
Bir Öğretmen Okulu Günlüğü:
Yıl 1973; Yozgat İli Şefaatli İlçesine bağlı Çaydoğan (Alibar) köyünden sekiz erkek kardeşin 4. Çocuğu olarak ağabeyim Hüseyin ile birlikte Pazarören Mimar Sinan Öğretmen Okulu’nu kazandığımı öğrendim. Bu kazanma haberini alınca, sevincimden dünyalar benim olmuştu.
Köyümüzden Bekir FIRAT, Reis ŞENTÜRK, Osman CEYHAN da kazanmıştı. Rahmetli babam askerliğini Ankara Gülhane Hastanesi’nde yaptığı için, diğer köylülerimizce okula kaydolacak öğrencilerden istenen Heyet Raporunu alma görevi babama verilmişti. O vakitler, Heyet Raporu alma işi başlı başına bir seramoni ve uğraş gerektirmekteydi. Babam heyet raporunu aldıktan sonra özel taksi ile hepimizi Pazarören’e götürdü. İlk gecemizi, o zaman Pazazrören’de bulunan tek köy oteli diyebileceğimiz otelde geceleyerek geçirdik.
Sabah olunca heyecanla kalkıp kayıt yaptırmaya okula gittik. İdare binasının girişinde Deli Müdür Lakaplı Süleyman KARABULUT’un karşısına çıktık. Ağabeyimin kafasında küçükken ekmek tandırına düşmesi sonucunda oluşan yanık, Deli Müdür’ün dikkatini çekti. Babamı odasına çağırıp, ‘oğlunuz kel burası yatılı okul bulaşır. Bu haliyle oğlunuzu öğrenciler arasına alamam’ diyerek kayıt edemeyeceğini söyledi.
Babam, ‘benim oğlum kel değil, başındaki bir kaza sonucu oluşan bir yanık. Elimizde heyet raporu var’ dese de derdini anlatmaya muvaffak olamadı. Deli müdür ‘olmaz’ diyerek sesini yükseltti. Nuh diyor peygamber demiyordu Deli Müdür. Devamında da ‘çok ısrar edersen diğer oğlunu da kaydetmem’ diyerek babamı paylamaz mı, birden bütün ümitlerimiz kırıldı. Benim dizlerim titriyordu, o zaman ki çocuk yüreğimle gözlerim doldu, ağlamaya başladım. Çaresiz kalan babam benim kaydımı yaptırıp, ağabeyimi göz yaşları içinde yanına alarak, çaresiz Kayseri’ye doğru yola çıktı. Kayseri’de İl Milli Eğitim Müdürü’ne gitmiş. Derdini anlatmış. Müdür, ‘haklısın amca elinde heyet raporu var ben bu çocuğunu kayıt yaptırırsam, okul müdürü diğer çocuğunu da okutmaz’ diyerek babamı bu kaydı yapmamak yönünde ikna etmiş. Memlekete dönen babama ve ağabeyime bir kaç gün sonra Samsun Maarif Kolejini de kazandığına dair bir haber gelmiş. Ağabeyim Samsun’a gidip kayıt olmuş. Bu haber Pazarören’de bana gelince dünyalar benim olmuştu. Okulda ilk gecemiz heyecanlı idi. O heyecanla Sümerbank mağazasından aldığımız çizgili, beli kuşaklı pijamamı giyip, iki katlı ranzaların üzerinde çocukça bir duyguyla zıplamaya başladık. Ancak herhalde tam o esnada radara yakalandık! Bizim Deli Müdür o anda içeri girdi. Yatakta zıplayanlara dönerek, ‘sen sen gelin’ diyerek ekip halinde ranzada zıplayanları yanına topladı. Sıraya dizdi. Sonra, belinden kemeri çıkardı. Bir güzel sıra dayağı çekti. Benim de ellerime ve sırtıma bir kaç kere vurarak canımı yakacak şekilde beni de dövdü.
