eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yunus Emre ALTUNTAŞ

Kayseri doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri’de, üniversiteyi Bursa’da, lisansüstü eğitimini Yalova’da tamamladı. Bursa’da yaşıyor ve eğitim çalışmalarını sürdürüyor. R4bia Platform ve Genç Memursen kurucu il başkanıdır. Bilder, Yetimder, İHH, Kafkas Çeçen Derneği, Safa Vakfı, Verenel Derneği, TYB gibi kuruluşların yönetim kurullarında yer aldı. İlk çalışmalarını lise yıllarında yayımladı. Üniversite eğitimi sırasında pek çok dergide yazı, şiir ve makaleleri yayımlandı. Yeni Dünya, Şehrengiz, Ahenk, Atlılar ve Karagöz ilk çalışmalarının yayımlandığı dergilerdir. Yeni Dünya Dergisi yayın kurulu üyesi olan yazar bir dönem Ahenk Dergisi Genel Yayın Yönetmeni olarak görev almıştır. Diriliş Postası, Aşkar, Mahalle Mektebi, Hece, Karabatak, Türk Dili, Yedi İklim, Şehir Kültür, Temmuz, Şiar, Buzdokuz, Yenidünya, TYB Yıllığı ve internet kültür kanalları olmak üzere pek çok yayın organında edebi, fikri ve güncel çalışmalarını yayınlamaya devam etmektedir. Eğitim alanında 28 Şubat Derneği, ASDER, Genç Memursen, R4bia Platform gibi farklı STK’lar adına ayrıntılı raporlar hazırlamıştır. Eğitim alanındaki özgün çalışmaları dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Himayelerinde ÖNDER “Okul Dergisi” kategorisi Türkiye Birinciliği, Cumhurbaşkanlığı Himayelerinde ÖNDER “Kısa Film” Türkiye Birinciliği, “Özgün Proje Tasarımı ve Uygulaması” sahalarında üç ayrı Türkiye derecesi, “MEB Yenilikçi Eğitim Modelleri” yarışmasında Marmara Bölge Birinciliği, KTS(Kalite Takip Sistemi) İl Birinciliği gibi pek çok ödül almıştır. Eğitim alanında farklı dergilerde yaklaşık 200 makalesi ve bilimsel raporu yayımlandı. Yedi ayrı uygulamalı eğitim projesinde pilot okul yöneticisi olarak görev aldı. Uygulanan pilot çalışmalardaki başarılarından dolayı Bakanlık düzeyinde taltif gördü. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği ve TYB(Türkiye Yazarlar Birliği) üyesi olan Altuntaş sözlü tarihimizin kayda geçirilmesi amacıyla farklı isimlerle söyleşiler de gerçekleştirmekte ve ulusal dergilerde yayımlamaktadır. Yayımlanmış Eserleri Huzursuz Rabıta(Şiir), Ebabil Yayınları Gökyüzü Kundağı(Şiir), Ebabil Yayınları Kentin Dindarları(Söyleşi), Onto Yayınları Keşif Bedeli(Şiir), Ebabil Yayınları Ulu Cami Kitabı(Komisyon),Bursa Kültür Aş Bursa’nın Mahalleleri(Komisyon),Bursa Kültür Aş

    Ahlâk Öğretimi Yaşatır!

    Yunus Emre Altuntaş

    Millet olarak binlerce yıllık tarihimizin tecrübeleriyle yaşıyoruz. Atasözlerimiz, geleneklerimiz, örf ve âdetlerimiz bunun örnekleriyle dolu. Yaklaşık bin yıl önce İslam dairesine girmemizle birlikte dört başı mamur bir “ahlâk” anlayışına kavuşmuş olduk. İslam tüm geçmişimizi harmanlayıp öğüterek, dönüştürerek bize insan olmanın en güzel halini gösterdi. Kanaatin en büyük zenginlik; şükretmenin en büyük fazilet; alın terinin en büyük kazanç; huzurun en büyük nimet olduğunu öğrendik. Şerefin, onurun, haysiyetin, namusun ancak ve ancak Allah’a layık bir kul olmakla mümkün olduğunu öğrendik. Paylaşmanın, komşu hakkına riayet etmenin, helal kazancın, tevazuunun, şecaatin, dürüstlüğün, çalışkanlığın en güzel hasletler olduğunu öğrendik. Tüm bu güzellikleri İslam’dan önce de farklı gerekçelerle yaşamaya çalışıyorduk lakin yine de çok eksiktik. Her şeyden önce birlikte yol yürümeyi, merhameti, paylaşmanın aslında çoğalmak olduğunu yeterince bilmiyorduk. İslam ile bu açıklarımızı kapatmayı ve kol kola girerek, birlikte hareket ederek uzun ömürlü büyük devletler kurmayı başardık. Kurduğumuz şehirler, Âhilik teşkilatı, şifahaneler, vakıflar, imaretler, aşevleri, medreseler, rasathaneler bu sürekliliği yepyeni bir medeniyete dönüştürdü: Türk-İslam medeniyeti!

