(Bizim köyde anneye; ana, nene veya anne deniyordu. Ben ana diyordum)
Haziran ayı, anamın adlandırması ile “Kirez” ayı. Gün bitmiş, akşam geçmiş, gece vaktindeyiz. Yemek pişirilen ocağın sönmeye yüz tutan ateşi duvarda gölgeler çizerken, anamın ertesi güne bir şeyler hazırlık tıkırtıları arasında uyumuşum. Neden sonra horoz sesleri ile karışık Dedemin içeri odadan gelen salavatları arasında uyanır gibiyim. Dedem “Sabah namaz vakti artık uyanın” diye sesleniyor. Anam uyanmış olmalı ki ocağın ateşini yeniden tutuşturduktan sonra kısık bir sesle beni kastederek “açık yatıyor, üşütüp hasta olacak” diyerek yorganı üzerime sarıyor. Üzerime sarılan yorgan değil anamın şefkat kolları idi ve adeta sen biraz daha uyu diyordu.
Dedelerim teyze çocuğu idi. Anam dedeme dayı diye hitap ederdi. Çok geçmeden anam dedeme “Dayı ben ahıra gidiyorum. Ocağı da yaktım” diye seslendi. Ayak seslerinden anladım ki anam ahıra yalnız gidiyordu. Bazen abimi bazen beni götürürdü. Bugün ahırda sabah işlerini belli ki yalnız yapacaktı.
Anam önce samanlıkta hayvanlara yem hazırlayacak, sonra hayvanlara ot ve saman verecek, ahırın temizliği yapacak ardından hayvanlardan süt sağacaktı.
Bir lahza bunları hayal ederken ben tekrar uyumuşum. Sabah uykusu ne de tatlıydı. Neden sonra anam; “Haydi uyanın yavrularım sabah çoktan oldu.” Belli ki ineklerden sağdığı sütü getirmişti. Anam tekraren “Uyanın, elinizi yüzünüzü yıkayın, hazırlanın yemek yiyip işe gideceğiz çok işimiz var”.
Evimiz üç oda idi. Büyük odada dedem ve büyük nenem (baba annem) yatardı. Ortada odun ocağı olan oda hem mutfak hem de bizim yatak odamızdı. Diğer oda anamın, babamın ve küçük kardeşlerimin odası idi. Yemeği orta odada, mutfakta yiyeceğiz.
Ocakta kısık ateş üstünde bir tencere vardı. Belli ki geceden hazırladığı yemekti. Bizde kahvaltı denmezdi sabah yemeği denirdi. Dedem, anam, abim ve küçük kız ve erkek kardeşim sofraya oturduk. Ablam erken yaşta evlenmişti. Babam Almanya’da işçi idi. Büyük nenem ise yılların ağır yükü altında güçsüz kalmıştı. Çocukluğu büyük harp yıllarında geçmiş, yetim büyümüş, muhacir olmuş, yokluk görmüş, sonra kıtlık ve yokluk yıllarında beş çocuk büyütmüştü. Haftanın 2-3 gününü hasta yatarak geçiriyordu.
Peksimet ekmek ıslatılmış sofraya dizilmişti. Sabah yemeğimiz kelle paça idi. Kaşıklarımız biraz keyifsizce paçaya uzanınca Dedem: Kelle paça en iyi gıdalı yemektir. Bu yemeği yiyen güçlü kuvvetli olur. Cildi güzel, kemikleri sağlam olur.” Bu sözler üzerine ben kelle paçayı iştahlı yemeye başladım.
Yemekten sonra iş bölümü belli. Abim büyük hayvanları; sığır, koyun ve keçileri otlatmaya götürecek. Ben körpeleri; kuzu ve oğlakları kırlara götüreceğim. Dedem aşağı bahçede meyvelere su bağlayacak. Anam önce bahçeye gidecek; aşağı dere kenarındaki fasulye ve patatesleri sulayacak. Derede günlük çamaşırları yıkayıp taşlar üzerine serecek, sonra mahallenin karşısındaki tarlaya gelecekti.
Babam “Alamanya’da ” para kazanacak bize çok güzel şeyler getirecekti. Geçen yıl bize teyp ile Çobanoğlu, Reyhani kasetleri getirmişti. Birde Yüksel Özkasap kaseti. Hüzünle mi zevkle mi bilemiyorum, karışık duygular içinde dinlerdik.
…
“Ayrı düştüm vatanımdan, yurdumdan
Sermayem yok, servetim yok elimden
Bilinmiyor yoksulların dilinden
Almanya’ya mecbur ettin, yoksulluk beni beni
Fakirlik beni beni, yoksulluk beni beni
…
Neyse ben körpeleri çıkarmış köyün yakınındaki yamaçlara götürecektim. Anam bana çanta (içinde yiyeceklerim olan çantayı) hazırlamıştı.
-Yavrum çantana peksimet ekmek, şişe içinde su ve birazda kurut (çökelek kurusu) koydum.
-Ana birkaç parçada kesme şeker koy, biliyorsun ben tatlıyı seviyorum.
