Yusuf Demirkol’u Urfa Lisesinden bilirdim; fakat onu asıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünde okurken tanıdım.
Edebiyat Fakültesinin aynı bölümünde okuyorduk. O, benden üç devre önce gündüzün talebesi idi. Ben ise gece bölümüne devam ediyordum. Gündüz öğretmen, gece ise öğrenci idim. Onunla olmak için mesaimiz pek denk gelmiyordu.
Bir gün; Laleli Camii’ne namaz kılmak için gittiğimde onun şadırvanında abdest alırken cüzdanını çalmışlardı. Çok üzülmüştü bu olaya. Cüzdanını abdest alırken ceketinin cebinden çalanlara: “Benden isteseydiler daha fazlasını verirdim. Benim hem cüzdanımı hem de nüfus cüzdanımı atmışlar yerlere” diyordu kendi kendine onu gördüğümde.
Hayret etmiştim onun bu tevekküllü hâline. Onun böyle bir durumda bile cüzdanını çalanlara acıma duygusu beni fazlasıyla şaşırtmıştı. Ben kızmıştım olana, ama o beni teselli etmişti.
O, Urfa’da varlıklı, güngörmüş bir ailenin nazik, beyefendi bir evladıdır. O, yere bile pek basmazdı ki, toprak incinmesin. Onun bir gülü dalından kopardığını gören olmamıştır. O, gönül kırmanın Kâbe’yi yıkmak kadar günah olduğunu bilenlerdendir. O, kimseyi kırmayan hoşgörü timsali bir dosttur, bir ağabeydir.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Fars Filolojisi bölümünde okurken bizlere ders veren yüce gönüllü hocalarımızdan Tahsin Yazıcı, İhsan Örücü, Ali Milani, Ahmet Suphi Furat, Nazif Hoca ve onu en çok seven yekta insan Nihat Çetin gibi hocalarımız vardı. Bu hocaların her biri birer kıymet idiler. Ama Nihat Çetin Hoca, Yusuf Demirkol’un her derdine derman olurdu.
Ben: Fakültemi öğretmenlik yapmak için bıraktığım tek dersimi de askerde iken sınava girip mezun olunca; Arapça hocam yekta insan, kadir kıymet bilen Nihat Çetin, Laleli’deki Hacı Bozanoğulları Lokantasından özel yer ayırarak yemeğe davet etmişti beni. Lokantanın sahibi, hemşehrim ve dostum Hikmet Hacı Bozanoğlu, o zaman bizim bölümde asistan idi. O, hocanın bu jestine çok şaşırmıştı.
Ve Hikmet Bozanoğlu hayretler içinde; Nihat Çetin hocaya: “Hocam, İbrahim Halil zaten bizim kardeşimiz. Buna ne gerek vardı? İkiniz de lütfen bizim davetlimiz olunuz!” dediğinde; Nihat Çetin hocam da: “Olur mu Hikmet? İbrahim Halil bugün Fakülteden mezun oldu! O benim özel misafirimdir!” demişti gülerek. Ne günlerdi o günler?
Bu bir ilkti benim üniversite hayatımda. Mezun olan öğrencisini davet eden Nihat Çetin hocadan başka bir hoca var mıdır acaba bu koca dünyada? Bunu bilmem! Ama ben davet edilmiştim. İşte böyle bir zat; Yusuf Demirkol’un hamisi ve en yakın dostu idi.
Yusuf Demirkol’un babası Halil amcanın; Urfa, Haşimiye Meydanından Kendirciler Çarşısına doğru giderken sağda küçük bir attar dükkânı vardı. Halil amca ve kardeşi Nuri o dükkânı işletiyorlardı. Halil amca iri yarı, güleç yüzlü dindar bir zattı. Dili tatlı ve cana yakın biri idi. Az konuşurdu. Ekseriya dükkânda o otururdu. Onların dükkânlarında ıtriyat, kına çeşitleri, tuhafiye gibi öteberi attariye eşyaları ile Gaziantep’te Mehmet Yeşilnacar’ın dayılarının imal ettiği; yeni yün “Yeşilnacar kilimleri” de satılıyordu. O zamanlar bu kilimler çok revaçta idi. O kadar güzelliklerine rağmen fiyatları da ucuz idi bu kilimlerin.
