Verdiği dersleri her defasında kendisi tenkit ederek öz değerlendirmede bulunduğunu belirten Muallim Cevdet, bu suretle derslerinde gelişme olup olmadığını anlamaya çalışan bir muallimdir. O, sürekli olarak öğrencilerin derse ilgi ya da ilgisizliklerini, sorduğu sorulara cevap verip veremediklerini dikkate alarak derslerde ilerleme sağlayıp sağlamadığını anlamaya çalışmaktadır.
Yeni bir okul kurmak üzere Kafkasya Bakü İslam Cemaati tarafından Bakü’ye davet edilen Muallim Cevdet, ilk eğitim-öğretim yılının sonunda pedagoji ve tarih araştırmaları yapmak üzere Avrupa’ya gider. Pedagoji alanında Avrupa’daki gelişmeleri görmek, öğrenmek ve yeni metot ve tekniklerden yararlanmak ister. İkinci sene ise Rusya hükümeti tarafından mektep kapatılır. Bakü’de kaldığı süreçte konferanslar verir, Ağaoğlu Ahmet Bey’in gazetesinde yazılar yazar.
On altı ay sonra İstanbul’a dönen Muallim Cevdet, Çoban Gazi Mustafa Paşa Mektebi’ne meccanen başmuallim olur. Rumeli Hisarı hamallarına her gece tarihî ve dinî konferanslar verir. Rumeli Hisarı’ndaki Fatih Camii’nin önündeki çeşmenin üstünü kürsü olarak kullandığını bizzat kendisi ifade etmektedir. O dönemde hükümetin tahsil için Avrupa’ya öğrenci göndereceğini haber alması üzerine başvuruda bulunur, ancak yaşının büyüklüğü nedeniyle başvurusu kabul edilmez.
Muallim Cevdet, Avrupa’ya tahsil için gençlerin değil yaşlıların; öğrencilerin değil tecrübeli muallimlerin gönderilmesinin daha faydalı olacağını söylemeye çalışsa da buna kimseyi ikna edemez. Onun, bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu bugün daha iyi anlamaktayız. Haklı olduğunun kanıtı olarak Türk gençliğinde gittikçe yaygınlaşan Batı hayranlığını göstermek hiç de yanlış olmaz. İflah olmaz bir şekilde Avrupa’da eğitim görme ve yaşama arzusuyla yanıp tutuşan bir kısım Türk gençlerinin bu arzuya kapılma yaşları nerdeyse anaokulu sınıflarına kadar inmiş durumdadır.
Nitekim Avrupa Komisyonu tarafından uluslararası eğitim hareketliliği kapsamında 2021-2027 yıllarını kapsayacak Erasmus+ programının bütçesinin 28,4 milyar avroya çıkarılması, Türkiye’den programa katılan öğrenci sayısının ise her yıl yaklaşık 60 bine ulaşması dikkat çekicidir. Bu durumun milli güvenlik açısından getirisi-götürüsünün hesaplanması gerekmektedir.
Erasmus+ ve benzeri programların nihai amacının Avrupa dışındaki ülkelerin zeki ve yetenekli çocuklarının devşirilmesi olduğu gayet açıktır. Bunun somut örneklerinin her geçen gün artış kaydettiği müşahede edilmektedir. Türk ve İslam düşmanı Katolik bir rahip olan Desiderius Erasmus’un adı verilmiş olan uluslararası eğitim hareketliliği programına, olsa olsa haçlı seferlerinin çağdaş bir versiyonu ya da diğer bir ifadeyle haçlı zihniyetinin kamufle edilmiş sürümü denilse yeridir.
