Bir asırdan fazladır eğitimde iki yakamız bir araya gelmiyor. Masum melekler halinde okula ilk adımlarını atan yavrularımız, büyüdükçe daha karamsar, daha hırçın bir hal alıyor. Eğitim yolculuğu, kemale doğru bir seyir izlemiyor. İlim, hilim ve vakara vasıtalık etmiyor. Topluma ışık saçması gereken ilim yuvalarımızın kapılarında güvenlik güçleri nöbet tutuyor. İktidar, bakan, program değişiklikleri; konferanslar, paneller, sempozyumlar durumun ıslahına yetmiyor.
Bize göre bu sorun, eğitimin odağındaki varlığın, yani insanın yanlış veya eksik tanımlanmasından kaynaklanıyor. Zira insan nasıl tanımlanırsa ona göre konumlandırılır. Nasıl konumlandırılırsa ona göre ihtiyaçları belirlenir ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda eğitilir. İnsanı, parçası olduğu evren kompozisyonundan bağımsız tanımlamak mümkün olmadığına göre insanın tanımını ve onun için biçilen eğitim modelinin kodlarını ise toplumların ontolojik gerçeklik karşısındaki tavırları, yani hayat felsefeleri belirliyor.
Toplumumuz insanı nasıl tanımlıyor?
Tesadüfen dünya yüzüne gelmiş, belirsiz ama yakın bir gelecekte yokluğa karışacak; kısacık var oluş gayesi içgüdüsel bir kısım hazlarını tatmin etmek olan, düşünen bir hayvan mı? Yoksa sonsuz bir kudret ve hikmet sahibi tarafından özel olarak seçilip dünya menziline gönderilmiş, dünyada bulunma amacı tekmil ve tekâmül, kendisini var eden Sanatkârının huzuruna layık bir keyfiyet kazanmak olan manevi bir sultan mıdır?
Hâlihazırda bu sorular karşısında topyekûn milli bir duruştan söz etmek güçtür. Toplumumuzda insanın seçkin bir ebediyet yolcusu olduğunu savunanların yanında, onu tesadüfi (tabiat eseri, kendiliğinden olmuş), tek dünyalı bir varlık olarak tanımlayanlar da vardır. Yine bu ikisinin karışımı oksimoron bakışlar da az değildir.
Ülkemizin eğitim paradigmasında insan nasıl konumlandırılıyor?
Başında millî sıfatı bulunsa da eğitim sistemimiz, seküler Batı düşüncesi temelinde şekillendirilmiş, eğitim süreçleri modellenirken insan bir ebediyet yolcusu olarak değil, tek dünyalı bir varlık olarak konumlandırılmıştır. Aslında yaklaşık bir asırdır eğitim sürecinde adı konmamış zımni bir ateizm veya deizmin hüküm sürdüğünü söylemek de mümkündür. Okullarda dini birtakım konuların kültürel değerler çerçevesinde işlenmesi, sağ iktidarların yer yer eğitim programlarında kısmi değişiklikler yapması bu gerçeği değiştirmemektedir. Zira öğrenciler türlü dersler vasıtası ile evren kitabının satır aralarında dolaştırılırken harfler kâtipsiz, sanatlar sanatkârsız bir şekilde öğretilmektedir. Hâl böyle olunca malumat, marifete; marifet, muhabbete dönüşmüyor. Bu sürecin neticesinde yığınla malumatı olan, ancak kendisinin kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada niçin bulunduğunu bilmeyen, merak da etmeyen, nihayetinde hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi acı(tıcı) hakikatler karşısında varoluşsal bunalımlara dûçar olan bireyler türüyor.
Hasılı; Allah, peygamber, ahiret gibi hayatı kuşatıcı kavramlar ya hakikattir ya değildir. Bu kavramlara, varmış gibi inanmak; ancak onlar yokmuş gibi yaşamak büyük bir çelişkidir, insanı ikircikli kılar, arafta bırakır. Arafta kalanlar tutunamaz, ne kendine ne başkasına yar olur. İnsan fıtratını göz ardı ederek onun var oluş gayesini; ne kadar başarı, o kadar para; ne kadar para, o kadar güç ve şöhret; ne kadar güç ve şöhret o kadar haz ve mutluluk şeklinde formüle edenler, eğitimlerini bu hedeflere göre programlayanlar, bugün büyük bir hüsran içindedir. Performans odaklı, tek dünyalı programlarla başarıya ulaşmış, ancak bu çetin yolculukta insaniyetini yitirmiş, haz kölesi erdemsiz canavar(cık)ların hızla artması akıl ve vicdan erbabını ürkütüyor. Durumun vahametini görmek ve anlamak için Yorgunluk Toplumu yazarı Byung-Chul Han ve Bitik Erkekler’in yazarı Philip Zimbardo’nun sözlerine birazcık kulak vermek yeterli olacaktır.
Konuyu, Nursi’nin yaklaşık bir asır önce yaptığı şu tespit ile bağlayalım:
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” (Münâzarat).
Ebediyet yolcusu olan insanı ahsen-i takvim sırrına göre yetiştirmeyi esas alan bir eğitim programımızın vücut bulması temennisi ile…
Prof. Dr. Fevzi Karademir
maşallah… çok güzel ve istifadeli bir yazıydı…
Buna benzer yazılarınızı iştiyakla bekleriz hocam…
Allah razı olsun….
Allah razı olsun. Güzel tespitler. Devlet yöneticileri kendi gelecekleri için de kulak vermeli.
Allah ebeden razı olsun harfi harfine doğru Allah idarecilerimize bunu görüp çare olma idrak ve ferasetini versin…
Maşallah mükemmel tespitler inşallah devlet erkanı bunları görmezden gelmez de ciddi manada değerlendirir
Allah razı olsun.
Allah razı olsun hocam
Duygularımıza tercüman olan Fevzi hocamıza çok teşekkür ediyoruz… Akıl ve vicdanı birarada içselleştirip sunduğu için ayrıca tebrik ediyorum. “Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz”, ” ölçü aletiniz yanlış ise , tüm ölçüleriniz yanlış olacaktır”. Yami sayın yazarın ifadesi ile ” ilk düğme yanlış iliklenince” sonrasında yapabilecek pek bir şey kalmıyor… belki de tüm düğmeleri önce söküp, tekrar doğru iliklemeyi denemek gerekecek…. emeğinize yüreğinize sağlık olsun Fevzi hocam.
Allah; sizin gibi ilmi derinliğe sahip, donanımlı,hayat gayesi net olan ve takva sahibi hocalarımızı bu milletin evlatlarının başından eksik etmesin hocam! Her zamanki gibi yazılarınızdan istifade ediyoruz. Kaleminizin de kelamınızın da keskinliği daim olsun. Allah razı olsun.