Türk edebiyatı, kendi içinden çıkan her büyük ismin ardından biraz daha eksilir, biraz daha yetim kalır. Bu toprakların acısını, sevincini, gurbetini ve memleket hasretini kelimelere döken şairlerin ardından ise yalnızlık daha da derinden hissedilir. Yavuz Bülent Bakiler, bu toprakların kalbinden kopmuş bir ses, gönüllere kazınmış bir izdi. Onun şiirleri yalnızca kâğıda dökülmüş mısralar değil, bir milletin mazisinden geleceğine uzanan ruh köprüleriydi. Onun ahirete irtihali bize hatırlattı şiiriyle yeniden dirilen bir hafıza aramızdan ayrılmış oldu. Fakat şiirleri, sohbetleri, hatıraları ve edebiyat yolculuğu, onu ebed müdet bir hatıra olarak kalplerimizde yaşamaya devam ettiriyor.
Bakiler’in yolculuğu, sıradan bir şairin yolculuğu değil. O, çocukluk yıllarından itibaren kültürel mirasın içinde büyüdü. Öğretmen okulunda okurken Antep’in kahramanı Şahin Bey’i yüreğinde yaşatmış, onun destansı mücadelesini kendi gençliğine örnek aldığı şiiri bize pek kıymetli yol açıcı rehber olmuştu. Daha o yaşlarda yazdığı “Yumruğum Türkiye kadar büyük” mısraı, yalnızca bir gençlik heyecanı değil, bize ufuklar açan bir zihin yolculuğu olmuştu. Onun şiirlerindeki bu semboller memlekete karşı taşıdığı sorumluluğun, iman dolu bir azmin ifadesitydi. Onun şiirleri bizim için bir söz sanatı değil, bizim her birimiz için bir kimlik inşasıydı. Şairane dille, “şiir, milletin kendini aynada görme biçimiydi.” İşte o aynayı berrak ve sarsıcı bir biçimde halkın önüne koydu.
Yavuz Bülent Bakiler’in, 1976 yılında Struga Şiir Akşamları’nda Türkiye’yi temsilen yaptığı 10 günlük bir seyahat onun şiir dünyasında ayrı bir dönemeç teşkil etti. Üsküp’ten Kosova’ya yaptığı seyahat, Balkan topraklarında dolaşırken yalnızca maziyi hatırlatan taş abidelere, harabelere bakmakla kalmadı. Mazinin hüzünle örtülmüş hatıralarını, kaybolmuş ezan seslerini, terk edilmiş camilerin vakur yalnızlığını da gördü. “Üsküp’ten Kosova’ya” kitabı, bu yolculuğun bir hatırat defteri olmaktan çok, kaybolan şanlı mazi yüklü dünyanın yeniden keşfi oldu. Orada Osmanlı’nın çekilişiyle yalnız bırakılmış kalpleri, suskunlaşmış minareleri, unutulmaya yüz tutmuş kültürü dile getirdi. Onun seyahati bir turistik gezinin ötesindeydi, bir hafıza yoklaması, bir kimlik tazelemesiydi. Defalarca okuduğum bu kitap, uzun seneler boyu baş ucu kitabımız oldu.
Bakiler’in yazıları, özellikle Türk Edebiyatı dergisindeki makaleleri, bir edebî okul niteliği taşıdı. Yalnızca şiir yazmakla kalmadı. Yazdığı yazılarla da bir nesle yol gösterdi, nesir türüyle bir nesle kim olduğunu hatırlattı. O yazılardan biri, 1984 yılında Taşkent Film Festivali vesilesiyle yaptığı Özbekistan seyahatine dair Türk Edebiyatı dergisinde kaleme aldığı hatıraydı. O yazı, belki de onun edebiyat dünyasındaki en çarpıcı sayfalarından biridir.
