Arayışımızın Durakları; 27 Mayıs’tan Eğitim Fakültelerine Türkiye’nin Kendi Eğitim Modelini Arayışı
1900’lerin başında Rus asıllı düşünür Grigory Petrov’un kaleme aldığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde, yalnızca Finlandiya’nın kalkınma hamlesini değil, ülke ikliminden yeşermiş idealist bir öğretmen ve aydın hareketini anlatan etkileyici bir eser olarak düşünce ve eğitim dünyasında sahneye çıktı. Eğitimle, köylüden subaya, eğitimcilerden türlü mesleklere kadar tüm kesimlerin zihniyet dönüşümünü temel alan bu kitap, 1930’larda ordu mensuplarına tavsiye edilmişti. Bu tercihi dönem bakışının ‘’dönüştürücü’’ insiyaklarının gölgesinde gelişen dönüşüm hayallerinin açık bir ifadesi olarak anlayabiliriz. ‘’Neyin neye’’ dönüştürülmek istendiği ayrı bir bahsi diğer.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı ülkesi için eski ve yeninin terkip, tertip ve tahliller yoluyla birleştirilerek yenilikçi bir anlayışla hamuleye dönüştürülmesini anlatır. Bu kitap bir milletin kaderini değiştirmedeki rolünü kavrayan bir düşünce adamının strateji ve tefekkürünün manzum bir hikayesini barındırmaktadır. Kitapta anlatılan Finlandiya modeli, işgal altındaki bir milletin kendi öz kaynaklarıyla nasıl ayağa kalkabileceğini gösterirken, aydınların ve askerlerin halkla olan bağını da yeniden inşa etmenin yol, yöntem ve düşünce pratiklerini öğretiyordu.
Bu nedenle Cumhuriyetin ilk yıllarında orduya tavsiye edildiği söylenir.
Tarihin bir ironisidir ki, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı, Finlandiya’dakinin aksine halkçı, halka dayanan bir yenileşmeye değil, 27 Mayıs 1960’ta bir darbe zihniyetinin ilhamlarına motivasyon olmak üzere okuma listesine girmiştir. Bu çelişki, bir kitabın tek başına asla bir “model” olmadığını, muhteva ile anlama biçiminin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu gösterir. Demek ki, anlama ve anlamlandırma için de zihin, fikir ve terminoloji olarak uygun bir müktesebat gerekir. Bu kitabın okunduğu dönemde yenilenme düşüncemizin bir kanadı/mazi devre dışı bırakıldığı için subaylarımızın pusulası pek bunalımlı bir yön tayinine maruz kalmıştır.
Finlandiya’da bu eser, kırsal kalkınma, katılımcı demokrasi ve eğitimde seferberlik ruhu üretmiş. Türkiye’de ise özellikle askeri zihniyetin içselleştirdiği şekliyle “halkı eğitme” görevini tepeden inmeci, vesayetçi bir formasyona dönüşmüştür. Eğitim modelinden halka ve kimliğine yaslanan bir devrimi çıkarmak yerine, bir jakoben müdahale zihniyeti üretilmiştir. Kitap, aynı ama okur zihinleri farklıydı. Finlandiya’da bu kitapla bir nesil ülkesine hizmet etmeyi seçti, Türkiye’de bir nesil ülkesine hükmetmeyi… Finlandiya’da hamle yaptıran kitap, Türkiye’de adeta darbe yaptırdı!
Cumhuriyet’in başından itibaren inşa edilmeye çalışılan “eğitim” politikası, başında yer alan ‘’milli’’liğe uğramadan zaman içinde kendi kendini inkâr eden bir kısır döngüye dönüştü. Eğitim fakülteleri, uzun süre Batı’dan ithal edilen teori ve modelleri, Türkiye’nin kültürel, sosyal ve dini yapısıyla buluşturma ihtiyacı duymadan uygulamaya çalıştı.