-Yavrum şeker zararlı, bir parça pestil koydum.
-Tamam ana daha iyi.
-Yavrum öğle vakti ben karşı tarlada olacağım, sen de öğle vakti dereden körpelere su içirdikten sonra o tarlanın yanındaki cevizin altına getirirsin. Öğlende benim çantamdakiler ile beraber yeriz.
Derken iş bölümü yaptığımız gibi herkes işine gitti. Ben körpeleri yakın kırlara götürdüm. Körpeler otlarken ben çiçek topladım. Ayaklarıma keven dikenleri battı. Kuşları, kuş yavrularını gördüm. Tavşan yuvasından fırlayıp kaçınca onun koşusunu izledim. Islık çaldım, türküler mırıldandım, derken öğlen oldu.
Kolumda saatim yoktu. Kuşluk öğlen ikindi vakitlerini ağaç gölgelerine bakarak belirlerdik. Dedemden öğrendim. Dedem güneşe ve gölgelere bakar öğlen ve ikindi namazı vakitlerini tayin ederdi.
Öğlen biraz geçiyordu ki kuzuları dereye indirdim, Kuzular su içerken bende dere kenarındaki gözeden su kabıma soğuk su doldurdum. Körpeleri anamın sabah söylediği cevizin altına götürdüm. Körpeler gölgeye yatarak geviş getirmeye başladılar. Bende anamın yanına vardım. Annam tarlanın kenarındaki otları orakla biçiyordu. Orağın sesinden olsa gerek geldiğimi fark etmemişti. Ben:
-Ana ana ben geldim. Anam birazda irkilerek…
– Yavrum sen mi geldin.
– Ana bak sana soğuk su getirdim.
Anam biçtiği ot destesini yere sererek sanki onu kendisine minder yaptı ve çömeldi.
-Getir yavrum ben de çok susamıştım.
Su kabımı ona uzattım. Aldı ve önce sudan avucuna bir miktar döktü, yüzüne sürdü, sonra diğer eline ve yüzünün diğer tarafına.
-Ana ver, ben dökeyim.
-Yok oğlum bu kadar, terledim ya biraz ferahlamam lazım soğuk soğuk içersem hasta olurum.
Su ile ağzını çalkaladıktan sonra yudum yudum nerede ise suyun hepsini içti. “Çok susamışım, ne iyi ettin de soğuk su getirdin. Ömrün sular gibi uzun olsun. Ayağına taş değmesin” diye dua etti.
Taş değmesini anlamıştım ama sular gibi uzun ömür ne demekti. Anam demişse çok güzel bir şeydir diye aklımdan geçirirken “Yavrum gel şu çalının gölgesine gidelim körpeler kalkıp otlamaya geçmeden bizde bir şeyler yiyelim” dedi.
-Ana pestili yedim, çantamda kuru ekmek ve kurut kaldı.
-Yavrum çalışırken içim geçmişti ben de ekmeğimi atıştırdım. Ama çantamda kalan bir şeyler var. Cam bardakta biraz tereyağı, bir de büyük neneye yaptığım un helvasından bir parça var. Helvayı sana sakladım.
Anam kuru ekmekleri bakır tasın içinde kendisinin getirdiği ve bir hayli ısınmış suyu ile ıslattı. Benim getirdiğim suyu tereyağının üzerine soğusun diye döktü. Çantanın içinde yiyecekleri sardığı örtüyü sofra bezi gibi yere açtı. Ekmek, yağ, helva ile donatılmış soframız ana sevgisi ile yoğrulmuştu. Anam bana saray ziyafeti sunarken babam Alamanya’larda ne yapıyor ne yiyordu, yoksa o Reyhaniden dinlediğimiz,
Tarak aldım saçın örmeyi bilmez
Sürme aldım göze sürmeyi bilmez
Çalma saat aldım kurmayı bilmez
Horozun sesiyle gahanım ah ah
Sabah olur yarım ekmek götürür
Gün öğle olmadan yiyer bitirir
Yavrusunu taş dibine yatırır
Yalınayak bostan ekenim oy oy
“Erzurumlu Gelin” türküsüyle efkâr mı dindiriyordu. Ben böyle dalıp gitmiştim ki anam:
-Niye öyle daldın, sanki gözlerin de doldu gibi, bir şey mi var.
-Yok yok ana bir şey yok.
Neyse ki gökten geçen teyyare sesi imdadıma yetişti. (Biz çocukluğumuzda uçağa teyyare derdik)
-Bak ana gökten teyyare geçiyor. “Tayyere babama selam söyle.”
-Yavrum ben baksam da göremem ki.
-Ana teyyare benim sesimi duymuştur değil mi?
– Duymuştur yavrum duymuştur.
Ben yine türküye döndüm. Bu türküdeki gelin, benim anam olmalı idi. Horoz sesiyle uyanmış, öğlen olmadan çantasındaki ekmeğini yemek zorunda kalmıştı. Bebekliğimizde de bizi ekin yığınlarının gölgesinde uyuturmuş. Hacer misali bir yaptığı işe, bir bebeğine bakarmış. Yılan çocuğun yanına gelir, karga ya da kartal vurur diye de korkarmış.