    Yaşadığımız deprem gösterdi ki tarihimizi, değerlerimizi, ahlakımızı özellikle de iş ahlakımızı yeniden hatırlamak zorundayız. Bin yıldır tüm insanlığa ahlak numuneleri sunan milletimiz nasıl oldu da kısa yoldan para kazanmanın, hırsın, bencilliğin, çıkarcılığın pençesinde kıvranır hale geldi. Bir tarafta hiçbir hasar almayan hatta tek bir parçası yere düşmeyen içi porselen dolu zücaciye dükkânı, hemen karşısında ise yerle bir olmuş yaşam sitesi! Buradaki sorun sadece bir yapı-inşaat sorunu değil daha çok ahlak sorunudur. Oysa her fırsatta Müslüman olduğumuzu söylüyoruz. Hem de bunun ayrıcalığının oldukça da farkında görünüyoruz. Fakat İslam’ın başlı başına bir Kuran ahlakı olduğunu unutuyoruz. Dışarıdan bir göz olarak bizim bu durumumuzu değerlendiren Batılı veya Uzak Doğulu düşünce adamları en çok da bu çelişkiye şaşırıyorlar ve bunu şöyle dile getiriyorlar: “Elinizde ne yapmanız gerektiğini tüm ayrıntılarıyla söyleyen bir dininiz ve kitabınız var fakat siz bu dini yaşamak yerine sadece üzerinizde bir etiket olarak taşımakla yetiniyorsunuz.”

    “Batı’nın tekniğini alalım ama ahlakını bırakalım.” sözü Tanzimat döneminin sloganıydı. Çünkü ahlakımıza çok güveniyorduk. Lakin yaşanmayan bir dinin bize ne faydası olabilir ki? Bu tıpkı reçetede yazılı olan ilaçlara geriden bakıp kullanmamaya benziyor. İlacı kullanmadan nasıl iyileşebilirdik? Cumhuriyetle birlikte bu durum tam bir batı hayranlığına dönüştü. Batı’nın neyi varsa sorgusuz sualsiz almaya karar verdik. Kıyafetlerimiz, saatimiz, takvimimiz, eğitimimiz, harflerimiz, hukukumuz, aile anlayışımız Batı’nın istediği şekilde kökten değişti. Lakin burada bile Batı’nın ahlakını almaktan imtina ettik. Bunun yerine “Laiklik” denilen bir ilkeyi getirerek doğru dürüst yaşamadığımız dinimizi de etkisiz hale getirdik. Batı’nın ahlakını almadığımız gibi İslam’ı da sakıncalı ilan ettiğimiz için ortaya prematüre bir nesil çıktı. Hiçbir değeri, inancı, ahlakı olmayan yıkıcı bir nesil. Halen de bu neslin olumsuz tesiriyle mücadele etmek durumunda kalıyoruz.

