Öz; madem “hakiki, has, saf, bir şeyin manevi varlığı, zâtı, kendisi, bir şeyi o şey yapan” anlamlarına geliyor, kirlenen ya da özden ıraklaşan ruhun öze dönüş arzusu mudur özlemek?
Çiçeğin özü gibi o ki ruhun bozulmamış en saf; yani ilk haline “öz” diyoruz; o vakit ruhlar aleminin toplandığı meclise bezm-i ezel dediğimiz gibi “bezm-i öz, özler meclisi” de diyebiliriz.
O halde özlemek nedir esasında?
Ruhlar aleminde birbirini bütünleyen özün, sergüzeşt-i hayatında, parçacıklarının bütün olma çabasıdır diyebilir miyiz? Özü aramak, özün peşine düşmektir özlemek… Esmanın tecelligâhı insanın esmanın zatına doğru akışı mı, özlemek?
Özlemek… Kişinin esasında kendisini özlemesi… Kendisine, kendisinden olana hasret kalması… Dış gerçekliğin ve dışardaki uyarıcıların tesiriyle harap olan duygu/düşünce dünyasının içe/öze dönmesidir özlemek. Özümsediği şeye kavuşma arzusu…
İşte “ruh eşliği” burada tastamam anlaşılıyor. Zamanla yarımlaşanın, eşini bulup tam olma gayreti. Kişi özlemini duyduğu şeyde yanılgılar yaşayacaktı elbet. O halde kişinin özünü iyi tanıması öze yabancı tesirleri fark edebilmesi gerekir. Öz tam olunca özlemek ortadan kalkar. Özlemek kendini ve kendinde olanı arayış sancısı ve sabırsızlığı! Mecnun’u Leylâ peşinde çöllerde dolaştıran Leylâ değildir esasında; Leylâ’da hissettiği ruhun eksiğidir, yani aşktır. Pervanenin kendi ışık etrafında aşkla, yana yana dönmesidir; öz de dolanır durur ışık sandığı şeyler etrafında…
Evet, nefsin istediği şeyleri biteviye arzulamak değildir özlemek!
Özlemek ruhun kendi rengini arama sürecidir. Ay’ın özü güneşten aldığı nurla tamamlanır. Ay ve diğer yıldızlar tek başına yarımdır yahut hiçtir. O halde ay varlığını ve nurunu tam eylemek için güneşi özleyecektir; güneş ayda kendinin yansımasını görmeyi murat edecektir, özleyecektir.
Bu bağlamda tasavvuftaki “ayna” metaforu konuyu fevkalâde anlatmaktadır. Aynada aynılaşma, ayârını bulma…
“Ey gönül kendini veznetmeye kantâr ara bul
Yürü kantârına hâlis olan ‘ayâr ara bul”
İnsan, ruhunun parçası olarak bir musikiye, bir mevsime, tabiattan bir parçaya ve elbette ki bir diğer insana özlem duyar.
İnsana özlemi, yani kişinin kendisine özlemi Özdemir Asaf’ın mısralarında bulabiliriz:
Kim o?
Kim o, deme boşuna
Benim, ben
Öyle bir ben ki gelen kapına
Baştan başa sen…
Evet, özlemek bazen eşyayı, duyguyu ve fikri kendine boyamak, daha doğrusu boyama çabası; bazen de ruhun ötelere, aslında kendisinde ötekileştirdiği ama fark edemediği öze olan mesafeyi kapatma çabası… Özlemek tastamam yarım kalmanın ruhu bazen hasret bazen hicran makamında terbiye etmesi… Özün gurbetteki intizârı…
Bu dünyada özlem asla bitmez!
Okuru tüm fikir sancılarıyla kaleme aldığım mısralarla baş başa bırakmak en iyisi… Anlatamadığımızı belki en iyi anlatandır şiir:
Masal gibi bir öykü yaşadım, yaşıyorum
İçimde idareden bir lamba taşıyorum
Ruhum sahnede dönen sarhoşça bir kepenek
Yarım açılmış perde sahne devasa kürsü
Dekorların üstünde beyaz hayat örtüsü…
–
Islak avuçlarımda kumdan kaledir yapım
Gökler ağlar, haykırır; depreşir korkularım
Mahşer yalnızlığının duyulur gürültüsü,
Gözyaşıyla dolmuyor benim efsunlu tasım
Bir kabir aydınlığı, çözülmeyen bir tılsım…
–
Sebep sebep içinde, sebepler bana hasım
Aşmaya sebepleri çatladı kafatasım
Gerçek nedir, mecaz ne, düştüm derin bir acze
Kaf dağından, ankadan sanki de yuvarlandım
Bir yarım toprak oldu, ötede öbür yarım…
*
Dünya belki bir parça belki kocaman bütün,
Yanan büyük ateşten geriye kalan tütün
Sararmadan takvimin, düşer diğer yaprağı
Yarım kaldı her yaşım, her yaşımda bin bölüm
İlk basamak mı hayat, tamamlanmak mı ölü