Dünyanın birçok yerinde resmi eğitim, ilerlemenin temel taşı, bireyleri güçlendiren ve ekonomik büyümeyi tetikleyen bir aydınlanma ışığı olarak görülmektedir. Ancak bu eğitim söyleminde gözden kaçırılan bir gerçek var. Bu gerçek, evrensel bilgi birikimi vaadiyle gerçekleşen “kültürel erozyon”dur. Bu taahhüt, müfredatın giderek standartlaşması ve baskın küresel anlatılar tarafından etkilenmesiyle birlikte, milli kültürlerin, geleneklerin ve dillerin, “tek tip bir dünya görüşüyle” yavaş yavaş silinme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmasıdır.
Yakın tarihi süreçte birçok eğitim sistemi modernleşme, Batılılaşma veya küreselleşme amaçları güdülerek inşa edilmiştir. Bu nedenle müfredat da, halkın çeşitli kültürel kimliklerini beslemek yerine, siyasi veya ekonomik hedeflerle uyumlu değerleri aşılamaya yönelik tasarlanmıştır. Böylece, milli bilgi sistemleri marjinalleştirilmiş, milli tarih ve diller kenarda bırakılmış; dar kapsamlı akademik konular ve standart testler, milli kültürel bağlamla derinlemesine etkileşimin önüne geçmiştir. Bir başka deyişle eğitimde kültür meta haline gelmiştir. Ekonomik büyüme ve modernleşme çabaları, kültürü paketlenebilir, pazarlanabilir ve tüketilebilir bir varlık olarak görmeye yol açmıştır. Bu bağlamda, kültürel eğitim genellikle pazarlanabilir beceriler veya kültürel nesneler bütününe indirgenmiş, kültürün yaşayan, sürekli evrilen bir varlık olarak görülmesi ihmal edilmiştir. Böylelikle öğrenciler, kültürel uygulamaları geçmişin canlı ifadeleri olarak değil, geçmişin kalıntıları olarak görmektedir. Bu ticarileşmiş yaklaşım, milli geleneklerin otantik uygulamalarını zayıflatmakla kalmayıp, kültürel bilginin nesiller arası organik aktarımını da engellemektedir.
Eğitim yoluyla kültürel kimliğin erozyonu sadece akademik bir sorun değildir; milli kültürlerin sürdürülebilirliği için de derin sonuçları vardır. Geleneksel uygulamalar ve diller kamu bilincinden silindikçe, topluluklar kültürel miraslarının getirdiği öz değeri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu erozyon, yüzeyde kapsayıcı görünse de, sayısız topluluğun zengin ve çeşitli deneyimlerini marjinalleştiren tek tip bir küresel kültüre yol açabilir.
Ayrıca, kültürel kimlik kaybı sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz etkilere neden olabilir. Kültürel miras, toplumsal kimliğin, dayanıklılığın ve gururun hayati bir kaynağıdır. Eğitim uygulamaları bu unsurları değersizleştirdiğinde, bireyler aidiyet ve özdeğer duygularında azalma yaşayabilirler.
Sorunun merkezinde, hayatımızın birçok alanını yeniden tanımlayan küreselleşme olgusu yatmaktadır. Bu nedenle eğitim sistemleri, kültürel erozyonu önleme ve kültürel mirası koruma gücüne sahip olabilmelidir. Ancak bu potansiyelin gerçekleştirilmesi, eğitimin tek tip bir varlık olarak görülmemesi, aksine dinamik ve kültürel olarak yerleşik bir uygulama olarak yeniden değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır. Mevcut eğitim uygulamalarının kültürel homojenleşmeye katkıda bulunduğunu kabul etmek ve bu durumu ele almak, elzem bir ilk adımdır. Milli bilgi ve gelenekleri temel alan eğitim sistemlerine yönelerek, kültürel değerlerin korunup gelişeceği bir gelecek yaratabiliriz.
Sonuç olarak modernleşme yolundaki adımlar, sıklıkla kültürel zenginliğin kaybını beraberinde getirdiği için, geçmişin bilgeliği ile geleceğin yeniliğinin uyumlu bir şekilde harmanlanabileceği kültür temelli eğitim uygulamalarının yeniden inşası, hayati bir gerekliliktir.