Taşkent’te kaldığı otelde bir gün kapısı çalınır. Karşısında genç bir çocuk vardır. Çocuk kendisini tanıtır: Diyarbakırlı bir babanın oğludur. Babası 1920’lerde mecburen memleketinden ayrılmış, kader onu Orta Asya’ya sürüklemiştir. Baba, Türkiye’den gelen bir misafir duyunca oğluna şu talimatı verir: “Git o beyefendinin ayakkabısına yüzünü, gözünü sür. Sonra gel de bana sür. Vatanımın toprağını özledim. Bu yolla biraz vatan hasretimi dindireyim.” Çocuk, Bakiler’in ‘’Beyefendi napıyorsunuz, yapmayın lütfen’’ şeklindeki itirazlarına aldırmadan kapıda diz çöker, onun ayakkabılarına yüzünü sürer. Sonra da oradan ayrılır. Yavuz Bülent Bakiler’in bu sahneyi anlattığı yazısını okurken boğazımız düğümlenir, gözlerimizden yaşlar süzülürdü. Çünkü o an, hasretin en yalın, en yakıcı, en insanca haliydi. Bu sahne, vatanın yalnızca coğrafya değil, insanın kalbinin en derin yerinde sakladığı bir iman olduğunu gösteriyordu.
İşte Yavuz Bülent Bakiler, bu hasretin şairiydi. Onun şiirleri yalnızca bir sevgiliye duyulan aşkı değil, milletin kendine olan sevgisini dile getirdi. Bilinmeyen ya da adını vermek istemediği aşkına yazdığı şiirler dahi aslında bir toplumsal duygunun izdüşümüydü. Halkın dilini konuştu, halkın kalbinden çıkan feryadı dile getirdi. Bu sebeple en çok okunan, en çok paylaşılan, en çok hatırlanan şairlerden biri oldu. Onun başarısının sırrı, edebiyatını milletin gönül haritasına işlemesindeydi.
Bakiler’in sohbetlerini dinleyenler bilir: Onun hitabetinde, belagatinde, kelimeleri seçişinde asaletin bir ağırlığı vardı. Cümleleri insanı sarar, gönlüne dokunur, yüreğini kabartırdı. Onu dinlerken yalnızca bir şairle değil, asırlık bir hafızanın diliyle konuşuyormuş gibi hissederdiniz. Bir medeniyetin izzetini, bir milletin vakarını cümlelerine sindirirdi.
Şairler milletlerin kalbidir. O kalp sustuğunda bir sessizlik çökse de, onların bıraktığı mısralar hafızalarda yankılanmaya devam eder. Yavuz Bülent Bakiler de ardında yalnızca şiir bırakmadı; bir kimlik, bir hatırlatma, bir çağrı bıraktı. Şiirleriyle mazimizi hatırlattı, yazılarıyla kimliğimizi diri tuttu, sohbetleriyle gönüllerimizi onardı.
Bugün onun ardından söylenebilecek en doğru söz belki de şudur: Yavuz Bülent Bakiler, şiiriyle bize vatanı yeniden sevmenin kalp iklimini oluşturdu. Alemi cemale gidişi, bizden bir parçayı alıp götürmüş olsa da, ardında bıraktığı söz mirasıyla daima yaşayacaktır. Çünkü şiir, toprağa düşse bile filizlenen bir tohumdur. O tohum, bu milletin gönlünde büyümeye devam edecektir.
Onun hatırasını aziz tutmak, şiirlerini yaşatmak, sohbetlerini unutmamak, aslında kendi kimliğimizi yaşatmak demektir. Yavuz Bülent Bakiler, bu milletin hafızasına işlenmiş bir yürek sesi olarak kalacak. Ve biz her mısrasında, her hatırasında, her kelimesinde yeniden “kim olduğumuzu” hatırlayacağız.
Cenabı Mevla’dan Yavuz Bülent Bakiler’e rahmetler niyaz ediyorum. Ruhu revanı şadu handan ola.
Şehir ve Kültür:136
Kalemine bereket, Bakiler ce bir yazı olmuş. Gönül telimize dokundunuz.