eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
30°C
Ankara
30°C
Açık
Pazartesi Açık
31°C
Salı Açık
30°C
Çarşamba Açık
31°C
Perşembe Açık
30°C

Prof. Dr. Celal TÜRER

1963 yılında İstanbul'da doğdu. İlk, Orta ve End. Meslek Lisesi (Elektrik Bölümü) tahsilini İstanbul'da tamamladı. 1987'de Ankara Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1987–1993 yılları arasında Elazığ ve Sivas'ta öğretmenlik yaptı. 1993 yılında Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi'nde Felsefe Tarihi A. B. Dalı Araştırma Görevlisi oldu. 1997'de “William James’in Ahlak Anlayışı” çalışmasıyla doktor unvanını aldı. 1998'de Felsefe Tarihi A. B. Dalına Yrd. Doçent olarak atandı. 2001 Ağustos–2002 Temmuz arasında Oklahoma State Üniversitesi Felsefe Bölümünde “Pragmatizm” ile ilgili araştırmalarda bulundu. Mayıs, 2004’te doçent oldu. 2007 yılında Kaliforniya Üniversitesinde “Dini Çoğulculuk” ve Southern Illinois Üniversitesinde “John Dewey” ile ilgili araştırmalarda yaptı. 2010 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi A. B. Dalına Profesör olarak atandı. 2013 yılında Kanada/McGill Üniversitesi, İslami Araştırmalar Enstitüsünde, alanıyla ilgili araştırmalar yaptı. 2017-2018 yılları arası Gazi Üniversitesi/Hacı Bayram Veli Üniversitesi Polatlı İlahiyat Fakültesi kurucu dekanlık görevinde bulundu. Çalışma alanı Pragmatizm, Ahlak ve İslam Düşüncesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

    Bütünden Parçaya Bakmak: Toplumdan Aile’ye

    Giriş

    Günümüz düşüncesi birey ve toplum meselelerinde on sekizinci yüzyıldan itibaren başlayan ve etkilerini halen devam ettiren hatalara karşı bir hesaplaşma içindedir. Söz gelimi yeni psikolojik doktrinlerin çoğunun bireye aşırı vurgu yapmadan; insanın doğal olarak ben merkezli olduğu ve yalnızca kişisel çıkarları için hareket ettiği düşüncesinden uzaklaştığı görülmektedir. Yine insanın kendi kendine yeterli olduğu; mutluluğu ve mükemmelliği için sadece arkadaşlarının saldırı ve zulmünden uzak kalması gerektiği düşüncesi de terk edilmiştir. Bu hususların telafisinin sempati, taklit, sokulganlık ve ebeveyn içgüdüsü ile birlik organizasyonları ve kurumsal kontrol gibi anlayışlar üzerinden sağlanabileceği fikrinde ısrar edilmiştir. Böylece yeni doktrinler, eski düşünme biçimini düzeltmek ve devamında bir bütün haline getirmek adına “grup-akıl”, “toplumsal bilinç” ve “kolektif irade” gibi anahtar sözcükler üretmiştir.  Tüm bu girişimler son iki yüzyılda özellikle sosyal bilimin muazzam çalışmalarıyla toplumun nasıl bir varlık türü olduğu ve organizasyonlarını nasıl geliştirdiği hususlarıyla bizi karşılaştırmıştır. Biz, toplumu oluşturan sosyal yapının ne Emile Durkheim düşüncelerinde görüldüğü üzere,  “kolektif kişilik” ve “nevi şahsına münhasır özne” anlayışıyla ne de Alfred Espinas gibi, insanın niteliklerini topluma yansıtma ekseninde “birey gibi yaşayan bir varlık” şeklinde ele alınmasıyla doğrudan ilgilenmeyeceğiz.  Hatta ele alacağımız meselenin topluma atfedilecek bir sorun olmaktan çok toplumun sağlayacağı değer ve işlev meselesinde düğümlendiğini söyleyebiliriz. Bu itibarla toplumların amaçlarının insanların amaçlarından ayırt edilemeyeceği ve bazı gerekçelerle tüm birlik organizasyonlarına etki edeceği hususiyetini vurgulayacağız. Bu yüzden makale bütünden parçaya doğru yönelerek; sosyal organizasyon mekanizmasının bütün-parça ilişkilerinde işlevsel olarak görülmesi gerektiğini ve yetkinleşmemizin ancak böyle bir yolla gerçekleşeceğini savlayacaktır. 

