Türkistan’ın kadim şehirleri bazen bir sempozyum vesilesiyle, bazen beklenmedik bir davetle, bazen de gönlün çağrısına uyarak insanı kendisine çeker. 15–21 Ekim 2025 tarihlerinde Kırgızistan Oş Devlet Üniversitesi ile Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği Uluslararası Mâverâünnehir’den Anadolu’ya İslâm Âlimleri II: Karahanlılar Dönemi bilgi şöleni de bizler için böyle bir çağrı oldu. Türkistan coğrafyasının tarih, kültür ve maneviyatla yoğrulmuş atmosferi, hem ilmî hem ruhî olarak bizleri kendine cezbetmişti.
Ankara’dan İstanbul’a, oradan da Oş’a uzanan beş buçuk saatlik yol boyunca zihnimizden geçmişin gölgeleri geçti: Balasagun’un ilim kokan sokakları, Kaşgarlı Mahmud’un sözlerini kaydettiği not defterleri, Hoca Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet ve Edib Ahmed Yüknekî’nin Atabetu’l-Hakāyık’ın hikmetle örülü dizeleri, Fergana atlarının hararetli koşmaları ve köpüklü nefesleri… Daha uçağın alçalışı sırasında dağların arasına serpilmiş Oş şehrini görünce bu çağrının ne kadar derin olduğunu hissettik. Oş’la ilk temasta ve oraya indiğimizde bir medeniyetin sessiz tanıklarını ve tanıklığını bizlere hissettiriyordu. Oş, Kırgızistan’ın hem tarih hem kültür bakımından en eski şehirlerinden biriolarak kabul edilir Şehre adım atar atmaz bizi karşılayan Süleyman Dağı olmuştur. Süleyman Dağı Hz. Süleyman’a (a.s) nispet edilen kutsiyetiyle hem Müslümanların hem diğer kadim inanç sahiplerinin ziyaretgâhı. Dağın üzerine ve etrafında kurulu müzelerde Karahanlı, Timurlu ve Çağatay dönemlerine ait eserler sergileniyor. Bu dağ, belki de Oş’un tarihinin kalp atışı…
Oş şehir müzesini gezerken Kırgız ve Özbek kültürlerinin iç içe geçmiş dokusunu görmek mümkün. Eserlerdeki nakışlar, halı motifleri, seramikler, çeyiz sandıkları, savaş aletleri, Karahanlı döneminin sade ama sağlam çizgisini günümüze taşır nitelikte.
İlk ziyaret Türkiye Diyanet Vakfı’nın yaptırdığı Oş İlahiyat Fakültesi Anadolu İmam Hatip Lisesi. Bu ilim yuvaları Türkiye’nin ilmî ve eğitim yönlü katkısını bölgeye somut biçimde yansıtan bir kurum. Buradaki gençlerin Türkçe’yi sevgiyle konuşması, Türkiye’ye duyulan güvenin canlı bir göstergesi olarak görülebilir.
Sempozyumun ikinci günü Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Kırgızistan Oş Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin iş birliğiyle Kırgızistan/Oş’ta “Uluslararası Mâverâünnehir’den Anadolu’ya İslâm Âlimleri II: Karahanlılar Dönemi” bilgi şöleni düzenlendi. Bilgi şölenine Kırgızistan, Türkiye, Kazakistan, Özbekistan, Bangladeş, Galler, Avusturya ve ABD’den bilim insanları yüz yüze ve çevrimiçi olarak tebliğleriyle katıldı. Toplam 91 tebliğin 44’ü Türkiye’den, 47’si ise diğer ülkelerden katılan araştırmacılar tarafından sunuldu. Bilgi şöleni sadece akademik bir faaliyet olmanın ötesine geçerek, bizlere kardeşlik ve ilim meclisi atmosferi yaşattı. Bilgi şöleni iklimiyle Oş’un manevi havasıyla birleştiğinde, daha derin anlamlı bir faaliyeti soluduğumuzu hissettik. Çünkü Karahanlılar dönemi, bugün hâlâ bu coğrafyanın damarlarında dolaşan ilim ve irfan mirası olarak yaşamakta. Bilgi şöleni vesileyle ilim ve irfanla dolu, gönlü yüce güzel ve değerli insanları tanıma fırsatı oldu. Kırgızistan halkının sıcakkanlılık ve misafirperverliklerinin yaşayarak şahidi olduk. Ayrıca bilgi şöleni farklı ülkelerden gelen ilim ehli hocalarla bilgi alışverişine ve tanışmaya vesile oldu. Bu tür birlikteliklerin ve faaliyetlere ne kadar çok ihtiyaç duyulduğu gerçeği ortaya çıktı.