Bugün hâlâ birçok eğitim fakültesinde, yerli düşünce geleneğinden gelen bir eğitim felsefesi yerine, yabancı isimlerin teorileri neredeyse dogmatik bir şekilde okutulmaktadır. Ayrıca da en büyük yıkım Türkçe anlam alanında meydana geitirildi. Üretilen eğitim teorileri nevzuhur bir Türkçe’yle anlamsız, idealsiz ve kimliksiz kelimeler manzumesine büründürüldü. Bu yolla millet, devlet ve medeniyetimizin istikametiyle yeni yetiştirilen neslin hedef ve istikamet çıpaları birbirinden ayrıldı.
Oysa her milletin kendi hayat tecrübesinden süzülmüş, kendi insanına uygun bir eğitim modeli üretmesi kaçınılmazdır. Finlandiya bunu başardı. Japonya bunu yaptı. Türkiye ise hâlâ bir tercüme toplumunun ezberini yaşamaktadır.
Türkiye’de eğitimin krizini yalnızca program ve yöntemler düzeyinde değil, daha derin bir zihniyet meselesi olarak görmek gerekiyor. Buna göre:
“Eğitim dediğimiz şey, bir milletin kendini tanıma biçimidir. Bu tanıma sürecinde köklerimizle bağ kurmadan, yerli bir dil üretmeden, hangi pedagojik yöntemi uygularsak uygulayalım, sonuç bir taklit olacaktır.”
Çeşitli ortamlarda sıkça vurguladığımız ‘maarif aklı’, sadece müfredatın değil, eğitimcinin de kendi toplumuna şuurla yaklaşmasını, insanı bir kültür varlığı olarak ele almak gerekmektedir. Tuba Ağacı Nazariyesi’nin modern bir yorumu olarak, bireyin köklerinden beslenerek büyümesini gelişmesini temel almak gerekir. Eğer bir modelle ifade etmek gerekirse Bambu Ağacı Nazariyesi olarak da ifadelendirilebilir.
Türkiye’de milli eğitim, bir türlü “milli” olamadı. Her yönetim, sömürge mirası ideolojik formasyona göre sistemi yeniden düzenledi. Ancak asıl eksik olan şuydu: Bir milletin kendine ait eğitim modelini inşa etmesi, ancak o milletin kendi insan tasavvurunu yeniden kurmasıyla mümkündür. Türkiye’de ise insan tasavvuru hâlâ parçalıdır: Bir yanda pozitivist modernizm, öte yanda gelenekçi muhafazakârlık. Bu çatışmanın arasında “yerli eğitim” ‘’milli eğitim’’ söylemi ya slogana dönüştü ya da hamasi bir nostaljiye hapsoldu kaldı.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde kendi ükesini ruh ve düşünce olarak yakalayan bir kitap olmasıyla değer kazanmıştır. Ama bir kitap tek başına ne millet meydana getirir ne de akşamdan sabaha sihirli bir reçeteye döner. Finlandiya’da halk bu kitapla zamanın sesine uyanırken, Türkiye’de aynı kitapla subaylar gece karanlığında radyolar yoluyla halkı darbeye uyandırmışlardır! Aradaki fark, eğitimde metot, anlayış ve zihniyetin gücünü göstermektedir. Finlandiya modelinde roma nizamı ve Hristiyanlık ahlâkı eğitim modelinin motivasyon ve istikametini tayinde belirleyici rol oynamış. Bizde İslam Medeniyeti eğitimin modellemesinde belirleyici olmaktan çıkarılınca, sistem kimliksizleşmiş. Aidiyetini ve mihverini kaybetmiştir. Bunun en bariz sonuçlarını da yetişen neslin renk, eda, iklim ve istikamet tayini konusundaki çilesinde görmek mümkündür.
Türkiye’nin eğitim meselesi öncelikle idrak, bilgi ve istikamet yüklü bir şuur meselesidir. Bu şuuru kazanmak içinse önce kendi insanını tanıması, kendi tarihini özümsemesi ve çağ ile yoğrulmuş kendi dilini eğitime taşıması gerekir. Ancak o zaman eğitim, halkla konuşan ve halkın içinden doğan bir sese dönüşebilir.