    Bir Organizasyon olarak Toplum

    Toplumun doğası, çok derin kökleri olan ve bir problem olarak çözümü çoğu zaman onu araştıran kişinin mantığı ve temel felsefesine bağlı olarak gelişen bir mefhum olarak tebarüz eder. Bu tehlikelere rağmen yapılacak analizde onun bireylerden ve söz konusu bireylerin karmaşık ilişkilerinden oluşan bir birlik olduğu görülecektir.  Söz konusu birlikte öne çıkan ana husus ise birleştirici ilişkilerin karmaşık olduğu ve birliğin tezahürünün pek çok şeyi vurguladığı, onları aştığı ya da gizlediği gerçeğidir. Buna göre toplum, büyük ölçüde bireylerde kendini gösteren, yine de kendi başına bir gerçekliğe sahip olan dinamik bir ruh ya da sosyal etkileşim halini yansıtır. Ancak toplum statik açıdan bakıldığında insanlardan ayırt edilen basit bir aşkın varlık değil; fakat insanların bir bileşimi veya ilişkisi olarak karşımıza çıkar. Dinamik açıdan bakıldığında ise o, yine insanların faaliyetlerini yöneten ya da etkide bulunan aşkın bir güç değildir, fakat bunların sonucu ya da etkileşim alanıdır. Her iki açıdan da toplum, insan/lar dolayımıyla analiz edilebilen tezahürler toplamı ya da işlevleri olarak görülebilir. Söz konusu tezahürler bir yandan kişisel özelliklere işaret ederken; diğer taraftan çevrenin birey üzerindeki etkisini ve gücünü yansıtan unsurları ifade eder. 

    Toplumun dinamik sosyal bir etkileşim olarak düşünülmesi onun bir yandan bireyler arası bir sosyalleşme kurumu, yani sosyal organizasyon oluşuna diğer yandan ise bireyin tamamen kendisinden ne beklenebileceğiyle karakterize edilen bir enerji birliğine, enerji akışına gönderme yapar. Söz konusu organizasyon ve enerjiler, bireyde gizlenen ve alana girdiğinde harekete geçmeye hazır olan “kalıcı güçler”e gönderme yapar. Nitekim büyük tarihsel olayların pek çok nedeninin toplumda ve dolayısıyla bireyde mevcut oluşunun temel sebebi söz konusu kalıcı güçlere katılmak, onun sorumluluğunu paylaşmak olarak gösterilir. Gustave Le Bon Devrimlerin Psikolojisi adlı eserinde “bu kadar büyük ve hayranlık uyandıran olayların herhangi bir insanın iradesine bağlı olamayacağını, ancak etkilerinin ortaya çıktığı güne kadar yavaşça biriken derinde oturmuş, kendi içinde birikmiş uzak ve yakın çeşitli nedenlerden kaynaklandığını” ifade eder.  Bu durum, bir çığın derin ve oturmuş kütlesinin “yavaşça yığılmasına” rağmen onu başlatan şeyin hafif bir itişten kaynaklanmasıyla örneklendirilebilir. Bu çerçevede bir toplumdaki insan ilişkileri, bir devrimi tetikleyebilecek veya bir çığır açabilecek bir güç dengesi veya bir geçiş anı gibi stratejik hususlara ya da duraklara işaret eder. Günümüzde modern toplumun karmaşık organizasyonu söz konusu stratejik noktaları çoğaltırken, diğer taraftan etkinlik yarıçaplarını daraltma eğilimindedir. Bununla birlikte toplumun “organik” karakteri de bireyin gücünü azaltmamakta; aksine onu artırmaktadır. Hatta bireyin eylem gücü sadece artırılmakla kalmaz, aynı zamanda dış ajanslar tarafından kontrolünün ötesinde değiştirilir veya manipüle edilerek başka hususlara yönlendirilir bir hale getirilir. Böylece sonuçlar genellikle işaret edilen yön ve genişliğin ötesine taşar..  Bu husus bize toplumun birbirini içine alan sayısız kuvvetlerce çevrildiğini; yekpare halde “bir bütün olarak çalışan güç” yerine bileşen kuvvetlerin işleyişiyle hareket eden karmaşık güçler topluluğu olduğunu gösterir.  Bu noktada toplumun genel doğasının insani bileşenlerin arkasında, üstünde, altında veya içinde bir şey ifade etmesi, ona atfedebileceğimiz hiçbir şeyin bu temel gerçekle çelişmediğini gösterir.