-Yavrum sen yine daldın, bugün niye böylesin.
-Yok bir şey ana, teyyare selamımı götürür değil mi?
-Götürür yavrum götürür, meleklerde götürür. Sen yeter ki hep selam gönder.
Anam ekmekleri ıslattığı bakır tastaki suyu da iştahla içti. Yemek yerken mi dinlendi dinlenirken mi yedi anlayamadım. Anam tekrar orağını eline alıp çalışmaya çoktan başlamıştı. Ben de artık körpelerimin yanına gitmeliydim. Anam:
-Yavrum sen körpeleri güneş süzülünce erkenden götür, koma (ağıla) koy kapıyı kapat ve bağla. Abin koyunları getirdiğinde onlara karışıp körpeler emmesin.
-Tamam ana, zaten ben erken gidip mahalledeki arkadaşlarımla top oynayacağım.
Dedem bize ilçemize gittiğinde lastik bir top (plastik değil) getirmişti. Küçük bir toptu ama çok sağlamdı havası inmiyor ve de patlamıyordu.
…
Akşam hayvanların sağımı, diğer işler hepsi anamın üzerinde. Abim hayvan sağmada becerikli idi. Bazen koyunları ve keçileri, bazen inekleri sağarak anama yardım ediyordu. Çeşmeden su getirip bakır su kazanını dolduruyordu. Ben de ocağın yanına kırılmış odunları getiriyordum. Anam:
-Kesme makarna yapacağım, yanında da yoğurt var. Makarnanın üzerine kanzi (çekilmiş ceviz) atatacağım.
Nihayet beş numara gaz lambasının ışığında akşam yemeğini yedik. Odun ocağı sönmemiş ocakta güzel köz vardı. Dedem:
-Ömer bir kahve hazırlasan, sen iyi kahve pişiriyorsun.
-Olur dede: Biliyorum biraz şekerli içersin.
Dedem kahve tiryakisi idi, Cezvesi, kahve değirmeni, kavanozu, fincanı, ispirto ocağı takımı vardı. Kahve yapacak kimse olmadığında kahvesini kendisi yapardı. Özellikle sabah namazından sonra kahvesini kendisi pişirirdi.
-Dede kahve hazır. Afiyet olsun
Dedem kahvesini keyifle içerken, ben
-Dede kahveyi biraz fazla yapmışım, bir fincan daha doldurabilirim.
Dedemin tarihi sözü ve nasihati:
-Bak torunum “Kahve bir fincan içilir, iki içersen çay olur”. Kalan kahveyi ister sen iç istersen abine ver.
-Dede biz bölüşürüz.
Dedem kahvesini içtikten sonra duasını yapıyor. “Allah kimseye yokluk yaşatmasın kıtlık göstermesin. Yoklukla imtihan etmesin. Allah sizlerin de bahtlarınızı açık eylesin” dedikten sonra yatsı namazı için iç odaya geçti.
Bugün çok bereketli geçti. Ana duası aldık, dede duası aldık, babaya selam gönderdik. Dedem erkenci idi, erken yatar erken kalkardı. Kahveden sonra yatsı namazını kılmak için iç odaya geçerdi. Ben bazen dedemin odasında, bazen abimin yanında yatardım. Küçük kardeşler anam ile onun odasında uyurdu.
Anamın işi henüz bitmedi. Sabah sağıp kaynattığı sütleri tekrar bir miktar ısıtacak, akşam sağdığı sütleri kaynatacak soğumaya bırakacaktı. Büyük neneme bir miktar sütlü yemek hazırlayıp yemesine yardımcı olacaktı. Sonra yemek kaplarını yıkayacaktı. Ardından ılık hale gelen sütlerden yoğurt mayalayacaktı. Mayalanan yoğurtları tereyağı yapılmak üzere varillere aktaracaktı.
Anam bu işleri yaparken biz çoktan uykuya geçmiş olurduk.
İşte anamla köyde bir gün böyle. Birgün değil her gün böyle Bazı günler daha zahmetli işler var: Taş fırın yakar, ekmek yapar, yayık çalkar, tereyağı ve çökelek yapar, bostan diker, patates söker, fasulye toplar, tarla eker biçer, harman eder, tohum eler, değirmene gider ormandan odun getirir. Daha neler ki neler yapar.
Anam tüm bu işleri hamile iken bizi karnında, sair zamanlarda bazen sırtında taşırken yapar. O hiç oturmadı, yatmadı, hep ayakta idi. “Cennette onun ayakları altında idi”.
Tüm anaların mekânı Cennet olsun. Anaları bir gün değil her an rahmetle minnetle dua ile niyaz ile yad etsek yine haklarını ödeyemeyiz değil mi!
“Anneler günü bir gün değil, her gündür”
Ömer AKBULUT Mayıs 2024