İstanbul’dan Urfa’ya tatile gelmiş Yusuf Demirkol abi dükkânda otururken; tezgâhtaki kilimlerden birini beğenen beyaz ihramlı ihtiyar bir kadın; kilimlerin fiyatını sormuş. Kardeşi Nuri de kadına fiyatı söylemiş. İhtiyar kadın elindeki paraya bakmış, bir de kilimlere ve konuşmadan dükkânın önünden sessizce ayrılıp gitmiş. İkinci gün yine gelen o beyaz ihramlı yaşlı kadın; yine kilimlerin fiyatını sorduğunda aynı cevabı vermiş Nuri. Ve kadın yine elindeki paraya, bir de kilimlere bakmış ve yine bir şey demeden boynu bükük bir şekilde uzaklaşmış dükkânın önünden.
Bunu gören Yusuf abi, rahatça yerinden kalkmış ve Nuri ile babasına belli etmeden kadının ardından gitmiş. Yetişince ihtiyar kadına: “Ezan okunduğunda gel teyze!” demiş yavaşça. Geri dönüp dükkâna oturmuş. Öğlen ezanının da eli kulağında imiş. Ezan okununca kardeşi Nuri ile babası Halil amca karşılarındaki Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde tafsilatlı yazdığı o tarihi Attar Pazarı Camii’ne namaza gideceklerdi. Yusuf abi ise dükkânda kalacaktı. Onlar gelince bu kez de Yusuf abi namazını eda edecekti o camide.
Eskiden Urfa esnafı ezan okunduğunda dükkânda kimse yoksa kapıya bir ip çekerler veya önlüklerini bırakıp giderlerdi camiye. O zamanlar Urfa’daki esnafın tümü her vakit ve Cuma günlerinde böyle yapardı. O zamanlar bir güven ve huzur ortamı vardı Urfa’nın çarşı pazarlarında.
Ezan minarelerden okunmaya başlamış. Baba ve oğul camiye gitmek için ayrılmışlar. Yusuf abi dükkânda oturuyor.
İhramlı ihtiyar kadın utana utana gelir ve Yusuf abi kadının elindeki parayı saymadan alır ve onun beğendiği o kilimi ona verir. Yusuf abi, yaşlı kadına kilimi sermayesinin çok altında bir paraya vermiştir. Kadın da sevinerek kilimi almış ve Yusuf abiye dua ede ede evinin yolunu tutmuştur. İki gündür huzursuz olan Yusuf abi, bunu yapmakla gönlü ancak mutmain olmuştu. Çok rahatlamış ve üstünden bir yük kalkmıştı. Böylece onun huzuru da yerine gelmişti. İçinin sevinci Yusuf abinin yüzüne vurmuştu.
Camiiden gelen kardeşi Nuri ile babası bakmışlar tezgâhta bir kilim eksik. Nuri kasaya bakmış ve kasadaki para da yarı fiyatın altında. Nuri bir şey diyememiş abisine. Babası da bir şey dememiş ona. Yusuf abinin ise bu attar dükkânında ilk vukuatı da değilmiş. Yüreği yufka insan Yusuf ağabey.
Bu olayı hocası Nihat Çetin’e anlatırken Yusuf abi: “İhtiyar kadına acıdığından o kilimi verdiğini” söylemiş utanarak. Hocası Nihat Çetin de: “Yusuf; ticarette merhamet, sermayeyi kediye yüklemektir!” demişti ona.
Nihat Hocam, İktisat Fakültesi binasının yanındaki Şarkiyat Kütüphanesindeki çalışma odasında beni her gördüğünde: “İbrahim Halil; babasına söyleyin attar dükkânını Yusuf’a bırakmasın. Yoksa Yusuf sermayeyi kediye yükler!” derdi gülerek.