    Batı bu sorunu Rönesans sonrasında özellikle de 18. yüzyılın sonlarına doğru çözüme kavuşturdu. Bir Alman filozofu olan Immanuel Kant içinde yaşadığı Protestan toplumun ahlaki çöküşüne çare olarak yeni bir yol önerdi. “Ödev Ahlakı” dediği bu öneriye göre herkes ister inansın ister inanmasın Tanrı’nın İncil aracılığıyla emrettiği yasaları Tanrı istediği için değil kendileri istediği için hayata geçirmelidir. Bu durum sizin Tanrı’ya inanmanızı gerektirmez. Yeter ki bu yasaları birer “Ödev Ahlakı” kabul edip yaşamınızın her anında uygulayın. Kant’ın kendisi de açıkça Tanrı’yı kabul etmese de ortak bir “Ödev Ahlakı” oluşturmak için Hristiyan değerlerinden bu şekilde faydalanılabileceğine inanıyordu. Bu sayede ister dinsiz olsun ister imanlı herkes aynı yasaya bağlı hale geliyordu. Yani ateist bir filozof, dinin birleştirici gücünden faydalanarak yeni bir ahlak anlayışı inşa ediyordu.

    Önce Almanya’da başlayan bu “Ödev Ahlakı” kısa zamanda tüm Protestan ülkelerin ahlak yasası haline geldi. Anglo-Saksonlar bu yasayı dönüştürerek İngiltere ve Amerika’ya taşıdı. İşin özü şuydu: Her ne olursa olsun dürüst ol, işini vaktinde yap, komşuna saygılı ol, medeni ilişkilerde toleranslı ol, tembellik yapma, temiz ol, hırsızlık yapma, haksızlık yapma, ülken ve milletin için yaşa, iyi bir anne-baba ol. Bunu Tanrı istediği için değil sen kendin istediğin için, toplum senden beklediği için yap. Eğer ki bu “Ödev Ahlakı”nı yerine getirmezsen toplumdan uzaklaştırılacağından emin ol!

    Bizim gurbetçi vatandaşlarımızın dillerinden düşürmedikleri Alman iş ahlakı işte bu “Ödev Ahlakı”na dayanıyor. İster dindar olsun ister ateist tüm Almanlar bu iş ahlakının gereklerini yerine getirecek şekilde eğitilir. Hiçbir Alman’ı sabahın yedisinde uyurken göremezsiniz. Erkenden kalkar, işlerinin başına geçerler. Emekli olanlar bile bir şeylerle meşgul olur. Japonlar da Meiji Restorasyonu ile bu anlayışa geçmişlerdir. Yani Japonlar kendi dinlerini terk etmeden Protestan milletlerin iş ahlakını, üretim ahlakını kendilerine örnek almışlardır. Dikkat edilirse Avrupa’nın Katolik milletleri olan İtalya, İspanya, Romanya, Polonya gibi ülkeler ile Amerika’nın Katolik olan Hispanik-İtalyan-İskoç-İrlandalı azınlıkları bahsettiğimiz “Ödev Ahlakı”na bağlı olmadıkları için en sorunlu topluluklardır.

    Peki, ne yapmamız gerekiyor? Batı tahrif edilmiş İncil üzerinden kendi yasasını oluşturabiliyorken biz neden elimizde sapasağlam bulunan Kuran ahlakını çocuklarımıza öğretemiyoruz? Okullarda verilen din dersleri demek ki kana karışıp derdimize derman olamıyor. Bunun için ana sınıfından itibaren çocuklarımıza İslam ahlakını aşılamak için eğitimi yeni baştan düşünmeli ve öğretime odaklanmalıyız. Çocuklarımızın kalbine Allah sevgisini, haramdan sakınma duygusunu, dürüstlüğü, çalışkanlığı, saygıyı birer ödev olarak yerleştirmeliyiz. Bu ülkede yaşayan Ateistler veya din karşıtları da bu ahlaka uyum sağlamalıdır. İster Allah’ın emri olduğu için isterse toplumun beklentisi olduğu için. Bizim de kendi ödev ahlakımız, iş ahlakımız olmalı mutlaka. Çünkü Allah korkusu olmayan veya kendini bağlı hissedeceği bir ödev ahlakı olmayan herkes çimentodan-demirden çalarak, işini savsaklayarak, kolay yoldan para kazanmayı meziyet sayarak, kusurlu malı pazarlayarak kendi küçük menfaatleri uğruna birlikte yol aldığımız geminin tabanını deldiğinin farkında olmalı. Nihayetinde gemi batarsa hep beraber batacağız. Tıpkı deprem sonrasında kiraya zam üstüne zam yapan ev sahibi ile kiracının aynı varil başında ısınmaya çalışması gibi.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.