eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Abdülbaki DEĞER

1978 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi yüksek lisansı yaptı. 2013-2021 yılları arasında Milat Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Yenişafak, Karar gazetelerinde eğitim başta olmak üzere değişik konularda görüş ve değerlendirmeleri yayımlanan Abdulbaki Değer, aynı zamanda 2016 yılından bu yana Özgür Eğitim-Sen’in (Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası) Genel Başkanlığını yapmaktadır.

    Kısır bir döngüde prangalanmak!

    ‘Sigmund Freud, insanlığın daha da aydınlanmasını sağlamıştır. Şuna dikkat çekmek isterim; daha mutlu olmaktan değil daha da aydınlanmaktan bahsediyorum. Freud bir neslin dünya görüşünü derinleştirmiştir… Güzelleştirmiştir demiyorum, derinleştirmiştir diyorum. Çünkü radikal değişimler insanları asla mutlu etmez, yalnızca bir sonuca ulaştırır. Keza insanlığın ebediyen var olacak çocuk yüreğini daha da yeni sakinleştirici düşler eşliğinde beşiğinde sallamak, bilimin görevleri arasında sayılmıyor zaten. Freud insana, onu teselli etme uğruna miskin dünyasına açılan bir kapı sunmamıştır.” Freud biyografisinde Sigmund Freud üzerinden aydınlanmaya ve derinleşmeye vurgu yapan Stefan Zweig, ‘insanlığın ebediyen var olacak çocuk yüreğini daha da yeni sakinleştirici düşler eşliğinde beşiğinde sallamak’ görevi olmayan ‘bilimin’ bir anlamıyla cehenneme çevirdiği dünyada ‘gücünün tükendiğini’ ileri sürerek eşi Charlotte ile birlikte Şubat 1942’de hayatına son vermişti. Ölümü trajik Zweig’ın. Ancak tüm yapıtlarında olduğu gibi Freud biyografisinde altını çizdiği ‘aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ vurgusu da çok önemli. ‘Aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ çabası ve vurgusu ‘güç tüketen’ bir niteliğe bürünse de üstelik. Bu açıdan ‘aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ yönündeki çabayı, insanlığın pratik-pragmatik gereksinimlerini karşılayan taktik-stratejik hamle olarak değil içinde yer aldığı dünya karşısında hesabını biteviye gören bir şuurun-uyanıklığın doğal doğal sonucu olarak görmek durumundayız. Bu çabanın toplumsal hayatımızın belirli alanlarıyla sınırlandırılması elbette düşünülemez. Hayat bir bütün ve söz konusu şuur-uyanıklık bu bütünlüğe şamil olduğunda anlam ifade eder.

    Günümüzde söz konusu çabaya ilişkin iddialı söylemlerle muhatabız. Kültür ve medeniyet dünyamızın sembollerine ilişkin referansların özellikle politik diskurda iddialı şekilde kullanıldığını ve toplumumuzun duygu dünyasında sert dalgalanmalara yol verdiğini görüyoruz. Modernleşme tarihi sancılarla dolu bir toplumun yaralı ruh dünyasının hem yansıması hem de bir anlamda sağaltılması noktasında işaretler taşıyan bu görünümün yukarıda da belirtildiği üzere bütüne şamil olup olmadığı hususu durumun gerçekliğine ve sıhhatine ışık tutacaktır. İnsanlık tarihinin önemli kültür ve inanç evreninin müntesiplerinin tarih ve hayat karşısında edilgen bir unsur olmaktan çıkıp yeniden bir kurucu irade olarak belirmeleri de şüphesiz aydınlanma-derinleşme çabalarından beslenen şuurlarının-uyanıklıklarının bütüne şamil olma niteliğiyle doğrudan orantılıdır.

    Dolayısıyla tarih, kültür, inanç ve medeniyet değerlerimize atıfların siyasal terminolojiye hâkim olduğu ve popüler ifadesiyle toplumca da ‘satın alındığı’ şu günlerde söz konusu söylemin sahihliğini hayatımızın tüm alanlarında, ‘aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ çabamızın kaçınılmazlığı üzerinden tespit ve tayin etmek zorunlu bir hal alıyor. Burada kamusal tartışmanın mevcudiyeti ve bunun niteliği şeklinde iki önemli boyut var. Konuşma, tartışma ve müzakere kanallarının açıklığı ve genişliği diğeri ise bu açıklığın ve genişliğin doğrudan etkilediği tartışmanın niteliği hususları. Bunları şimdilik kayda geçirmekle yetinerek eğitim mevzusu ile ilgili birisi olarak aydınlanma-derinleşme çabamızın ve şuur ve uyanıklığımızın ne şekilde somutlaştığına bakmak istiyorum. Bunu yaparken Zweig’in Freud üzerinden dile getirdiği gibi; kendimizi teselli etmek için ‘miskin’ dünyamıza açılan kapılar bulma şeklinde self-operasyonel işlere de yol vermeden ve dikkat çekerek şüphesiz.