    İnsanların çok çeşitli ilişkilerle ya da ilişki kipleriyle bir araya geldiği ve yeni bir şeyler oluşturdukları hepimizin malumudur. Bu çerçevede toplumun bir bütün olarak farklı ilişkilerin dinamik bir bileşkesi olduğu ve onun bütünlüğüne şu ya da bu şekilde etki eden yapıların mevcut olduğu açıktır.  Ancak söz konusu etkinin bütünü tümüyle oluşturduğu söylemek güçtür. Zira toplum insanların birleşik özlemleri ve çabalarını yansıtsa da mezkûr insanların bir yekûnundan ibaret de değildir. O halde bütünü anlarken bazı unsurları ön plana çıkarabilir hatta bazılarını kurucu unsur ya da uygun öğeler olarak belirlesek de unsurlar arasında kurulacak ilişki her daim birden çok amaca bağlı ve dinamik bir karakterde olacaktır. Hatta amacımıza bağlı olarak oluşturacağımız ilişkiler, bütüne her zaman farklı şekillerde etki edecektir. Dolayısıyla tüm bunlar toplumun süreç içinde ortaya çıkacak sosyal gerçeklerin bir etkileşim ve kompozisyonu, onu oluşturanların ötesinde dinamik ve gayeli bir bütün ya da birlik olduğunu vurgular. Bu vurgu, toplumun üyelerinin her daim bir şeyler oluşturduklarını ve birbirlerine göre hareket ettiklerini ve böylece birbirlerini etkilediklerini ifşa eder.  

    Toplumun diğer bir önemli vasfı bir bütün olarak ona bağlananlara varlık, yani bir ontoloji kazandırmasıdır. Bu husus hem birtakım ilkeler ve kurallara hem de kaygılara, teorik ve pragmatik beklentilere uygun olarak gerçekleşir. Açıktır ki insanların bir araya gelmesi ya da küme oluşturmaları onların belli bir düzen tesis etmelerini her zaman sağlamaz; ama toplum üyelerini tıpkı enerjiler gibi her daim bir şekilde akışa dâhil eder; onlara belli bir muhteva kazandırır. Söz konusu muhteva toplumun üyelerini aidiyet ve etkileşimleriyle koşullandırması, yönetmesi veya değiştirmesiyle gerçekleşir. Bir insanın bir gruptaki ya da kalabalıktaki davranışı ile yalnız başına olduğundaki davranışından tamamen farklı olduğunu göz önüne aldığımızda toplumun gizli olarak bu güce ya da etkiye sahip olduğunu görebiliriz.  Aynı şekilde toplum, değer ve beklentilerini üyelerine faklı ton ve şekillerde aktarır. Bu husus toplumun bazı karakterleri daha büyük ölçekte çoğalttığı, bazılarını ise bünyesine uyduğu müddetçe tolere ettiği anlamına gelir. Buna göre toplum üyelerinin tümünün karakterini çoğaltmaz; yalnızca ilgili, istekli, düşünen, öz-bilinçli, özgür, sorumlu ve mutlu insanların ayrıcalıklı ilişkilerini ve kararlılık biçimlerini çoğaltarak, onların niteliklerini yükseltir; diğerlerini ise söz konusu tümellikte anlam ve değer bulmalarına yardım ederek bünyede tutar. Bu durum, toplum kendini yeniliklere uyarladığı, hedef ve enerjisinin yanı sıra üyelerini aynı akışa yöneltmeyi sağladığı müddetçe devam eder.   