Canımı çok yanmıştı. Sanki ruhumun incindiğini hissettim. Ağlayarak yatağıma girdim. Benim için ilk gün heyecanlı başlamış. Ancak acılı bitmişti. Sabah erkenden valizimi alıp kaçayım diye aklımca düşünme planları yapmaya başladım. Bir yandan da ‘gitsem köyde ne yapacağım’ diyerek çaresizliğimi hatırladım kendimce. Sekiz kardeşiz icar pancar tarlalarında sürünürsün. ‘Hasan sen bu köye dönme işinden vaz geç, sık dişini okulda kal’ demeye başladım kendi kendime. Nihayetinde gitmekten vazgeçtim ve okulda kalmaya karar verdim. Günler, aylar, yıllar geçti, 6. Sınıfa geldik. Artık mezun olacağız derken, okulda siyasi kutuplaşmalar başladı. Meşhur bir okul sinemamız vardı. Hafta sonu okulun sinemasın da film oynardı. Biz o gün sinemaya gitmedik. Selami Makine, Zeki Güneş ile birlikte yatakhanede otururken birden ışıklar söndü. Bir gurup demir borulara lastik hortumları geçirmiş. Yatakhaneyi bastılar. Selami dolaba saklanmış, Zeki bir anda odadan kayboldu, 15- 20 kişilik bir gurup ‘faşistler’ diyerek bize saldırıyordu. Demir boruların biri iniyor, biri kalkıyordu. Dizlerimin üzerine olanca şiddetiyle vurmaya başladılar. Bir ara bacaklarımı artık hissetmiyordum. Onlar odadan çıkar çıkmaz bağırarak, yatağımın altındaki kemik saplı bıçağımı kaptığım gibi peşlerine doğru koştum. Sesimi duyan, diğer odada ki arkadaşların gelmesi ile merdivenlerde aşağı lokale doğru gurubu sıkıştırdık. Üzerimize tabure atmaya başladılar. O sırada Müdür Yardımcısı. Muammer Volkan ve askerler gelip, olaya müdahale ettiler. Beni elimde bıçakla gören müdür yardımcısı kolumdan tutup askerlere teslim etti. ‘Ben yaralıyım komutanım bacaklarım kan yara içinde kaldı’ dedim. Bana ‘aç bacağını’ dedi. Komutanla beraber ben de yarama yeni bakmaya başladım. Her tarafım adeta kan revan içindeydi. Elbiselerim ve bedenim dahil her yer kanlar içinde kalmıştı. Demir çubukların izi nerede ise bütün bedenime çıkmış durumdaydı.
Komutan oradaki askerlere beni işaret ederek, ‘bunun bütün vücudu şişmiş alın bunu hemen Pınarbaşı Devlet Hastanesine götürün’ dedi. Askerler beni alıp hastahaneye götürüp tedavi ettirdiler. Sonra da getirip Pınarbaşı Jandarma Karakoluna teslim ettiler. Orada ifade mi alıp, attılar beni nezarete. Adını çok duyduğum nezaretle, lise son sınıf talebesi olarak tanışmış oldum. Bir kaç saat sonra da ‘17 arkadaş sağdan, 17 arkadaş da soldan’ alıp karakola getirdiler. Tam burada yıllar sonra bu hatırayı yazarken ‘bir sağdan bir soldan astık’ diyen 12 Eylül’ün darbeci ‘netekim paşası’ nı hatırlamamak ne mümkün. Karakolda iki gurup arasına bir kaç asker koydular. Kantin gibi bir yerde sabahladık. Ertesi gün Pınarbaşı Belediye Başkanı, biz nezarette yatan talebelere, ‘kıymalı pide’ yaptırıp göndermiş. Dünyalar bizim olmuştu. Bizi sahiplenip, manevi destek göstererek yanımızda olmasından bir nebze moral bulmuştuk. Nasıl makbule geçmişti anlatamam.
İfadelerin alınma işlemi bittikten sonra bizi okula götürdüler. Ertesi sabah ilk derste nöbetçi öğrenci gelip, ‘idareden çağrıldığımızı’ söyleyince içimize bir sızı düştü. Başımıza gelecekleri tahmin etmiştik. 17 arkadaşı idareye tek sıra halinde dizdiler. Sayısını şimdi hatırlamadığı bir kısım arkadaşlarıma değişik okullara ‘sürgün’ edildiklerini söylediler. Benimle birlikte bazı arkadaşların nasibine ise, ‘süresiz uzaklaştırma cezası’ düştü. Böylece okuldaki defterimizi dürdüler. Lise sonda hayallerimiz sönmüş okul rüyamız, mezuniyete ramak kala bitmişti.
