Toplumlar çeşitli nedenlerle değişime uğrayınca ahlaki ve dini değerlerden uzaklaşır, sosyal bağlar zayıflar ve bireyler yalnızlık duygusuna kapılır. Ortaya çıkan bu toplumsal çözülmelerle insanlar, hal ve hareketlerini düzenleyecek bir kurallar manzumesinden mahrum kalırlar. Bu durum toplumda çeşitli sorunlara yol açar; mesela insanlar kendilerini herhangi bir kurala bağlı hissetmezler, kuralsızlık kural haline gelir, hiç bir değer ve norm kâle alınmaz, ahlaksızlık bir mesele olarak görülmez. İşte bu kuralsızlığa, bu yabancılaşmaya, bu aidiyetsizliğe anomi hali deniliyor. Biz bu anomi durumunu modernleşme ve batılılaşma süreçleriyle yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.
Bizim meselelere yaklaşma biçimimizin kültürel olmaması bir yana bu anomi nedeniyle var olan şaşırtıcı derecedeki ciddiyetsizliğimiz, bizim bir yöne evrilmemize mani oluyor. Bu ciddiyetsizlik nedeniyle o çok sevdiğimiz, uğruna akla gelebilecek her türlü bedeli ödediğimiz batılılaşmayı, çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma hedefimizi bile gerçekleştiremiyoruz. Ne yardan ne de serden geçebiliyoruz. Ne kültürümüzü (yar) ne de seküler aklımızı (ser) kaybetmek istiyoruz. İkisini birden yaşatmak istiyoruz. Ne var ki kör talihimiz bir türlü bize müsaade etmiyor.
Ortada, elde avuçta ciddi bir başarı olmamasına rağmen iki yüzyıldan beri, bu anlamsız ısrarımız devam ediyor. Bu kadar çabamıza rağmen Batı da saygı duymuyor bize. Hilmi Yavuz, “alafrangalığın tarihi” kitabında Arnold Toynbee’nin (1898-1975) şöyle dediğini aktarır: “Türkiye’yi küçük görmekle haklıyız. Çünkü bizi taklit ediyorlar. Bizi taklit edene neden saygı göstereyim? Ben ancak medeniyetimize katkıda bulunana saygı duyarım”. Haklı.
İnsan böyledir: Arafta kalma süresi uzadıkça, benliğini kaybeder. Benliğini kaybettikçe anlama kabiliyeti körelir. Anlama kabiliyeti köreldikçe düşünme yetisini yitirir. Artık o, Cengiz Aytmatov’un ifadesiyle, bir mankurttur. Artık bu mankurtlaşmış toplum, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün ünlü karakteri Halit Ayarcı’nın güttüğü insancıklardan oluştuğundan, sömüren toplumlar için ideal haline gelir.
Bu anlama kabiliyetini kaybeden, düşünmesini yitiren mankurtlaşmış toplum olduğumuza örnek MEB’in de tavsiye ettiği Beyaz Zambaklar Ülkesinde romanının hem okuyanlar hem de okutanlar tarafından anlaşılamamış olmasıdır. Kitap kültürel dirilişi anlatırken bizde modernleşmenin, batılı ve uygar olmanın rehberi olarak anlaşılmış ve anlaşılmaya da devam ediyor. Değerler eğitiminden de ahlaktan da dinden de edebiyattan da aynı derecede anlamayan bir kitle oluştu bu eğitimle.
MEB’in hazırladığı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin Ortak Metninde bir tane İslam ve Müslüman kelimesi geçmiyor. 60 kez geçen ahlakın kimin veya neyin ahlakı olduğu belli değil. 4.5.6. 7. ve 8. Sınıf Sosyal Bilgiler Kitabı ile 9.10.11. Sınıf Tarih Kitabında düşman yok. 600 yüzyıl süren Osmanlı’nın savaştığı düşmanlar bu kitaplarda yok. 4.,5.,6.,7.,8., 9.,10.,11.,12.Sınıflar için hazırlanan Din kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretim programında (Kâfirun suresi hariç tutarsak) kâfir, fasık, münafık gibi Müslümanlar için öteki olanları tanımlayan kelimeler yok. Müslüman kavramı liselerdeki din kültürü kitabında iki kez, Mümin kavramı ve İslam Ahlakı kavramları temel eğitim ve lise kitaplarında birer kez yer alıyor.
Din kitaplarımızda İslam yok; ahlakımız kültürden ve değerimiz ahlakımızdan neşet etmiyor. Ama biz hala her şeyin gün geçtikçe iyiye gittiğine inanıyoruz. Ciddi hiçbir görevi olmayan bir enstitüyü modernleşmenin en önemli kurumu gibi pazarlayan Halit Ayarcı gibi esaslı bir düzenlemenin yapılmadığı değişimlerle ciddi bir eğitim düzenlemesi yapılıyormuş gibi insanları buna inandırmaya çalışıyoruz. Hatta gün geçtikçe her şeyin daha da iyi gideceğine inandırıyoruz. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunu gibi neyi veya kimi beklediğimizi bilmeden beklememiz isteniyor. Bunun adı ciddiyetsizliktir.
Bu toplumun kültürüne düşman olan aydını karşısında batının gayri meşru kavramlarının içini kendi hülyasına göre dolduran, anlamlandıran sözüm ona gerçek batıcılar ile neyi muhafaza ettiği bir türlü anlaşılamayan muhafazakârlar tarihin billur sularından beslenerek gelmiş insanlar olamaz. Bu toplum yüzlerce yıl medeniyet kurmuş bir toplumun bakiyesi olamaz. Bu toplum, bizim toplumumuz değil.
Bizim silkinmeye, kendi kültürümüzden dirilmeye ihtiyacımız var. Bu serden vazgeçip yârimize sahip çıkmaktan başka çaremiz yok. Mesele hayatidir. Bu anomi halinden derhal kurtulmalıyız. Bunu da ancak kültürle dirilerek yapabiliriz.