İnsanın üç büyük hakikati var: Kendisi, geleceği ve ölümü. İnsan âlemin içinde bir âlem olması nedeniyle hem kendisine hem de başkasına ait bir hakikattir. Göz ne görebiliyorsa, kulak ne duyabiliyorsa, el ne tutabiliyorsa hâsılı bütün uzuvlarımızın potansiyelleri neyi gerektiriyorsa bundan sorumlu olma işi insanın kendi hakikatidir. Bununla birlikte “zorunlu varlık”ın bize yüklediği vecibeler, bizim başkasına ait hakikatlerimizdir. Gelecek hakikati, yapıp ettiklerimizin doğal neticesi olarak ortaya çıkan bir hakikattir. Sorumluluklarımızın eylemleşmesiyle kurulur. Misal dürüst olmak, dürüst kalabilmek toplumsal bir ödevdir. Ödevlerin yerine getirilmemesi, onun toplumda yaygınlaşmasına, sonunda da toplumsal çöküşe yol açar. Bu nedenle hem geleneklerin kınaması hem de yasal cezalar, geleceğin sütunlarıdır. Bu tür disiplin müeyyideleri olmadan gelecek hakikati parıldamaz. Ölüm hakikati ise inançla başlar imanla somutlaşır. Künhüne vakıf oldukça âlemin, ölüm hakikati insana yoldaş olur, hatta öğretmen olur, belki de amir olur; adil bir amir, babacan bir öğretmen, sabırlı bir yoldaş olur. O halde insan, âlemdeki yerini bilme yükümlülüğünü ölüm ahlakıyla yerine getirerek gelecek hakikatini inşa edebilir.
İnsanın üç büyük yolculuğu var: Kendisine, geleceğine ve ölümüne. İnsanın esas yolculuğu kendisine olandır. Herkes kendi iç derinliklerine doğru gittiğinde, gitmeye yeltendiğinde gördüğü manzara karşısında geri dönüşün olmamasını diler. Bunu aklına getiremez bir hal içinde bulunur. Bu halden onu ayıran ise ölümdür. Zira ölüm, içinde aradığının tezahür etmiş haline giriştir. Simülasyondan gerçeğe varıştır. Yolculuğun kendisi, yolda oluş veya yolda olma bilincine sahip olarak yolcu olmak az kişiye nasip olduğundan varmak, ulaşmak, gitmek gibi hasletleri bünyesinde muhafaza edenler, gelecek diye bir şeyin var olacağına inanadursunlar, hayata anlam katan mücadeleyi yolda olanlar sergiler. O halde içimizi deştikçe geleceğe olan değil geçmişe olan yolculuğun bizi dirilttiği, en büyük dirilişin ise ölüm dirilişi olduğu görülmelidir. Yolculuktan maksat görmek, anlamak ve dirilmektir zira.
İnsanın üç büyük tuzağı var: Kendisi, geleceği ve ölümü. İnsan en çok kendini aldatır. Yüzleşmek en çok kendimizle zordur. Lafı en fazla kendimize geçiremeyiz. En fazla ördüğümüz zindan, kendi zindanımızdır. Biz en fazla kendi arzularımıza yeniliriz. İnsanın en büyük düşmanı kendisidir. Bundandır savaş meydanlarından dönenlere denmiştir ki küçük cihat bitti büyük cihat başladı. İnsan kendine çelme atar. Bunu masivaya dalarak, geleceğinin yaratıcısı olduğuna inanarak, benliğini yücelterek yapar. Bundan olsa gerek gelecek insana bir yük olarak verilmemiştir. Ne var ki insan geleceğe odaklanarak kendini tanrılaştırır, aynı oranda da kendine kaldıramayacağı bir yük yükler. Altından kalkamayınca da zihinsel olarak teslim olur. Bu teslimiyeti de ölüm olarak addetmez. Oysa asıl ölüm budur. O halde insan kendisini kendisine sürekli dert edinirse, verilenlerle yetinirse ve esas olan ölümün zihinsel ölüm olduğunu idrak ederse bu tuzaklardan uzak olabilir.
Hasılıkelam biz insanın yüceliğini başarıda, beceride, işte, meslekte, orada, burada, şurada arayaduralım, değişmeyen kadim gerçek şu; İnsanın hakikatleri de yolculukları da tuzakları da dışarısında değil içerisindedir. Sözün özünü Bilge insan Yunus Emre söylesin: “Bir elif tahsil eden münezzehdür ilimden”