Yusuf abiden başka bir anekdot:
Yusuf abi; bir gün yine attar dükkânında otururken oradan geçen (Tatar Kadayıf’tan her zaman sıcak peynirli kadayıf ikram ettiği adamlardan biri): “Halil amca, Allah razı olsun Yusuf’tan. Bize her zaman tepsilerle kadayıf yedirir!” demiştir. Halil amca da bir şey demeden sadece Yusuf’un yüzüne tebessümle bakmış.
Bu kez de Yusuf abi anlatı bana:
“Görüyor musun İbrahim Halil? Yaptığımız ikramı gelip bir de ihbar ediyorlar babamıza bu zühtüler!”
O, adeta Urfa misafirperverliğinin bir İbrahimî elçisidir. O, merhamet ve sevginin Urfa’da yaşayan yüzüdür. O, vefa, sevgi ve dürüstlük timsali yüce gönüllü bir derviştir.
İkinci nesil Büyük Doğucu olan bizler; Harraniler olarak da anılırız Urfa’da.
Zira: Harran Üniversitesi Kurma Derneği, Harran Kitabevi, Harran Kültür ve Folklor Dergisi ve Harran Gazetesi, Harran voleybol takımı ve benzeri her şeyde Harran ismini kullandığımızdan bize vermişler bu ismi.
Harranlı İbn-i Teymiyye de bizim için çok önemli bir zattır. O, yiğit bir âlim ve ilimde de o bir Selahaddin’dir.
Bizler yola çıkarken: “Harran’ı tarihte değil, tarihi Harran’da aramalıyız.” mottosunu tam yarım asır önce kullanmıştık. Sonradan zaman gösterdi ki, “Göbeklitepe” kazıları bizleri haklı çıkardı. Urfa Mekke’den sonra dünyanın merkezidir. Kilit.
Yusuf abi de biz gençlerin her türlü kültürel, edebî, siyasi ve fikrî çalışmalarımızda, gerek dergi ve gazeteler neşrettiğimizde, Harran Üniversitesinin kuruluş çalışmalarına kadar hep bizimle olmuştur.
Yusuf abi, bizzat benim belediye başkanlığı seçimleriyle milletvekili seçimlerimde siyasi çalışmalarımın tamamını desteklemiş ve hep yanımda durmuştur. Onun bu gayreti ve desteği her şeyin fevkindedir. Bunu asla unutmam!
Yusuf abi, bir Urfa sevdalısı o vakıf bir adamdır. O, Urfa’nın külahlı münevveridir. Onun daha çok sayılacak güzel vasıfları vardır. Onun her konuşması birer vecizedir. O, ömrünü Urfa’ya adayan, yürüyen tarihî bir candır. Onun her söylediğinde bir hikmet vardır. Üstad Yusuf Demirkol bu devrin adeta bir “Behül ü Dana”sıdır.
O: “Vefası olmayanın yemeği yenmez; şifa yerine dert olur insana!” derdi bana.
O, bir yere ziyarete giderken hiç eli boş gitmezdi. O: “Değirmene nasıl unluksuz gidilmezse, misafirliğe de öyle eli boş gidilmez!” der her dem. Onun elinde hiçbir şey olmasa, bir defter ile bir kalem götürür gittiği yere. O, ceplerinde gül yağı şişeleri taşır ve onları dostlarına hediye ederdi.
Her dem: “Cahil ve cimri ile sakın arkadaşlık etme!” der ve eklerdi: “İnsanları iyi tanımak gerek. İnsanoğlu ahlak, ilim ve imanla meşbu değil ise, o başıboş gezen canavarlardan da daha tehlikelidir!” Ve hemen eklerdi filozofça: “Her insan bir av peşinde, tuzaklar değişik!”
O, yaz kış sıkı giyinir ve külahı da her dem başındadır. Onun gittiği mutat yerler vardır: Dergâh Çayevi, Çüt Kubbe Çayevi, Cevahir Konağı ve Tarihî Anzelha Parkı ile Ahmet Rıdvan Paşa’nın Osmanlı döneminde Halilürrahman Gölü’nün kıyısında yaptırdığı o inci gibi caminin avlusundaki medrese hücrelerinden birini mesken tutmuştur. Orada tam caminin giriş kapısına bakan oda onundur. Ve bu oda; onun hem arşivhanesi hem de sır odasıdır. Odası gazete kupürleri, dergi ve kitaplarla doludur.
