olmalıdır. Bir başka deyişle estetikî bir duyarlılığın burada vücut bulması gerekir diye düşünüyorum. Bunları söylememdeki gaye ve uzatmamdaki maksat tümüyle bundan kaynaklıdır.
Bugün fuardaydım, imza günüm ve konuşmam da vardı. Maalesef belki de hem hava biraz yağmurlu hem de hafta içi olması hasebiyle çok fazla ilgi yoktu. Bu arada kitapçıları da gezerek aslında bir nevi fuarı da gezmiş oldum. Çocuk kitaplarının çok arttığını, oldukça fazla olduğu dikkatimi çekti. İlkokul seviyesindeki çocuklarımıza dönük eserler var fakat asıl ortaokul ve lisedeki gençlerimizi etkileyecek kitapların olması gerektiği kanaatindeyim. Yazılan eserlere, ortaya çıkan ürünlere bakıyorsunuz maalesef çocuklarımıza bir şeyler vermekten öte yük olacak metinleri veriyoruz. Gençlikle ilgili buradaki arkadaşlarımızın beni dinleyen hanımefendilerin, beyefendilerin bir sorumluluk içerisinde ama doğrudan doğruya o genci sen şöyle yap sen böyle yap şeklinde değil de sanat perspektifiyle onu yoğuracak, ona hakiki ve doğru mesajları, saf temiz mesajı verebilecek kalemlerin çıkması gerektiği kanaati taşıdığını düşünüyorum. Umarım bu sözümü dinleyenlerin bir kısmının kulağında söylediğim söz kalır ve bir sorumluluk bilinci içerisinde bu alanda eserler kaleme alırlar. Çünkü milli kalkınma, toplumsal kalkınma birlikte olmalı tek başına olmayan, tek başına ben yazayım, ben konuşayım ben üreteyim demek fikri bencilliktir ve bencillikle yol alınmaz. Birlikte iş yapacağız, birlikte yol alacağız birlikte bir şeyler yapacağız. Bundan ötürü bu kısa girişi yapmak durumundayım. Belki de bugün vermek istediğim temel mesaj buydu.
Ramazan Güzellemeleri kitabını niçin yazdım? Ramazan ve edebiyat ilişkisini nasıl ifade edebiliriz?
Bizim din edebiyatımız içerisinde Ramazan konusu fevkalade önemli bir yer işgal eder. İlmihal kitaplarımız içerisinde “kitabü’s-savm” babları doğrudan doğruya Ramazan’ı konu edinen bölümlerdir. Bir nevi Ramazan’ın, orucun hukukunu ortaya koyan ve Ramazan ayında yapılması gereken ibadetlere ilişkin temel fikirleri, düşünceleri veren metinler yazıya gelmiştir. Bunlar mutlaka olması gereken ve önemli şeyler ama bunun dışında edebiyatımızda bir de Ramazan manileri var. Ramazan manileri özellikle davulcuların toplum içerisindeki fonksiyonuyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Davulcu sadece davulu çalan biri değildi şimdi yeni şehir yapısı içerisinde bu davulun olup olmaması da ayrı bir konu çünkü artık uyanma şeklimiz değişti. Dolayısıyla başka bir formülün düşünülmesi lazım. Davul çalan, Ramazan’da sahura uyandıran zat sıradan bir zat değil mâni okuyor yani halk edebiyatına vâkıf birisi.
Ramazan manileri hakkında ve bu konuda meraklı olan dostlarımız, arkadaşlarımız Allah rahmet eylesin Prof. Dr. Amil Çelebioğlu hocamızın Ramazan-name adlı eseri Ramazan manilerini ihtiva etmesi hasebiyle mühim bir yer işgal eder.
Ramazan manilerinde neler var?
-Bu manilerde latifeler söz konusu. Dini hayat sadece soğuk ve kuru bir hayat değil aksine bünyesinde espri, nezaketi içeren bir hayat. Davulcu davul çalarak insanları sahura uyandırırken börek de ister bugün canım börek ister diyor mesela takılır onlar da ona başka şeyler söylerler bir mâni kültürü var bu mâni söyleme kültürü imece usulüyle yapılan işlerde ön plana çıkıyordu. Şimdi imece usulüyle işler yapılmadığı için mâni kültürü de kalmadı ve sakız firmaları bunu uyguluyor. Onlarda da uyduruk uyduruk maniler oluyor efendim.
