Son yıllarda Türkiye’den Avrupa’ya göç etmek isteyen gençlerin sayısında belirgin bir artış gözlemlenmekte. Küreselleşme ve sosyal medyanın da baskın etkisiyle birlikte ekonomik belirsizlikler, işsizlik oranlarının yüksek olması, eğitim sistemine yönelik eleştiriler ve daha iyi (!) hayat standartları arayışı, gençlerin göç etme eğilimlerini artıran başlıca faktörler arasında. Türkiye’den bakıldığında “daha iyi” görünen ücretlendirmeler ve “daha güçlü” görünen sosyal haklar, onların yeni ufuklara yelken açma arzusunu körüklemekte. Hele Avrupa’daki eğitim, bilgi denizinde daha derinlere dalmak isteyen gençler için bir pusula niteliğinde. Uluslararası geçerliliğe sahip diplomalar, onların kariyer ufkunu genişleten altın anahtar mesabesinde. Avrupa’nın sunduğu sosyal hizmetler, gençlerimizi “daha istikrarlı” bir düzenin içinde var olma arzusuna yönelten güçlü bir rüzgâr olmakta. Gençler, özgürlüğün daha gür sesle yankılandığı topraklara yönelmekte, adaletin ve ifade hakkının güvence (!) altına alındığı bir iklimde nefes almak istemektedir. Küreselleşen dünyanın sunduğu zengin kültürel mozaik, gençlerin ufkunu genişletirken, uluslararası bir atmosferde yer alma arzu ve güveni, onların kişisel ve entelektüel gelişim yolculuğuna ilham vermektedir.
Ve fakat, “yabancı” bir dilde yeni bir hayat kurmak, gençler için en büyük sınavlardan biri olabilir. Türkiye’den oraya adımınızı attığınızda kırmızı halılarla karşılanacağını beklemesin kimse. Üstelik, Avrupa’da yaşamak isteyen gençler için bürokratik engeller, aşılması güç duvarlar gibi gittikçe yükselebilmekte. Her şeye “0”dan başlamak, yabancı bir kültüre karışmak, konuşacak, dertleşecek dil bilir hal bilir insanlarla münasebet kurmak ve bunu sürdürmek, bazen beklenenden daha uzun süren bir yolculuğa dönüşebilmektedir. Avrupa’ya göç eden gençlerin bir kısmı hayallerine ulaşırken, bazıları ise zorluklar karşısında umduklarını bulamayabilir.
Bu minvalde düşünüldüğünde göç, sadece fizikî bir yer değiştirme değil, aynı zamanda aidiyet duygusunun yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Yeni bir ülkeye adım atan gençler, geride bıraktıkları kültürel kimlikleriyle yaşadıkları yerin dinamikleri arasında bir denge kurmak durumundadırlar. Avrupa’da kendine yeni bir “hayat” kurmaya çalışanlar için aidiyet, sadece bir coğrafyaya değil, bir topluma, bir değerler sistemine ve kişisel anlam dünyasına da kök salmak anlamına gelir. Bu süreç, kimlik bocalamalarını ve yeni bir benlik inşasını beraberinde getirebilir. Ancak, güçlü bir topluluk hissi geliştiren ve kültürel çeşitliliği benimseyen gençler, zamanla hem geldikleri yere hem de yaşadıkları ülkeye aidiyet duygusuyla bağlanabilirler. Aksi takdirde “iki cami arasında beynamaz” kalmaktan kurtulmaları mümkün görünmemektedir.
Bi düşünelim isterseniz. Bizi başka diyarlara gitmeye zorlayan belki de aidiyet duygumuzun yeterince zinde olmayışı olabilir mi? Aidiyet, yalnızca bir “zemin”e bağlılık olamaz. Aidiyet, bireyin aileye, bir topluluğa, kültüre veya kimliğe bağlılık hissetmesi ve bu bağı içselleştirmesidir. Aidiyetin içinde güven, özdeşleşme, yardım isteyebilme, destek alabilme, dayanışma ve her durumda sığınma duygusu ve bunların sonucu gelişebilecek davranışlar mevcuttur. Ayrıca aidiyet tek yönlü olmayıp, sizin ait olduklarınız ve size ait olanlarla kurulmuş çok yönlü bir olgudur. Aidiyet duygusu insan ruhunun damarları gibi farklı yerlerden sizi besleyen ve sizinle ait olduğunuz şeyler arasına bağ çeken bir durumdur. Tek bir boyuta indirgenmiş aidiyet zayıf kalırken, farklı unsurlarla desteklenen aidiyet daha güçlü ve sürdürülebilir hale gelir. Aynı şekilde aidiyet damarları korunmazsa ferdin uçma, kaçma, göçme eylemi isteği artar, bağlılığı azalır. Aidiyet duygusu arttığında coğrafî aidiyetimiz bizim aile evimizi, hafızamızın haritası olan doğduğumuz topraklarda kurmaya zorlar, yeni coğrafî keşiflere çıkmamıza izin vermez. Dil ve gelenek gibi insanın öz kimliğini inşa eden kültürel aidiyet her türlü varlığımızı idame ettirmemizi sağlar. Yalnızca bir mekâna değil, hatıralara ve bağ kurduğu insanlara yönelik duygusal aidiyet bizi saran ve kalıcı ilişkilerle koruma sağlayan bir iklim gibidir. Meslekî ve kurumsal aidiyetler de diğer aidiyetleri besleyen kaynak olarak görülebilir.
Aidiyet, değişen ve dönüşen ama asla kaybolmayan bir histir ve insan, yüreğinin kök saldığı yere aittir. Ancak, göç edenlerin “halleri vakitleri yerinde” olsa bile, kalplerinde hep bir “daüssıla” yaşayacaktır. Doğup büyüdüğü toprakların özlemi, zamanla kabuk bağlayan ama hep hissedilen bir yaraya dönüşebilir. İnsan, hem geldiği yere hem de gittiği coğrafyaya ruhuyla dokunmayı öğrenirken, ister istemez bu özlem ile aidiyet arasında bir denge kurmaya çalışacaktır.
Boşuna değildir ömrünün yarısını gurbette geçirip ülkesine dönünce toprağı öpmek…
Boşuna değildir ihtimaller içinde memlekete dönme sevdasını içinde besleyip büyütmek… Boşuna değildir çayı ille de çaydanlıkta demlemek… Boşuna değildir her yabancıyı bir akrabaya benzetmek, her yeri vatanından bir parçayla özdeşleştirmek.
Küreselleşme bir yandan uzakları yakın, yavaşları hızlı, zorları kolay kılıp göç üzerinden bize yeni kimlikler vermeye çalışırken öte yandan bizim aidiyet duygumuzu yok etmekte ve “geride hiçbir şey ve hiç kimse kalmamışçasına” bizi bilinmez ileriye koşmaya zorlamaktadır. Bir tadımlık, bir doyumluk, bir görümlük adımlara evet, ama bir ömürlük kalımlara hayır…Çünkü sizi içine çeken bu akım, sadece “kendinden olana”, yalnızca “kendi gibi inanana” kapılarını ardına kadar açmakta bizi bireyselleşme ve dünya vatandaşı olma hevesiyle “öteki” olarak bırakıp ebedî bir köksüzlüğe mahkum etmektedir. Şimdi söyleyin, neresi sıla neresi gurbet?
Veselam.