2025 “Aile Yılı” etkinliklerinin ardından 2026 yılında yoğun bir şekilde “Kadının Güçlenmesi ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” temalı faaliyetlerin gerçekleştiriliyor olması dikkatleri kadın ve aile üzerine çekiyor.
100 yılı aşkın zamandır yüzünü Batı’ya çevirmiş ülkemizde, kadının ve ailenin hâlâ “güçlü” bir hale gelememiş olması manidar olduğu kadar düşündürücü bir durum. Kadına ilişkin yerleşik hale gelmiş olumsuz düşünce ve yaklaşımların geleneksel düşünce ve yaşam tarzından kaynaklandığı yönündeki söylemlerin gün geçtikçe daha sıklıkla dile getiriliyor olması, Batılılaşma serüveninin “güçlü kadın, güçlü aile” konusunda mesafe alamadığını göstermektedir.
İki asra yaklaşan Batılılaşma hikâyesinin sonunda kadın ve aile güçlü kılınamamışsa bu başarısızlığın faturasının yine muhafazakâr çevrelere ve geleneğe kesilmesi kolaycılığa kaçmak ya da topu taca atmak anlamına gelir. Kadını güçsüz kılan yaklaşımların geleneksel düşünce ve yaşam tarzından kaynaklandığı varsayımından hareket edilse bile, gelinen bu aşamada hala “güçlü kadın, güçlü aile” hedefine ulaşılamamış olmasının faturasının Batılılaşma sürecine ait olması gerekir.
“Güçlü kadın” söyleminin zihinlerde uyandırdığı ilk algı kabaca “ekonomik bağımsızlığını kazanmış, kendi ayakları üzerinde duran, bir başkasına ihtiyaç duymayan kadın” şeklinde oluşmaktadır. Güçlü olmak, kişinin çevresine karşı “sözü geçen, dediğini yaptıran, kudretli” birey olmasını ifade eder. Bu tanımdan hareket edildiğinde “güçlü kadın” güçlü bir ailenin oluşmasına katkı sağlar mı, ya da ne kadar katkı sağlayabilir?
Aile, en küçüğü karı-koca veya anne-baba ve çocuklardan oluşuyorsa “güçlü kadın” ifadesiyle “sözü geçen, dediğini yaptıran, kudretli” birey konumuna yükseltilen kadın, ailenin güçlü bir üyesi mi olur yoksa aile üzerinde güç kullanan bir birey konumuna mı yerleşir? “Güçlü kadın” nitelemesiyle aslında aile birliğinin dışına çıkartılan bir kadından bahsetmiş olmuyor muyuz? Güçlü kadın kime karşı güçlü olacak; aile dışındaki bireylere mi, eşine mi, çocuklarına mı? Şayet eşine karşı güçlü olacaksa o zaman aileden ya da “güçlü bir aile”den bahsetmek ne kadar mümkün olabilir?
Her güçlü kadın, güçlü bir anne olabilir mi? Elbette bu soruya genelleyici bir yaklaşımla olumlu ya da olumsuz cevap vermek doğru olamaz. Kadınlık bir cinsiyet iken annelik ise ailenin üretken gücünü ve en önemli unsurunu ifade eder. “Güçlü kadın” ifadesinde ise öncelenen kadınlık olduğuna göre cinsiyeti destekleyen bu ifade ile “güçlü anne” ve dolayısıyla “güçlü aile” oluşumuna katkı sağlanması ne kadar mümkün olabilir?
Aileyi güçlü kılmak için sloganlaştırılan “güçlü kadın” ifadesiyle aslında ilk akla gelen figürün aile üyesi “anne” değil; toplum içindeki “kadın” olduğu hissedilmektedir. Şayet bir aileden bahsedilecekse öne çıkarılan kadınlık değil; eş ya da annelik olmalıdır. Aile, sadece bir üyenin öne çıkarıldığı ve güçlü kılınmaya çalışıldığı bir birlik olarak görülürse o birliğin uzun vadede ayakta kalması mümkün olamaz. Nitekim Batı’da gittikçe artan boşanmaların aile müessesesine yaşattığı zemin kaybı, yapılan araştırmalarla ortaya konulmaktadır. Bu nedenle güçlü bir aile için, ailenin tüm bileşenleriyle güçlü kılınması ve uyumluluğunun ön plana çıkarılması önem arz etmektedir.
Boşanma oranının az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere oranla gelişmiş ülkelerde daha yüksek çıkmasında “güçlü kadın” unsurunun etkisine dair pek çok araştırma mevcuttur. Gelişmiş ülkelerde boşanma oranlarının genellikle daha yüksek olmasının, (ekonomi, eğitim ve hukuki açıdan) “kadınların güçlenmesine” bağlayan pek çok akademik tartışmanın yapıldığına da tanık olunmaktadır.
Batı’nın önerdiği modern aile modelinde, annenin güçlü kılınmasından çok kadının ringe çıkıyormuşçasına stratejik ve taktik destek ve donanımlarla güçlendirilmesi hedeflenmekte; annelik rolünün güçlendirilmesi yerine, “aile” hesaba katılmaksızın cinsiyet odaklı bir yaklaşımla kadının güçlü kılınmasına yönelik faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Bu durum, ailenin ayrılmaz iki unsurundan biri olan kadının, eşine karşı güçlü ve rakip kılınmaya çalışıldığı algısına yol açmakta, böylece kadın “bireyciliğe” itilmektedir.
Aileyi güçlü kılmak, aile reisi olan eşin ya da babanın desteğiyle güçlenen bir eşle ya da anneyle mümkündür. Bu güç ise maddi/ekonomik ve manevi (sevgi, saygı, dayanışmavb.) bütün güç unsurlarını ihtiva etmelidir. Bu görev öncelikle eşine karşı sorumluluklarını bilen ve yerine getiren “erkek/baba” eliyle sağlanabilir. Nitekim insan fıtratı/insan tabiatı da bunu gerektirmekte; Kur’ân-ı Kerîm Nisâ Suresi’nin 34’üncü ayetinde, erkeklerin aileleri için koruyucu ve gözetici rolüne vurgu yapılmaktadır. Bu rol güçlü aile için göz ardı edilemez bir ilke niteliğindedir. Bu ilke eşitlik temelli bir yaklaşımı değil adaleti esas alan yaklaşımı önceler. ‘’Koruyucu ve gözetici” olmak maddi, manevi ve bedenî külfeti gerektireceğinden bu görevleri yüklenen sorumluluk sahibi bir eşe sahip olmak, kadını güçlü kılar. “Koruyucu ve gözetici” konumuyla eşinden destek ve güç alan kadın aynı zamanda eşini de güçlü kılar, böylece ailenin gücüne güç katar..
Netice itibarıyla, aileden ziyade bireyselleştirilen kadının tercihlerini ve mutluluğunu önceleyen indirgemeci “güçlü kadın” söyleminin, “aile” gibi bir derdinin olmadığı ve aile müessesesinin zeminini sarsan bir yaklaşım içerdiği görülmektedir. Bunu görmek için uzaklara gitmeye, derin araştırmalar yapmaya da gerek yoktur; sadece etrafınıza bakın yeter. Hasan YILDIZ