O, il dışından gelen dost ve misafirlerini bu müstakil odasında kabul eder. Onlara yemek yedirmeden de asla göndermez. Urfa’ya gidip de ona misafir olan veya görüşen hiç kimse onun yemeğini yemeden ayrılan olmamıştır bugüne dek Urfa’dan!
Onun evde ender kitaplarla dolu güzel bir kitaplığı vardır. O kadar kitapsever ki, Urfa’da her açılan yeni kütüphaneye mutlaka kitap bağışlar. O, Urfa’nın yaşayan kültür ve bir nesep hafızasıdır. Abdülkadir Kol da bu konuda ondan geri kalmaz bir beyne sahiptir.
Yusuf Demirkol abi; Urfa’nın köklü ve eşraf ailesindendir. O, Urfa’da herkes tarafından sevilir. O, köklü Demirkol ailesinin gülüdür. Yusuf abi, edip, nüktedan, nazik, kibar, temiz giyinen, mümin, ibadetine düşkün, mütevazı ve edep numunesi bu asrın yaşayan velisidir.
Yusuf Demirkol ağabeyle; elli dokuz yıllık eskimez dostluğumuzda onunla birlikte dost olduklarımız; en başta muhterem Urfa müftümüz Halil Günenç hocamız, hocam Abdülkadir Karahan, Molla Said Tekin Hoca, Arap Muhammed Tokmak Hoca, Rafii Hafız, Şeyh Muzaffer Aydın, Hacı Abdülkadir Özen, Dede Osman, Sabri Arslan, Nihat Armağan, Zübeyir Yetik, Mehmet Akif İnan, Salih Özcan, Yaşar Bağdatlı, D. Mehmet Doğan, Faik Güngör, Halil Küçük, Kuddusi Yüksekdağ, Ahmet Aytimur, Mahmut Alagöz, Mehmet Okay, Abdülkadir Rızvanoğlu, Eyyüp Karakeçili, Mehmet Yeşilnacar, Ali Bahçivan, Hasırcı Mahmut, Ahmet Rüzgâr, Şevki Hafız, Yaşar Hafız, Cahit Hafız, Halil Hafız, Halil Biner, İsmail Demirkol, Mahmut Yaşar Uğur, Mehmet Emin Ergin, Ahmet Ayoğlu, Nihat Özbek, Ahmet Apaydın, Mehmet Oymak, Azmi Aksu, Azmi Akbıyık, Mustafa Dişli, Mahmut Kaytan Hafız, Hasan Duruer, Yusuf Uruntaş, Kitapçı Bakır Yavuz, Terzi Ekrem Kara, Mahmut Karakaş, Naci İpek, Dr. Münip Görgün, Dr. Burhan Vural, Adil Saraç, Halil Soran, Mehmet Atilla Maraş, Mehmet Dartar, Salih Beşkardeş, Sabri Tepe, Mehmet Gerger, Emin Karabulut, İlyas Badıllı, Salih Badıllı, Hasan Dinç, Ömer Saatçı, Mehmet Fahir Kayacan, Müslüm Ülgen, Cihat Kürkçüoğlu ve Hüseyin Baykuş gibi dostlarla öyle çok hatıralarımız var ki, onlardan birer satır bahsetsem sayfalar dolar.
Ancak dostu Ahmet Cihat Kürkçüoğlu’nun Yusuf Demirkol’un kalp gözü açık biri olduğuna dair anılarından bir ikisi:
“Yusuf ağabey fakir fukarayı arayıp kollar, tespit ettiği fakirlerin evlerine düzenli yemek gönderir, her kurban bayramında dostlarından topladığı kurban etlerini Çardaklı Köşk Lokantasında biriktirir ve yoksulların evlerine dağıtırdı. Sofrası herkese açıktı. Ermişlik yönü olan, tevazu sahibi bir insandır.”