    Toplumun karmaşık bir yapıya ve organizasyona sahip olması, çıkarlar ile ilginin kişiler arasında daimi değişimini dikkate almayı gerektirir. Zira çıkarların kişisel ve sosyal entegrasyonu, yansıtıcı anlaşma ilkesini ve ‘ahlaki’ olarak belirlenen örgütlenme biçimini bütünün her parçasında hissettirmesi gerekir. Türün antropolojik benzerlikleri üyelerinin çıkarlarındaki benzerliği yansıtsa da bir toplumda çıkarların farklılığı kaçınılmaz olarak çatışmayı beraberinde getirir. Bu noktada çıkarların sosyal gerçekler zemininde bütünleşmesi ya da onların yeniden düzenlenmesi fark edilmesi gereken bir düzlemi/ekseni yansıtır. Öyle ki bütünleşik çıkarlar farklı konuların çıkarları olduğunda, birleştirme ilkelerinin özellikle çalışma biçimini dikkate almak gerekir.  Söz gelimi çıkar topluluklarının, anlaşmalarda ve ortaklıklarda olduğu gibi rekabete ve mücadelelere dayandıklarını fark ettiğimizde; rakiplerin aynı karmaşık gerçeğin iki parçasını temsil ettiğini; her birinin ortak düzlemin bir parçasını oluşturduğunu ve birbirlerine koruma veya gerekli yaşam koşullarını sağladığını göz ardı etmemek gerekir. Zira söz konusu fark ediş, ortak anlamlarla iletişim kurulması ve ortak bir geçmişte ve şimdide birleşilmesi anlamına gelir. Bu açıdan bakıldığında toplumda çıkarlarımızı bütünleştirecek en belirgin ilkeler ikiye indirgenebilir: İlki, çıkarların ortak nesnelere sahip olduğu “ilgi ilkesi”, ikincisi ise birbirlerine nesneler olarak sahip oldukları “karşılıklı karşılıklılık ilkesi”. Söz konusu iki ilkeyi, çıkar ilişkisiyle toplumun arabuluculuğu ve çıkar topluluğuyla karşılıklı ilişkinin arabuluculuğu şeklinde özetleyebiliriz. Bu türev ilkeler, ortak akıbetin her birinin diğerinin nesnesi olarak değerlendirildiği ve her birinin ortak bir organizasyonun üyesi olarak diğeri tarafından değerlendirildiği ortaklığı yansıtır. Bu doğrultuda üyelerin çıkarlarının objektif kesişimiyle entegre edilecek husus; a) ortak nesneleri/ilgi alanlarını çoğaltmak, b) birbirlerine nesne/ler ol/un/ması ve c) birbirlerine aracılık etmeleridir.  Zira toplumun biçimsel özelliklerini yansıtan organizasyonlarda çıkarların kesişmesi, uzayın ve zamanın yakınlığı, nedensel yolların entegrasyonu, sosyal bağların dinamizmi, acil ve kaçınılmaz etkinin zeminde işlediği bir zihin bütünleşmesi oluşturur. Söz konusu bütünleşme yeniden düzenlemeler veya yapıcı çözümlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Geldiğimiz bu noktada bir toplumda yeniden yapılanmada en güçlü teşvikin çatışma olgusu olduğu ve söz konusu durumun kısa ya da uzun vadede daha hayırlı, daha incelikli birlikler haline gelmeyle sonuçlanacağı umulabilir. Bu paradoksal durum her ilişkinin ya da her temasın bir fark vesilesiyle yeni biçimler alacağını ve yeni ortak yaratıcı yapılar oluşturulacağını ifade eder.  

