eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Ona da mı Kıydınız?

Musikimize hizmetlerini saygıyla andığımız büyük musiki âlimi Hüseyin Sadettin Arel (1880-1955) müziğimizin kökeninin Sümerlere kadar gittiğini, altmış asırdan bugüne dipdiri gelmesinin ondaki hayatiyetin en büyük delillerinden olduğunu söyler. Bu derin ve büyük ummanda emeği geçenleri tanımaya devam ediyoruz. Bu köklü gelenek içerisinde saklı kıymetler olduğu, birbirini beslediği, koruyup kolladığı, meşk usulüyle yetiştirdiği gibi arada haset edenler de olmuştur. Bu yazıda yeni tabirle kötülüğe level atlatan bir olaydan, meslektaşlarının  kıskançlığına uğrayan bir kıymetten bahsedeceğiz.

Birçok milletten oluşan koskoca bir imparatorluğu yöneten padişahlar, musiki ve şiirle nefes alıyor,  sarayda küme fasılları denilen musiki geceleri tertip ediliyordu. Hem Enderun’daki musikişinaslara hem İstanbul tekke ve camilerindeki bestekâr, hanende ve sazendelere, şairlere, hattatlara büyük değer veriliyordu. Hele sesi güzel bir çocuğun olduğu söylenirse hemen saraya alıp eğitimini tamamlaması sağlanıyordu.  

1871’de bir cuma günü Sünbül Efendi Dergâhında okuduğu durağın (zikir ayinlerinde serbest usulde okunan dini musiki türü) musiki çevrelerinde büyük yankı uyandırması üzerine durak okumakta şöhret bulan Hacı Nafiz Bey 19. asrın önemli musikişinaslarındandır. Büyük dedesi Erzurum’un ulemalarından İshak Efendi’dir, bir sonraki kuşak İstanbul’a taşınmıştır.  1849 Muharrem ayında İstanbul Aksaray’da doğan Nafiz Bey, devrin eğitim sistemi gereği mahalle mektebinde okuduktan sonra hafızlığa başladı.  Bir gün evinde, yüksek sesle Kuran okurken oradan gecen bir harem ağası sesini güzelliğinden etkilenip hünkâra arz edince Sultan Abdülaziz,  bu çocuğu  huzuruna çağırıp bir aşrı şerif okutmuş, sonra da bu harikulade sesin Enderun terbiyesi alması için “Enderun-u hümayun hademeliği”ne alınmasını emir buyurmuş, iki ay sonra da özel hizmetine almıştır. Bu sırada hafız, 13 yaşında idi. 

Aynı sene padişah, maiyeti ile Mısır’a giderken Türklerin ezan okumaktaki maharetlerini Mısırlılara göstermek istediğinden değerli musikişinasların yanında onu da götürdü. Nafiz Bey, Mısır’da İstanbul usulü ezan ve Kuran kıraatinde büyük şöhret kazandı. Şöhret her zaman afet getirir,  çiğ süt emmiş insan birini çekemedi mi her türlü kötülüğü yapabilir. Bu evrensel kaide 1866 yılında, Nafiz Bey on yedi yaşında saraydaki önemli musikişinaslar arasında girmişken İstanbul’un uzak mahallerinden okuduğu ezanı dinlemek için gelenlerin olduğu bir zamanda “yeşil gözlü bir yılan” olarak karşısına çıktı.  Bu sene ramazanda da yine onun okuduğu ezanla ferahlayan sultanın iltifatları saraydaki müzisyenlerin öfke oklarını üzerine daha çok çekmesine sebep oldu. Kıskançlık ateşi başarısını hazmedemeyenlerin ruhuna çoktan girmişti. Bir iftarda yemeğine güvercin pisliği katarak güzel sesine kastettiler. Bunu duyan Sultan Abdülaziz’in “Ona da mı kıydınız” sözüyle üzüntüsünü dile getirerek ağladığı belirtilir. Bu elim hadiseden sonra sesi kısıldı ve okuyuşundaki parlaklık kayboldu, Nafiz Bey vazifesinden istifa ederek saraydan ayrıldı.

 Daha sonra çeşitli devlet kademelerinde çalıştı, on beş yıl sonra sesi eskisi kadar olmasa da açıldı. Yazının başında bahsettiğimiz durağı Sünbül Efendi Dergâhında okumasıyla sesinin ayrı bir çeşni kazandığı fark edilince otuzlu yaşlarda yeniden meclislerde okumaya başladı.

Nafiz Bey, oldukça nazik ve mütevazı kişiliğinin yanı sıra cömertliğiyle de tanınırdı.  Maaşının yarısını ihtiyaç sahiplerine dağıttığı söylenir. Tiz ve parlak sesinin yanı sıra hafızasındaki eserlerin de fazla olması onu dönemin en önemli dinî musiki kaynağı ve otoritelerinden biri olarak kabul etmemizi sağlar. Bunların yanı sıra icracılığı, bestekârlığı ve hocalığı ile tanınmıştır. Eniştesi Şeyh Said Efendi’nin ağabeyi Şeyh Mesud Efendi’den pek çok ilahi meşk etmiş, özellikle durak okumakla yeniden şöhret kazanmıştır. Çeşitli dergâhlarda hayatının sonuna kadar zakirlik yapmıştır. Döneminde bilinen 100’den fazla durağı talebelerinden zakirbaşı ve bestekâr Cerrah Fehmi Efendi’ye, Fehmi Efendi de Mehmet Suphi Ezgi’ye meşk etmiş, Suphi Ezgi bunlardan otuz beş kadarını notaya alarak yayımlamıştır.

1888 senesi Ramazan ayında Zekiye Sultan’ın dairesine müezzin tayin edildi. Anılarını ve döneminin önemli olaylarını yazdığı bir hatırat defteri de olduğu söylenen Nafiz Efendi, Ocak 1898’de vefat etti, Seyyid Nizam Dergâhının karşısındaki mezarlığa defnedildi. 

Yâr yüreğim yar gör ki neler var”, “Yine dosttan haber geldi” mısraıyla başlayan mahur, “Aşkınla çâk olsa bu ten” mısraıyla başlayan uşşak ilahileri bestekârlıktaki seviyesini göstermektedir. Dinlemek isteyenler için iki tanesinin linkini aşağıya bırakıyorum. Dilerim ki Yüce Mevla ahirette güzel sesinden ilahiler dinlemeyi nasip etsin.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Gürbüz dedi ki:

    Elinize emeğinize sağlık Sayın Hocam
    Gerçekten Çok değerli bir arşiv niteliğinde yazı olmuş
    Eklediğiniz musikiler harikulade
    Rabbim daim etsin

  2. Fazilet dedi ki:

    Çok teşekkür ederim, sağ olun