Türk ve Türklük denince ilk önce bozkurt figürü, Tanrı Dağları’nın zirveleri ve keçe çadır akla geliyor/getiriliyor. Geniş ve muazzam tarihe, dar bir mitolojik çerçeve lâyık görülüyor.
Bu hengâmede puslu bir havanın sarmaladığı manzarayı seyrettiriyorlar.
Bu durumun kurguladığı görünür katman hayli ağır yük halbuki…
Türk tarihini tek ve sığ bir katmana indirgemek dert getirir sadece.
Kökler medenîdir ve mehabetlidir.
Unutmamalı!
İskit çağının derin birikimini, MÖ. 5. yüzyıldan Altın Elbiseli Adam’ın temsil ettiği estetik seviyeyi, Orhun Kitabeleri’nin ortaya koyduğu yüksek idraki ve siyasî düşünceyi… Kutadgu Bilig’nin felsefi ve irfanî ufkunu… Alp Er Tunga Han’ın kurduğu Merv’in, Semerkand ve diğer şehirlerimizin ilim ve medeniyet birikimini… geri plana itmek tükenmektir.
Tarih, bütünlüğü olan süreklilik olmaktan çıkarılırsa dar ve bunaltan bir anlatıya dönüşür. Türkler, sadece mitolojik unsurlarla prangalanmış göçebe/ilkel/barbar topluluklar olarak damgalanır. Oysa bu, tarih/talih değil; seçilmiş/kurgulanmış imgelerle bir eksiltme maksat ve gayretidir.
Gerçek manzara doğru ve görkemlidir: Pür-nizam fikrinin, ulu bozkırın derin siyasî aklının, yazının kurduğu yüksek şuurla şehirlerin ürettiği ilim ve devlet geleneğinin sürekliliği dikkate değerdir. Vakıa değer katan da bu değerdir.
S. Burhanettin KAPUSUZOĞLU