    Toplumun ortak taleplerini seslendiren ahlaki duygular, üyelerini tatmin edecek ve onları zorlayacak nihai bir başvuruyu ima eden iyilik veya hoşnutsuzluk belirtileridir. Söz konusu ortak talep ve sosyal amaçlar, geçmişte mitler ve inanışlar ekseninde kamuoyunun endişesi altında gerçekleşirken, günümüzde gelenek tarihsel eleştiriye güçlü bir şekilde direnen geçmişin ortak bir yorumunda yer almadığı için yerini kişisel özgürlükle bireye özgü olanın içerildiği dinamik kültür akışına bırakmıştır. Bugün kültür, kümelerin birbirlerinden karakteristik farklılıklarında veya karakteristik iç ilişkilerinde ortak amaçların tümü için bir isim olarak kullanılmaktadır. Buna göre bir toplumun kültürel rasyonalizasyonu ya da yapıcı entegrasyonu sadece sosyal hayatın faydalarının artırıldığı ve maliyetin azaldığı düzeltici bir süreç değil; aksine iyi yaşamın toplumsal şekli olarak karşımıza çıkar. Herkesin ve tekil olarak her bireyin iyiliğinin uyumlu olacağı bir İyi’nin ortak amaçları düzenlemesi ya da ayarlaması; bir yandan herkesin benimsediği bir yaşam planında özerk kalabileceği bir birliği ima ederken, diğer taraftan ortaklaşa bir amaç olan işbölümünün etkin bir şekilde koordinasyonunu seslendirir. 

    Toplumda herkesin yaşam planında özerk kalabileceği bir Birlik ile ortak taleplerine aracılık edecek gerçek bir işbölümünün oluşturulması her katılımcının söz konusu ortak amaçlar uğruna kendi görevlerini kabul etmesiyle ve başkalarının görevini onaylamasıyla gerçekleşir.  Ancak yukarıda sözü edilen hususların ortak bir amacın motivasyonu altında, etkileşim yoluyla öğrenildiği hatta çoğu zaman uzun sürdüğü bir gerçektir. O halde ilkin kişilerin özünün, bileşenlerinin bütünlüğünü bozmadan korunması kişilerarası bir bütünleşme için gerek şarttır. Bu şartın kontrolü, herhangi bir denetim iradesinde veya yargısında değil; üyeler arasındaki mutabakatta yatar. İkinci olarak ortak amaç nedeniyle “işbölümü”, bölücü bir ilişki değil aksine birleştirici hatta bütünleştirici bir ilişkidir. İşbölümünde ortak bir nedenden ötürü birleştirilen kişilerin çabaları sadece bir araya getirilmez, aynı zamanda birbirlerini tamamlayıcı olur. Seçim, beceri veya yetenek farklılıklarıyla işbirliği, toplumdaki birleşik çabaları geliştirir, çeşitli ihtiyaçları ziyadesiyle üretir ve böylece her bireyin sosyal sitemin kendisini düzenleyecek mimarlar olması sağlanır. Bu noktada yardımseverlik, hem işbirliği ihtimallerine, hem de insanoğlunun yapıcı bir şekilde bütünleşmesine ve birleşik eyleminin kişilik farklılıklarıyla uzlaştırmasına aracılık eder ve aralarındaki mesafeleri kısaltır. 