Muallim Cevdet’in de belirttiği üzere Avrupa’ya tecrübeli ilim ve bilim adamlarının ya da öğretmenlerin gönderilerek oradaki gelişmeleri ülkemize transfer etmeleri sağlanması gerekirken, eğitim değişimi ve hareketliliği kapsamında yurt dışına gönderilen körpe dimağların önce zihinsel, ardından ortam ve fırsat oluştuğunda bedensel transferleri/göçleri söz konusudur. Henüz bedensel ve zihinsel süreçleriyle olgunluk çağına ulaşmamış gençlerin bu tür değişim programları aracılığıyla Avrupa’ya gönderilmesi tam anlamıyla kuzuyu kurda teslim etmek anlamı taşımaktadır. Henüz dünyayı tanımamış ve hepsinden önemlisi bir “dünya görüşü” sahibi olma yolundaki süreçleri tamamlamamış genç kuşakların uluslararası eğitim/değişim programlarıyla Batı hayranı ve Batı’ya öykünen bireylere dönüşmesi işten bile değildir. Nitekim sömürgeci zihniyetlerinin ve geçmişlerinin üzerinde yükselen büyülü Batı dünyası, Erasmus+ ve benzeri türlü düzenekleriyle dünya gençlerini efsunlamak/devşirmek için hazır kıta beklemektedir.
Erasmus+ programı kapsamında Avrupa’ya giden öğrencilerimiz tarihi ve turistik mekânları bir turist edasıyla gezerken Avrupa’dan ülkemize gelen gruplar ise siyasi ve ideolojik zihniyetleriyle önyargılı yaklaşımlar sergilemekten geri durmamaktadırlar.
İşte bir örnek: Erasmus+ programı kapsamında bir büyük şehirdeki kardeş okulunu ziyaret eden bir yabancı ülke heyeti, şehirdeki tarihi mekânların ziyaretlerini tamamladıktan sonra gerçekleştirilen toplantıya katılırlar. Yabancı heyet temsilcisinin sorduğu ilk soru İslam dininin/Müslümanların DEAŞ’la ilişkisine/bağlantısına ve İslamcı teröre(!) dairdir. Okul müdürü, bu soruya yetersiz İngilizcesiyle tam anlamıyla cevap veremeyeceğini düşünerek İngilizce öğretmeninden tercümanlık yapmasını rica ederek “DEAŞ’ın bir Amerikan ürünü olduğunu, CİA tarafından kurulduğunu, İslam diniyle ve Müslümanlıkla kesinlikle alakasının olmadığını, İslam dininin bu tür terör yapılanmalarını hoş karşılamadığını” ifade eder. Ancak İngilizce öğretmeni bu açıklamayı tercüme etmeye yanaşmaz. Bunun üzerine okul müdürü, İngilizce öğretmeninden tekrar ricada bulunur. Ancak İngilizce öğretmeni “ne gerek var bu açıklamaya?” diyerek okul müdürüyle tartışmaya girer. Bir şeylerin olumsuz gittiğini hisseden misafirler tedirginlik ve gerginlik yaşamaya başlarlar. İngilizce öğretmeni ise ortamı terk eder ve çıkar. Bunun üzerine okul müdürü yetersiz İngilizcesiyle konuyu izaha çalışır.
Hülasa, bir taraftan sömürgeci Batı zihniyetinin İslam’a ve Türkiye’ye bakışı, diğer taraftan bu bakış açısını benimsemiş içimizden birilerinin varlığı söz konusudur. Bir farkla ki; en azından yabancı misafirler İslam dini ve Müslümanlar hakkında zihinlerine yerleşmiş önbilgiyi ya da önyargıyı, sorularıyla teyit etmeye çabalarken içimizdekilerin kendi tarihleri ve kültürleri hakkındaki fikr-i sabitlerinde ısrar edişleri dikkat çekmektedir. Bu durumun pek çok sebebi olmakla birlikte, genç kuşakları Batı’ya hayran kılan Erasmus+ ve benzeri uluslararası eğitim programlarının katkısı göz ardı edilmez.
Gelecek yazımızda, yine Muallim Cevdet’in ayak izlerini takibe devam etmek dileğiyle.
Dr. Hasan YILDIZ