Ama asıl manileri yakanlar analarımız, kadınlardır. Birlikte bulgur döverken, değirmeni çalıştırırken, iş yaparken bunları söylerler. Tıpkı davulcuların söylediği gibi biz bunlara Ramazan manileri diyoruz. Edebiyatımızın özellikle halkın Ramazan’la olan alakasını oluşturan şeylerden birisi bu Ramazan manileridir. İkincisi ise klasik şairlerimiz, divan şairleri Ramazan dolayısıyla şairlerin padişahlara, vezirlere veya devrin ileri gelen kişilerine yahut dostlarına yazdığı kaside tarzındaki bu şiirlere “Ramazaniye” denir. Ramazan’da sultana, padişaha sundukları kasidelere Ramazan tasviriyle başlarlar. Ramazan bir bereket ayıdır ve sultanlar, vezirler, sadrazamlar, şeyhü’l-İslâmlar, valiler, ağalar, beyler vb. Ramazan’da daha cömert olurlar. Şairin geçim kaynağı olarak yazdığı kasidenin karşılığında aldığı bahşişler bir bakıma telif hakkı niteliğinde değerlendirilebilir. Bu bakımdan Ramazan’da çokça kaside sunulmuştur. İşte bu Ramazanlarda sunulan kasidelerin girizgâhında “nesib” bölümü denilen kısımlarda şair Ramazan’ı tasvir eder sonra kasideyi kime sunuyorsa o sunduğu kişiyi methüsena eder ve onunla ilgili övgüler ortaya koyar. Bu tür kasidelere Ramazaniye diyoruz yani klasik edebiyatımızda Ramazaniye diye bir türün var olduğunun altını çizmek isterim. Meraklı olanlara bu konuda bir kaynak tavsiye deyim belki tekrar güncellenebilir ama Ramazaniyelerin ve Ramazan konulu şiirlerin konu edildiği Muhsin Macit Bey ile Filiz Kılıç Hanım’ın birlikte hazırladıkları Türk Edebiyatında Ramazan Şiirleri adlı esere mutlaka bakmaları gerek.
Tabi sufi şairlerimizin Ramazan ile alakalı söylediği ilahiler var. Ramazan’ın gelmesi ile bu ilahiler teravih namazlarında okunurdu. Sivas’tan başka arkadaşlarımız var mı bilmiyorum benim çocukluğumda öyleydi tabi biz yıllardır Ramazan’ı memlekette geçirmediğimiz için o dönemlerde Ramazan’a Ya Hannan Ya Mennan Ya Ze’l-cudi ve’l ikram diye başlarlardı. Ramazan’ın gelişiyle ilk 15 gününde Merhaba ya şehri Siyam Merhaba ya şehri Gufran Merhaba denir, ramazanın yarısı bittikten sonraki zaman diliminde artık Ramazan gitmekte ve veda etme vakti gelmiş olur Elveda ya şehri Siyam Elveda ya şehri Gufran nidalarıyla uğurlanırdı. Bu şekilde Ramazan ilahileri literatürümüzde mevcut, Ramazan Güzellemelerini okuyanlar mutlaka görmüşlerdir.
Niyazi Mısri’nin;
Yine firkât nârına yandı cihân,
Hasretâ gitti mübârek ramazân,
Nûr ile bulmuştu âlem yeni cân,
Firkâtâ gitti mübârek ramazân.
İndi Kur’ân ey nûru güzel,
Leyle-i Kadr’inde ey kadri güzel,
Gitti ey tehlil ü tekbiri güzel,
Elvedâ gitti mübârek ramazân
gibi şiirleri, Ramazan’ın gidişinden bahsetmekte ve ramazanın gelişini tebşir ve tebcil eden metinler literatürümüzde genişçe yer bulmaktadır. Bunlardan birini de Üftade Hazretleri kaleme almıştır.
Âşıklara eydin salâ
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cûş edip
Âlemlere doldu yine
Kurân’da Allah öğdüğü
Cümle nebîler sevdiği
Ümmete Allah verdiği
Oruç ayı geldi yine
Bunların dışında bir de edebiyat kaynaklarımız içerisinde mahyalar yer almaktadır. Bir sözle insanın fikri, zikri değişir. Çünkü lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah ile yani bir sözle Müslüman oluyoruz. Dil ile ikrar kalb ile tastik gereği müslüman oluyor ve bir sözle insan kafir konumuna düşebiliyor. İnsanın bir sözle hayatı kayar, bir sözle yuvasını dağıtır. Bu bakımdan sözlerin gücünün var olduğuna şahit oluyoruz.
Mahyalar konusu başlı başına bir konu genellikle o dönemde mahyalar aracılığıyla devletin ihtiyacı, devlet kamu diplomasisinin halkla olan ilişkisi Ramazan’da biraz daha kolay kurulurdu. O mahyaya o anda devletin politikası neyse onunla ilgili bir cümle yazılırdı. Misalen bir yardım mı yapılacak, efendim bir sefer e mi çıkılacak onunla ilgili ibareler eklenir yahut bir âyet bir hadis yazılırdı. Bir bakıma Ramazan; edebiyatımızın sanatımızı besleyen bir mihenk, mihver olmanın yanında toplumla devlet arasındaki irtibatı da mahyalar vesilesiyle kurardı. Dolayısıyla her bir Mahya mühimdir ve şimdinin aksine mahyaların yazımı zor bir işti. Eski Ramazanlarla ilgili anlatılan kitaplardan ilgili arkadaşlarımıza tavsiye niteliğinde İsmail Kara’nın pek çok yazısı ile birlikte Müslüman İstanbul’a Mahsus Bir Gelenek: Mahya adlı eserini öneririm.
Dolayısıyla Ramazan gerek sözlü gerekse yazılı kültür olarak hayatımıza edebî zenginlik katıyor. Daha sonraki dönemlerde Ramazan kültürü Ahmet Rasim Bey gibi bazı tarihçilerin Ramazan hatıralarını anlatmalarından sonra hatıra türünü de etkilediğini görüyoruz. Ahmet Rasim Bey’in Ramazan Sohbetleri adlı eserinin yanı sıra bu türden pek çok kimsenin Ramazan hatıralarını ve Ramazan fıkralarını bulmak mümkündür.