    Eğitim faslında da tüm diğer alanlarda olduğu gibi sorun çözme sistematiğimiz, gerçeklikten kopuk hatta çoğunlukla gerçeklikle savaş halinde devam ediyor denilse yeridir. Yukarıda da belirtildiği tarih, kültür, inanç, medeniyet vurguları geçmişi ve bugünü kök bağlantıları üzerinde kavrayan ve gelecek perspektifi üzerinden birbirini bütünleyen esnek çözümlere yol veren bir tarzda dile gelmiyor. ‘Miskin’ dünyamıza açılacak teselli edici bir kapı anlayışı burada da hâkim. Çözümü ve çözümün gereklerini karşılamak yerine yüzyılı aşkın süredir işlevselliği her yıl yeniden deneyimlenmiş ‘eğitim çözüm çantası’ndan toplumun duygu durumuna uygun seçeneğin ileri sürülmesi üzerinden işliyor. Bizi esir eden bir ezberden bahsediyoruz. Mevcut eğitimin tarihsel arka planına, modern devlet ve üretim biçimi ile olan ilişkisine, modern dünyanın geçirdiği dönüşüme, kültürün çözülüşüne, kültürel aktarımın buharlaşmasına, ‘Batı dışı’ toplumların ahvaline, spesifik olarak Osmanlı modernleşmesine ve Cumhuriyet pratiğine, eğitimin buradaki konumlanışına, Anayasal durumuna, Tevhid-i Tedrisat’a, zorunlu eğitime, zorunlu din dersine, anadilde eğitime uzanan yapısal bir alanda eğitimi mevzubahis etmek yerine sistemin teknik-lokal ayrıntıları üzerinden bir kısır döngüde prangalanmış gibiyiz. Bu devasa alanı görmezden gelerek veya bu alanda bir ‘aydınlanma ve ‘derinleşme’ çabasına girmeden örneğin ‘imam-hatip’ okullarını yaygınlaştırarak sorun çözeceğimizi varsaymak çözüm arayışından ziyade teselli edici bir kapı arayışında olmak değil midir? Heidegger’in ‘teknik tekniğin özü ile bir aynı şey değildir’, McLuhan’ın ‘araç mesajdır’ gibi önemli tespitlerin ne tür imalar barındırdığını sorun etmeksizin ‘okullarımızın teknik donanımı sağlanacak’ çözümünün çözüm mü yoksa teselli edici bir kapı mı olduğunu nasıl bileceğiz? Zorunlu eğitimi sorgulamadan kitlesel bir eğitim sisteminden İbni Rüşdler, Farabiler, Newtonlar, Keplerler yetiştirmesini beklemek gerçekliğe uygun mudur? Hele hele yürürlükteki derme çatma MEB mevzuatının uygulanmasında bile bariz sıkıntılar yaşanıyorken, personel rejimimize ilişkin keyfiliğe alan açan düzenlemeler yapılırken eğitim bahsinde tarih, kültür, inanç ve medeniyet dünyamıza ilişkin kelime-kavram setlerini kullanmak bir anlam ifade edebilir mi? Kitlesel okul formatını, mantığını, zihniyetini muhafaza edip ders saati süresinin veya sayısının arttırılışı veya eksiltilmesi üzerinden mucizevi dönüşümlerin gerçekleşeceğini var sayıyoruz. Küresel dünyanın iletişim ağında yaygınlaşan kimi popüler yöntem ve tekniği aktardığımızda sorunun kökten çözüleceğini ileri süren toplumsal hayatın karmaşık yapısından bihaber ‘simyacılar’ var önümüzde. İzin verirsek ellerindeki bu sihirli değnekle bildiğimiz, gördüğümüz, deneyimlediğimiz istenmeyen malzemeden ve durumdan kimsenin itiraz edemeyeceği bir başarı, değer üreteceklerini iddia ediyorlar. Üstelik hiçbirimizin ‘aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ çabası içine girmesine gerek kalmaksızın.

    Eğitime maalesef diğer alanlara olduğu gibi ‘miskin’ dünyamıza teselli verici bir kapı olma rolü verilmiştir. Bu yüzden de vaziyetimiz, ‘miskin’ dünyamızın müntesiplerinin elbirliğiyle ‘mutlak surette değişmeliyiz’ görünümü altında değişmemek üzere rol aldığı adeta Orwellvari bir yenikonuş (newspeak) dilinin konuşulduğu bir ortamı andırıyor. ‘Aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ gayretimizin değil (zaten böyle bir gayret yok ve asıl mesele de bu!) MEB bürokrasisinin elinde siyasetçilerin fantezi alanı eğitim.

    Bu anafordan, bu savrukluktan ancak toplumsal bir duyarlılıkla çıkmak mümkün. ‘Miskin’ dünyalara açılacak teselli edici kapılar yerine ‘aydınlanma’ ve ‘derinleşme’ gayretiyle sevimsiz gerçekle yüzleşebilirsek (hem sorunla hem sorun çözme tarzıyla hem de oluşturduğumuz ‘eğitim çözüm sepeti’yle) hayata müdahil olma imkânından bahsedebiliriz. Aksi durumda MEB üzerinden günün koşullarına ve siyasetçinin-bürokrasinin duygu salınımına paralel buyurulan resmi beyanın toplumca tekrar edildiği vaziyetimizi ‘deja vu’ modunda yaşamaya devam edeceğiz. 

    Abdulbaki Değer

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.