Eğitime ilişkin önümüze gelen haberlerin büyük kısmı sansasyonel nitelikte. Zaten haber değeri taşımalarının mantığı da birazda oradan geliyor. Genelde de öğretmen, öğrenci veya veli şiddeti veyahut zorbalığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür haberler, beklenildiği üzere, anlık bir duygusal kabarmayla karşılık buluyor. Ardından herkes kendi rutinine dönmekte bir sakınca görmüyor. Anlık duygusal kabarmalar, görünmez kılınmış işleyişin çürütücü gerçeklikle temasla ve onunla yüzleşme atılımı ile bağlantılı değil. Rutinin bozulmasına ilişkin muhafazakâr bir tepki olarak görülmelidir. Daha doğrusu mevcudu korumaya yönelik bir savunma mekanizması işlevi görüyor. Büyük insanlara ilişkin abartılı anmalarımız nasıl onları biraz daha etkisiz kılma çabası taşıyorsa bu tip uyandırıcı etkileri olabilecek uyarıları da savuşturma amaçlı olarak değerlendirilmelidir anlık tepkilerimiz.
Söylediklerim sert ve acımasız gelebilir. Ancak mevcudu sürdürmedeki kararlılığımız bütün yönleriyle bunu gösteriyor. Yanlış anlaşılmasın. Mevcuda ilişkin eleştiri yürütmediğimiz anlamında bir şey söylemiyorum. Mevcuda ilişkin eleştirelliğimizin olduğu muhakkak ve ayan beyan ortada. Ancak yıllardır altını çizmeye çalıştığım husus; bu eleştirelliğin mevcudun muhafazasına dönük yapısal bir bileşen olduğu gerçeğidir. Bu görülmediği için de sistem, en şedit muarızlarını bile muhafızına dönüştürmekte hiç zorluk çekmemektedir. Ana döngü içinde kaldığınızda sistemin başka türlü çalışmasını beklemek bir tür kapana dönüşmektedir. Bir tarafta mevcut üzerinde ısrar etmek diğer tarafta ise mevcudun karşılayamayacağı bir takım beklentiler içinde ömür tüketmek gibi bir mahkûmiyet yaşıyoruz. Bu yüzden kapan diyorum. Karşılanmayan beklentiler için mevcut yapıda ısrarcı olmak tam da bahsettiğim bu mahkûmiyetin, bu kapanın içinde tıkılı kalmaktır.
O yüzden eğitim alanındaki temel problemimiz; rutinimize hayat veren alan kavrayışımızdır. Öğrencilerin öğretmeni zorbaladıkları son olayın kamuoyunda tartışılma biçimi alan kavrayışı kurbanı olduğumuzu yeniden teyit etti. Eğitim ne tarihsel-toplumsal serencamı üzerinden ele alınıyor ne de içinde bulunduğumuz dünyanın ve ülkenin koşullarıyla etkileşime sokularak tartışılıyor. Biraz öğrenci, biraz veli, biraz öğretmeni hedef alan şikâyet döngüsünün eğitimle, eğitim tartışmasıyla temel bir bağlantısı olduğunu söylemek mümkün değil. Kıyılarımızı vuran bu gerçeklik uzantılarını, dipte yaşanan büyük başkalaşımın semptomlarını ancak yerli yerine oturtacak bir analizle okuyabiliriz.
O zaman okulda öğretmeni zorbalayan öğrenciler ile yaşadığımız hayat, bu hayatın kılcal damarlarında deveran eden yaygın şiddet arasındaki yapısal bağı açığa çıkarabiliriz. Suyun, havanın, toprağın kirletildiği ve tüketildiği yerde insanın tükenmeyeceğini, kirlenmeyeceğini düşünmek için gerçeğe gözleri kapamak gerek. Dünyanın her yerinde yaşanan yapısal, sistemik mevzuları sahip olduğumuz ezberle savuşturmak için özgülleştirmekle varacağımız bir yer kalmamıştır. İçinde bulunduğumuz acı gerçeklikle temas etmek yerine hayali bir geçmiş üzerinden sorunları retoriğe boğmak aynı kaçışın başka bir uzantısıdır. Zorunlu eğitim sistemi bir ekonomi-politik evren içinde hayat buluyor ve bu evreni dikkate almadan yapacağımız her konuşma iyi niyetli olsa bile çözümsüz kalmaya mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır.
Abdulbaki DEĞER