Kaderde bu da varmış diyerek başımız önde kağıdımızı alıp yatakhanenin yolunu tuttuk. Valizimizi toplayıp, arkadaşlarla vedalaşıp, köyümüze dönmek üzere Pazarören’den ayrıldık. Binbir hayalle okuyarak son sınıfına geldiğimiz okulumuza acı bir veda zamanı idi. Düştük yollara. Babamıza ne diyecektik, nasıl anlatacaktık bir taraftan da bunları düşünüyorduk. Ne karşılık vereceğimi bilmiyordum. Eve vardık. Valizi odanın köşesine fırlatarak, ‘okul hayatımı bitirdiler anne’ dedim. Annem birden durakladı. Olduğu yerde dondu kaldı. Sonra birden bire gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ben ağlıyorum, annem ağlıyordu. Kanlı elbiselerimi de yanıma almıştım. Annem kanlı elbiselerimi görünce olduğu yere bayıldı. En sonunda kendine geldi. ‘Elleri kırılasıcalar nasıl kıydılar kuzuma’ diyerek hem ağlıyor, hem de söylüyordu. Babam akşam eve geldi. Durumu anlattım, sakin sakin dinledi. Sonra da bir tevekkül ve teslimiyetle dolu olarak bana döndü:
‘Olur oğul, dünya da kulun başına her iş gelir. Allah büyük’ diyerek foterini eline alıp, köşesine çekildi ve düşünmeye başladı.
Ertesi gün beni yanına alıp, ‘geri dönmenin bir yolunu bulur muyuz’ umuduyla Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığına gitmek üzere yola koyulduk. Babam Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığına gelince bazı kimselerle görüştü ise de, oradan da bir sonuç alamadık. Tekrardan bizim memleket tabiri ile ‘kör pişman’ köyümüze döndük.
Artık okuldan kovulmuş, işsiz avare bir gençtim. Sokaklarda gezip, ülkü ocaklarında vakit geçirmeye başladım. Aradan zaman geçince hükümet değişti, adresimize ‘okula dönebilirsiniz’ diye bir yazı geldi. Dünyalar bizim olmuştu. Hemen hazırlanıp okulun yolunu tuttum. Okuluma tam bir yıl sonra aradan sonra bıraktığım yerden geri döndüm. Okulumuzu tamamlamak nasip oldu. Rabbim yardımcımız oldu. Yolumuzu açtı. Öğretmen olmayı nasip etti. Bu lütfu için Rabbime ne kadar şükretsem azdır.
Sözün özü, kardeşin kardeşe kırdırıldığı o günleri, Cenabı Allah bir daha çocuklarımıza yaşatmasın inşallah. Aradan 42 sene geçmiş, o gün düşman gibi gördüğümüz arkadaşlarla, bugün dost olarak görüşüp, dertleşip, muhabbet edebiliyoruz. Pazarören ve tüm öğretmen okulu mezunu kardeşlerime selam ve saygılarımı sunuyorum. Hepinizi seviyorum. Benim hakkım varsa, tüm arkadaşlarıma helal olsun. Sizler de haklarınızı helal edin aziz arkadaşlarım.
Ülkemin aydınlık geleceğinin kaygısını taşıyan tüm insanlarımıza kalpten muhabbetlerimi sunuyorum.
Hasan Aktürk- Pazarören/KAYSERİ
Benzer olayları ben de yaşadım.
Evet, anlattığım gibi o günlerde kardeşi kardeşe düşman ettiler,zarar verdirdiler, hatta öldürttüler , kıymetli Hasan kardeşim. Allah,bir daha o kötü,vahim günleri geri getirmesin. Bizim de siz değerli kardeşlerimize varsa hakkımız helal olsun. Tüm kıymetli kardeşlerimizş seviyoruz. Hepinize selamlar, sevgiler. Allah’a emanet olun.