    Toplumun değişen çıkar ve ilgiler sahnesi oluşu, yaşamının tüm unsurlarının hareket ettiğini ve birbirlerine göre tepki gösterdiğini, böylece birinin değişiminin geri kalan her şeyin değişimini içerdiğini gösterir. Öyleyse insanın ilgi ve çıkarlarının değişimi, kişisel ve sosyal yaşamın temasları yoluyla küçük dalgalanmaların yanı sıra daha büyük değişimlerin iletileceği bir zemini ifşa eder. Bu ilgi ve çıkar hareketliliğinin doğal ve tarihsel süreçlerle arttığını ve geleceğin şimdikinden daha farklı olacağına inanmak için birçok neden görünmektedir. Bu husus daha geniş toplumsal ve tarihsel değişimlerin zeminini ortaya koyar, bu tür kapsamlı değişikliklerin bireylerin davranışlarındaki değişikliklerle kendilerini gösterdiğini, dolayısıyla bunların açıklama ve kontrolünün, insan birimlerinin yoğun analizinde aranacağını gösterir. Öyleyse doğal ve tarihsel değişikliklerin bireyin bilişsel ortamını değiştirmesiyle, ilgi ve değer yüklü yaşamın meselelerini farklı şekillerde algılayacağını ve yorumlayacağını fark etmek gerekir.  Sözgelimi Einstein’ın teorisinin Newton’un yerine ikamesi, söz konusu keşfin zaten doğanın bir parçası olan insan tepkisini değiştirdiği anlamına gelir. Şöyle ki doktrinler arasındaki fark sadece güneşin ısı kaybı, doğanın aralıklarla geçtiği gibi değişiklikler değil; aynı zamanda hayal gücünün ve spekülatif düşüncenin değişimiyle öznenin ilgilerinin seçici bir kararlılıkla farklılaşacağını gösterir. Bu doğrultuda tüm değişimlerin “amaçlar ve şahsi olmayan gerçekler krallığına”, yani idealar ve anlamlar küresine hizmet edeceğini düşünebiliriz.   

    Günümüzde bilişsel çevreyi değiştirdiği ve zenginleştirdiği düşünülen tüm faktörlerin modern yaşamda giderek daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bilişsel ortamın değişiklikleri sadece yeni uygun nesneleri tanıtmakla kalmıyor, aynı zamanda eski nesneleri kaldırıyor veya bir zamanlar uygun görülmeyen nesneleri tedavüle sokuyor. Buna ilaveten değişen beklentilerin, ilgi alanlarını farklılaştırması ve onlara çeşitli şekillerde hitap etmesi cevapların anlamını değiştiriyor ve yöneten eğilimlerle uyumlarını yok ediyor. İnsanlığın orijinal anlamları bile deneyimlerden etkileniyor; gölgeler şu anda çekiciliğini yitiriyor ve günümüz nesilleri onları kayıtsızlıkla görüyor ya da hiç fark etmiyor. Oysa mevcut bir ilgi, uygun niteliklere sahip bir nesne tarafından oyuna çağrıldığında, tüketildiği çevresel eylemleri asimile ederek özelleşmiş olarak karşımıza çıkar. Sonuçta orijinal ilgi genişlemiş; kendine özgü olana ve daha fazlasına ilişkin bir ilgi yaratılmış olur. Zira herhangi bir ilgi ve çıkarın en önemli telafi mekanizması, yardımcı menfaatlerin üretilmesi veya zorunlu kılınmasıyla farklı çıkarın karşılıklı bağımlılığına veya dayanışmasına dönüşmesidir. Bu çerçevede toplumun ortak değerleri, mutasyonun bu yönünü düzenleyen basit ve açık ilkeleri tanımlamasa da tüm ilgi ve çıkarların değiştirilebilir hatta çelişkili menfaatlerin kimliklerini kaybetmeden bir şekilde uzlaştırılabileceğini görmemiz gerekir. 

    Toplumun ortak ilgi ve çıkarlarının zemininde hareket eden ahlakın/iyi yaşamanın esasen yapıcı bir idealin takip edildiği inanç ve umut anlamına geldiği açıktır. Bu noktada yapıcı bir idealin takibi ortak taleplerin gözetildiği, bunun yanı sıra kişinin çeşitli çıkarlarının ahlaki idealin içinde emildiği ve nesne olmayacak kadar tamamen kalıcı olduğu bir durumu yansıtır. Ahlaki davranışın en iyi örnekleri, idealin duygusal çekiciliğinin güçlendirildiği ve entegrasyonun gerçek bir karakter dönüşümü sağladığı durumlardır.  Böyle bir kişiliğe ulaşıldığı sürece uyum bir tesadüf değil; aksine garantidir. Böyle bir durumda irade, gönüllü ve hevesli olarak ilgi ve çıkarlarını kısıtlar; aşırıya yönelmez ve her daim hoşgörü arar. Buna ilaveten akılcı hedefler, insanın isteklerini tutarlı olduğu ölçüde bir noktaya odaklar; akıl, onları karşılıklı tutarsızlıktan arındırarak, bir yaşam sisteminde katkıda bulunan unsurlar haline getirir. Uyumlu kişiliğin elde edilmesi özellikle iki arabuluculuk moduna; ilkin ilginin başka bir çıkar tarafından aracılık edildiği,ikinci olarak ise bir ilginin bir çıkar yargısına aracılık ettiği moda bağlanır. İlk kip çoğu kez boyun eğmeye, ikincisi ise sevginin özel bir durum oluşuna gönderme yapar. Benlik, sevgi ekseninde kişisel entegrasyon yeteneğiyle ya parça parça veya bir bütün olarak çıkarlar toplamına ve bir organizmaya tabi olur. İkincisi ise başka iradelere saygı gösterilmesini diyaloğun ancak ahlâki kaygıların devreye girdiği pratik bir zeminde yürütülebileceğine işaret eder. 

