İnsan, dünyaya saf bir özle gelir. İçinde iyiliğe meyil, merhamete yatkınlık ve adalet duygusu vardır. Fıtrat dediğimiz bu ilk maya, karanlık değil ışıktır. Ne var ki insanın bu berrak hali, hayatın ilk yıllarında dış dünyanın beklentileriyle karşılaşır. Özellikle çocukluk dönemi, insanın kendisini tanımasından çok, başkaları tarafından nasıl görüldüğünü öğrenmeye çalıştığı bir zaman dilimidir.
Bir çocuk için en temel ihtiyaçlardan biri kabul görmektir. Sevilmek, görülmek, değerli hissedilmek ister. Eğer çocuk sevgiyi koşullu biçimde deneyimlerse yani ancak uslu olduğunda, sessiz kaldığında, beklentileri karşıladığında kabul edildiğini hissederse, zamanla gerçek benliğini geri çeker. Kendi sesini kısmayı, uyumlu görünmeyi, başkalarını memnun etmeyi öğrenir. Böylece kendi hayatının öznesi olmak yerine, başkalarının yazdığı senaryoda figüran hâline gelir.
İnsan ruhundaki ilk kırılmalardan biri budur: Sevilmek uğruna kendinden vazgeçmek.
Yıllar geçtikçe bu durum sadece çocuklukla sınırlı kalmaz. Modern hayat, insanın özüne yabancılaşmasını hızlandıran yeni araçlar üretir. Hırs, gösteriş, kıyas, başarı baskısı, sürekli beğenilme arzusu ve kalabalıkların onayını alma çabası. İnsan dışarıdan güçlü, başarılı ve mutlu görünse de içeride derin bir yorgunluk taşır. Çünkü kendisi olmadan yaşanan her hayat, insanı tüketir.
Bugünün en büyük sorunu bilgi eksikliği değildir. İnsanlık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye sahip. Fakat buna rağmen huzursuz, öfkeli ve yalnız. Çünkü mesele bilgiye ulaşmak değil, insanın kendi iç sesine ulaşabilmesidir. Sorun aklın boşluğu değil, kalbin gürültüyle dolmuş olmasıdır. Oysa insan bozulmuş bir varlık değildir. Sadece yolunu kaybetmiş bir emanettir.
Peki yeniden nasıl toparlanırız?
Öncelikle dış onay bağımlılığından kurtulmak gerekir. İnsan herkes tarafından sevilmek zorunda olmadığını, herkesi memnun edemeyeceğini kabul ettiğinde özgürleşmeye başlar. Kendiyle barışan kişi, dünyanın alkışına ihtiyaç duymaz. Sonra sessizliğe ihtiyaç vardır. Çünkü hakikat çoğu zaman gürültüde değil, sükûtta duyulur. İnsan yalnız kaldığında, rol yapmayı bıraktığında, kendine dürüstçe baktığında özünü yeniden hatırlar.
Bir diğer ihtiyaç da samimi bağlardır. İnsanı değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul eden ilişkiler ruhu iyileştirir. Gerçek sevgi, performansa değil varoluşa değer verir.
Elbette çocuklar… Onlara uzun nasihatlerden çok yaşayan örnekler gerekir. Çünkü çocuk söylenene değil, gördüğüne dönüşür. Merhameti anlatmaktan çok göstermek, adaleti tarif etmekten çok yaşatmak gerekir.
Sonuç olarak kabul görmek, sadece başkalarının bizi kabul etmesi değildir. Asıl mesele, insanın kendisini kabul edebilmesidir. Kendi içindeki savaşı bitiren, özüne dönen, yaratıldığı temiz mayayı hatırlayan insan; yalnız kendi hayatını değil, çevresini de güzelleştirir. Dünya belki daha fazla teknolojiyle değil, daha fazla insan kalarak iyileşecektir.