Birincisi:
“Urfa vali yardımcılarımızdan Sayın Hasan Duruer ile dostluğu vardı. Hasan Bey Urfa’dan ayrıldıktan sonra bir defasında Urfa’ya gelmişti. Kendisiyle Balıklıgöl’de geziyorduk. Hasan Bey Yusuf ağabeyi sordu ve onunla da görüşmek istediğini söyledi. O sırada telefonum çaldı. Arayan Yusuf ağabey idi. ‘Cihat Bey dün akşam rüyamda Hasan Bey’i Urfa’ya gelmiş gördüm. Hayırdır inşallah!’ dedi. Ben de; ‘Doğru görmüşsün. Hasan Bey Urfa’da ve şu anda Balıklıgöl’de birlikteyiz, biz de seni arayacaktık.’ dedim.”
İkinci olarak:
“Başbakan Binali Yıldırım Bey ile Urfa’da tanışması var. Binali Yıldırım Urfa’da Balıklıgöl’ü ziyaret ediyormuş. Yusuf abi de orada fakat Başbakanın çevresi insanlarla öyle bir sarılı ki yanına yaklaşmak mümkün değil. Yusuf abi Başbakan’ın Erzincanlı olduğunu biliyor. Hemen Erzincan’ın ünlü evliyalarından Terzi Baba aklına geliyor. Başbakan’a ‘Hoş gelmişsin, Terzi Baba’ya selam söyle… Terzi Baba’ya selam söyle…’ diye bağırıyor. Başbakan duyuyor ve Yusuf abiyi yanına çağırıyor. Terzi Baba hakkında konuşuyorlar. Birlikte fotoğraf çektiriyorlar.”
Üçüncü olarak:
“On birinci Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Abdullah Gül ile Balıklıgöl’de tanışması var. Yusuf abi Ebu Necîb Sühreverdî’nin yönetenlerin yönetimini konu alan ‘Nehcü’s-sülûk fî siyâseti’l-mülûk’ adlı siyasetnamesinden devlet başkanlarının vasıflarını ve yapması gerekenleri anlatan bölümün önemli başlıklarını fotokopi yaptırarak çerçeveletmiş ve Balıklıgöl’ü ziyaret eden Sayın Cumhurbaşkanı’na takdim ediyorlar. Kimse ulaşamazken o tarihî bir levhayı takdim ediyorlar.”
O, yemez ama yedirir ve kimsesiz fakir çocukların her zaman hayırsever amcalarıdır. Fakir ve yetimleri her bayram giydirerek sevindirir. Çamlıdere’deki tarlasından gelen paraları hep hayır ve hasenatta harcar. Hiç evlenmemiş, bekârdır o. Davet edilmeyen hiçbir yere gitmez. Davet edilen yere de hiç üşenmez.
Yusuf abi, Urfa Büyük Doğu ekolünün hayatta kalan son temsilcisidir. Urfa’nın birinci nesil Dokuz Büyük Doğucusundan elimizde kalan tek zat; Üstad, namıdiğer Külahlı Münevver Yusuf Demirkol’dur!
Yıllar önce; Üstad Necip Fazıl Kısakürek ile rejimin o karanlık dönemlerinde çekinmeden onunla yoldaşlık yapan Urfa’nın Büyük Doğu davasının önde gelenlerinden şair, yazar Mehmet Akif İnan, yazar Mustafa Yazgan, şair, yazar Zübeyir Yetik, neşriyatçı Nihat Armağan, yazar Ali Haydar Öztürk, şair Halil Gülüm, gazete bayii ve esnaf Vahid Gayberi, memur Emin Beyazgül ve de şair, yazar Mehmet Rağıp Karcı’dan sonra hayatta kalan Büyük Doğu fikriyatının son Urfa temsilcisi namıdiğer Külahlı Münevveri Yusuf Demirkol abimizdir. Onun benim gönül aynamdaki yeri her zaman bambaşkadır. Vesselam.