    Günümüz toplumunda ahlaki öznenin değerler arasında ayrım yapabilmesi ve bu yönde melekesinin geliştirilmesi daha yüksek değerlerin ayırt edilmesi için kullanılan ‘rasyonel’ ve ‘nesnel’ terimlerinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Tüm değerlerin, ilgi ve çıkar yargısına bağlı olmakla birlikte, değer yargılarından veya ilgili yargılardan bağımsız olduğunun gösterilmesi, epistemolojik göreceliliğin itibarsız etkilerinden arınmaya, ‘kapsayıcılık’ ilkesinin üstünlüğüne rağbet edilmesine sevk edecektir. Zira bir bütün içinde ilişkiler vasıtasıyla var olduğunu, salt biçimsel düzlemde kendine yeterli olamayacağının farkına varan özne, ‘tercih edilen’ veya ‘daha iyi’ ilişkisini bir yandan geliştirerek ama diğer yandan karşılaştırma aralığını genişleterek iyilikleri çoğaltmayı seçecektir. Ancak bu, hedonistik bir seçim ya da Mill’in değer ölçütünü benimseme değil; değerler arasındaki seçimlerimizi araştırmanın bitip tükenmediği bir “doğruluk soruşturmasına”, ilgi ve çıkarların “yoğunluk derecesine”, iyinin gözetildiği “tercih skalasına” ve insanlık skalasındaki “kapsayıcılık” ilkelerine göre yapılabilecektir.   

    Bir Organizasyon Olarak Aile

    Günümüzde sağlıklı bir toplumun oluşturulması nasıl işlevsel bireylerin yetiştirilmesine bağlı ise sağlıklı aile kurumunun oluşturulması da aile üyelerinin sosyal bir organizasyon olarak aile kurumunda yer alması, ortak değerler ve çözümler ekseninde işlevlerini yerine getirmelerine bağlıdır. Böyle bir yaklaşımın aile kurumunu öncelikle nasıl ele alacağımızı, söz konusu organizasyonu nasıl etkin kılacağımızı ya da “yapılması gerekenlerin neler?” olduğunu göstereceğini umabiliriz. Artık kadim dönemdeki gibi aile yapısından ve onun işlevlerinden bahsetmek; görevler üzerinden üyelere rol biçmek ya da aileye dair güzellemeler yapmak sorunlarımızı çözmemektedir. Oysa yeni duruma sebep olan hususları fark ettiğimizde bir kurum olarak aileyi tahkim etmek ya da sorunlarına çözümler üretmek için farklı girişimlerde bulunabiliriz. Bu hususu (şimdilik esas amacımız olmadığı için) bir başka yazıya bırakarak, aile kurumunun toplum ekseninde nasıl bir sosyal organizasyon olduğunu incelemeye girişebiliriz. Zira Hegelci yaklaşımın kuşatıcı ve güçlü bir ritme göre gelişen yapıları esas almasına benzer şekilde, bütünden parçalara gidişin yetkinleşme anlamında aileye dair öz-bilincin toplumsal öz-bilinç ekseninde kavranmasına götüreceğini öngörebiliriz.  Bununla beraber hiçbir parçanın analitik olarak ait olduğu bütünü veya bütünün diğer bölümlerini içermeyeceğini kabul etmeliyiz. Bu çerçevede parçanın bütünle ilişkisi, bütünün parçayla olan ilişkisi ile aynı değildir. Nitekim geleneksel felsefenin temel yanılgısı bir bütünü, daima kendi parçasının bir parçası olarak görmesinden gelir ve bu tez tamamen reddedilmelidir. Nitekim J. E. Moore ise ‘organik’ terimini bir bütünün, parçalarının değerlerinin toplamından farklı olarak kendine özgü bir değeri olduğunu belirtmek anlamında kullanır. Çünkü iki şeyin bir bütün halinde olduğu yerde, bütünün değerinin, yalnızca bu iki şeyin değerlerinin toplamı şeklinde varsayılmasının oldukça yanıltıcı olduğunu beyan eder. Bu yüzden yaklaşımımızın bir anlama ufku oluşturacağını; meseleleri bu perspektiften kavramanın analize ve çözümlere daha fazla yer açacağını ön görebiliriz. 

