Edebiyatımızda çoğu yazar eserlerini kendi ismiyle değil, önceleri mahlas sonra müstear olarak adlandırılan takma isim kullanarak neşretmiştir.
Peki, ama neden?
İnsan neden bunca zahmet ve meşakkatle meydana getirdiği eserinin altına belki de en fazla keyif veren ve gurur kaynağı olan kendi ismiyle imza atmaz?
İşte tarihten birkaç örnek;
Koskoca cihan padişahlarından üç kıtaya hükmetmiş, bir imparatorluğun yegâne varisleri arasından Fatih Sultan Mehmet, yazdığı birbirinden kıymetli eserlerinde ‘Avni’ mahlasını, Kanuni Sultan Süleyman’ Muhibbi’ mahlasını, İkinci Beyazıt ‘Adli, Üçüncü Selim ’İlhami’ mahlasını kullanmış.
Bunca cihan sultanı üstelik edebi yönden pek çok güzide eser ortaya çıkardıktan sonra altına kendi mührünü vursa idi ne yapmak lazım gelirdi? Bu en çok da o sultanlara yaraşmaz mı idi?
Hadi diyelim edebi eserleriyle tanınmaya koskoca padişahın ihtiyacı yok. Onları zaten dünya tanıyor. Ya arkadan gelen nesillerde; Tanzimat’ta, Servet-i Fünun’da hayatını kalemiyle kazanan, başkaca bir meşguliyeti olmayan pek çok zatı muhterem o devirde mahlastan müsteara evirilmiş takma ad kullanma eğilimini neden devam ettirdi?
Bu uygulamaya sebep olarak başta divan şairlerinin o devirde yaygın olduğundan kendilerini zorunlu hissettikleri için mahlas kullandıkları söylenir. Bundan başka siyasi ve psikolojik sebeplerden bahsedilir. (Sözgelimi, genç yazarların yazdıkları yazıları kendilerine yakıştıramaması gibi) İşte size tanınmış yazarlarımızdan birkaç misal: Hayatını kalemiyle kazanan ve ekseriya polisiye romanlarında Server Bedii ismini kullanan Peyami Safa. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da müstear isim kullananlardan; Bedaül Âdem, Muammer Ferdi. Yavuz Bülent Bakiler: Cezmi Bülent, Ebubekir Eroğlu: Eyüp Onart, Süha Kalaycı…
Halk Edebiyatında mahlas ve müstear olmuş tabşırma. Orada âşık olup bir tabşırma sahibi olabilmenin belli kuralları var. Örneğin ben aşığım diyen kişi ya rüyasında görerek ya usta bir âşıktan, imam, pir, mürşitten alarak; ya mesleğine uygun kendi seçtiği bir ismi kullanarak; ya da şeyh veya mürşitten ilham yoluyla kendisine bildirilen bir ismi kullanarak bir takma ada sahip olabiliyor. Her ne kadar bu işin okulunu okumamış olsalar da usul ve erkân yolunu tutmaktan geri durmuyorlar.
İster mahlas ister müstear ister tabşırma olsun kudema zannımca nam salmak, şöhret kazanmak, isim yapmak kaygısından evvel haddini bilmek düsturunu benimsemişler; ‘Sanatı sanat için mi halk için mi yapmalı?’ tartışmalarından öte sanatı ve edebiyatı ‘edep’ için ortaya koymayı öncelemişler.
Eskilerden bir zat-ı muhterem, “Edebi edepsizden öğrendim” dese de (bilmem siz bu konuda ne düşünürsünüz) ben sanatın ve edebiyatın edepsizlikle aynı yerde asla barınamayacağını düşünüyorum.
Edepli ediplere selam olsun.