Üçüncü gün Cuma günü fıkhın sessiz şehri Serahsi’nin izine düştük. Serahs’a giderken yolda Oş’un dini hizmetlerini gören kurumlar ziyaret edildi. Ekip olarak çok güzel karşılandık, çok güzel duygular ve anlar yaşadık. Dini hizmetlerin devamlığı ve özverili çalışmaları bizleri gelecek adına çok ümitvar ve mutlu etti.
Daha sonra Oş’a yaklaşık 60 km uzaklıktaki Serahsî’nin mezarının bulunduğu beldeye gittik. İmam Serahsî, fıkıh ilminin dev çınarlarından biri. 15 yıl boyunca kuyu hapsinde kalıp el-Mebsût gibi bir dev eseri talebelerine dikte ettiren bir âlimin huzuruna varmak, gerçekten de zihni ve kalbi titreten bir tecrübe. Türbe çevresindeki sade mimari, bölgenin manevî hayatını yansıtan içli bir sessizliğe sahip. Burada yaşayan yaşlı bir kadın, annesinin Divan-ı Hikmet okuduğunu, türbeye gelirken kırk kamışı pamukla doldurup yaktığını anlattı. Bu ritüelin eski Türk kültürü ile İslâm’ın irfanî yorumu arasında kalan halk tasavvufunun bir yansıması olduğu açıktı. Daha sonra bölgenin önemli eğitim merkezleri Buhari Enstitüsü ve Abdurrahman Kari Medresesi ziyaret edildi. Bizlere çok yakın ilgi ve alaka gösterdiler. Medresede 300 kız öğrencinin hafızlık yaptığı ve yılda 100 civarında hafız mezun edildiği bilgisini verdiler, bu bizi hem şaşırttı hem sevindirdi Ayrıca Medresedeki öğrencilerin altı dille karşılamaları çok yönlü mesajlar içermekteydi. İlme olan iştiyakları gönüllerimize ayrı bir neşe kattı, gelecek adına ümitlerimizi artırdı.
Cumartesi ve Pazar günleri gezi günleri. Cumartesi günü Kırgızistan sınırını geçerek Özbekistan’ın kadim şehirlerine doğru yola çıktık: Andican, Fergana, Hokand, Merginan ve Riştan.
Andican, Babür Şah’ın izinde ve onun izleri hissedilen bir şehir. Babür Şah’ın doğduğu Andican’da, Timurî estetiğin sade ama derinlikli çizgisi hâlâ hissediliyor. Pazar yerleri kalabalık, renkli ve hareketli. Kadınların aktif olarak ticaret içinde yer alması, bölge kültürünün dikkat çekici özelliklerinden.
Daha sonra Mâverâunnehir havzasının bereket vadisi Fergana Vadisine varış. 300 km boyunca uzanan Fergana Vadisi Türkistan’ın adeta bereket bağrıdır. Üzüm bağları, nar ağaçları, pamuk tarlaları ve badem bahçeleri göz alabildiğine uzanıyor. Bu vadi sadece tarımsal değil, tasavvufî bir damar da taşır: Nakşibendîlik burada hayat bulmuş; tasavvufî irfanın izleri ve bunun yansımaları bu vadinin toprağına sindiği görülür.
Yolumuz daha sonra Merginan’a düşüyor. Burası Hanefî fıkhının en klasik eserlerinden el-Hidâye’nin müellifi İmam Merginânî’nin memleketi. Ziyaret sırasında halkın fıkhî mirasa duyduğu saygı ve bağlılık açıkça görülüyor. Merginan’da gördüğümüz “Maneviyat ve Ma‘rifet Merkezi” levhasının tasavvufî bir muhtevayı çağrıştırdığını düşünmüş; rehberden bunun bizdeki “dini danışmanlık merkezi”ne benzer bir işleve sahip olduğunu öğrenmiştik.
Seramiğin, çilenin ve hikmetin şehri kabul edilen Riştan’a varıyoruz. Riştan’da çilehaneleri, türbeleri ve yaşayan tasavvuf geleneğini görmek mümkün. Kalenderî Han Camii’nin imamı Ayazbeg’in anlattığı gibi, sabah namazına çokça kişinin gelmesi, dindarlığın ne kadar içtimaî ve canlı olduğunun bir göstergesi. Ziyaretimizde bizlere eşlik eden Riştanlı 80 yaşındaki Tacik asıllı Dursun amca sohbet arasında şu beyti okuyarak gönüllerimize dokundu:
“Ey oğul! dilden kini çıkar;
Kim çıkarmasa dilden kini, dinden çıkar.”
Din, toplum ve kültürel olarak gözlemlerimizin derininde ortaya çıkanlar. Bu ilmî buluşmanın vesilesiyle, iki ülkede gözlemlenen sosyal, dinî, ahlâkî, tasavvufî ve mimarî unsurları bir hatıra tadında paylaşmak istiyorum.
Dini hayatın genel çizgisi noktasında; itikadda Maturidilik amelde Hanefîlik hâkim. Selefî etkisi hissedilse de halkın geleneksel çizgiye bağlılığı belirgin.Cami mimarisi sade; ezanlar dışarıda yüksek sesle okunmuyor. Tasavvufî hareketler var fakat daha perde arkasında; özellikle Nakşibendîlik.
Toplumsal yansımalar itibariyle; edebe riayet yüksek,gençler arasında ahlâkî gevşeme neredeyse yok gibi.Kadınların sosyal hayatta görünürlüğü şehirden şehre farklılık gösteriyor. Dil açısından Türkçe ile ortak kelimeler hâlâ canlı. Köylerden geçerken yol kenarlarında gördüğümüz fotoğraflar, o köyden yetişmiş “seçkin ve tanınmış” kişilere ait bilgisine ulaşıyoruz
Yemek kültürü: Mutfakta Bir Medeniyet! Kırgız ve Özbek misafirperverliği gerçekten de dillere destan. Sofralar yalnız yemek değil, bir kültür gösterisi, adeta bir sanat icrası… Et hemen her yemeğin esası ve temelidir; buna rağmen obezite yok denecek kadar azdır. Her yemekten sonra kök çay içilir. Kök çay fincanı tam doldurulmaz; bu nezaket gereğidir. Genelde sofrada “iki beyaz” olmaz: tuz ve şeker. At eti ve kımız, değer verilen misafirlere ikram edilir.
“Kuttua üydön kut çıkpayt” yani “kutsal evden eli boş çıkılmaz” sözü, misafirperverliğin ruhunu özetler.
Sonuç olarak bütün bunlardan bir yolculuktan fazlası ortaya çıktı. Ziyaret ilmî açıdan kazanımlarla dolu olduğu kadar, gönlümde derin izler bırakan bir yolculuk oldu. Kırgızistan ve Özbekistan’da dine, kimliğe ve tarihe bir uyanış gözlemlemek mümkün, köklere yöneliş hissediliyor. Türkiye ile ilişkilerin daha da gelişmesi, kardeşliğin ilmî ve kültürel alanlarda güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Türk dünyasının ortak hafızası, ortak acıları, ortak duaları var. Gelecek adına ümitvar olmamak mümkün değil. Bu topraklar görülmeli, havası solunmalı, irfanı yaşanmalı. Tekrar vesile olanlardan Allah razı olsun diyor, katkısı olan herkese teşekkür ediyoruz.
Güzelliklerde ve hayırlarda buluşmak duasıyla…
Teşekkür… Tuttuğu notları benimle paylaşan Prof. Dr. Ömer Yılmaz Bey’e çok teşekkür ederim.
Prof. Dr. Ahmet YILDIRIM