    Aile’nin ilk topluluklardan beri var olagelen, kan ya da evlilik gibi bağlarla bir araya gelmiş küçük bir birliğin adı olduğu konusunda fikir birliği vardır.  Modern dönemin aksine oldukça kalabalık olabilen söz konusu birlik, ona tabi olan bireyler arasındaki karmaşık ilişkiler bütününü ifade etmektedir.  Toplum gibi ailenin de bireylerin üstünde yer alan, ilişkilerini belirleyen aşkın bir alanı tanımlamaktan ziyade üyelerinin birleşimi, ilişkisi ya da tezahürlerin toplamı anlamına geleceğini düşünebiliriz. Bu açıdan aile ne kutsal ne de sıradan bir yapı değil; aksine işlevini yerine getirdiğinde çok değerli bir birlik ya da organizasyonu temsil eder. Modernlikle birlikte evlilik ve aile anlayışında yaşanan büyük değişim, geleneksel aile düzeninin çökmesine ve bireysel özgürlükler zemininde mahremiyet düzenlerindeki yeni oluşumlara sebep olsa da, söz konusu birlik pratik zeminde farklı işlevleri yerine getirmeyi bırakmamıştır. Kadim dünyada hayat, aile etrafında; dini bağlılıklar ekseninde tamamlayıcılıklar ilişkisinde devam etse de, modern dönemde pratik hayatın kurgulanmış iş bölümünde ve özgürlükler ekseninde işlevini yerine getirmeye devam etmiştir. Bu noktada karşılaştığımız sorun, kadim dönemdeki ontolojik ve hiyerarşik yapılara modern işleyişleri eklemleyerek amorf yapılar elde etmemizdir. Bu durumu fark eden gelişmiş toplumlar, insan üzerine araştırma yapan her bilimi işe koşarak, aileyi çeşitli yönlerden incelemeye ve bu suretle sosyal yaşamın kuvvet ve sağlığının zinde olmasını arzularlar. Çünkü onlar, aile organizasyonunun zayıflamasının toplumsal yaşamın dayanma gücünü temellerinden yıkacağını ön görerek, aileyi korumaya yönelik tedbirler almaya ve stratejiler geliştirmeye devam etmektedir.  

    Tıpkı toplum gibi aile de dinamik açıdan sosyal bir etkileşim aracı şeklinde tezahür ederken, statik açıdan ise sosyal bir ruha göndermede bulunur. Ailenin sosyal etkileşim zemini oluşu, en darından en genişine kadar tüm sosyal ilişkilere ortam olmasını yansıtır. Bu ortam vasıtasıyla toplumun her kurum ve yapısına yönelen ilişkiler gelişir. Ancak aile kendisinin dışındaki yerlerde belirlenmiş bulunan değerleri aktarmakta temel ve yönetici bir kurum değil; “vekil” bir organizasyondur. Toplumsal güçlerin etkilerini aile gibi birincil gruplarda çok daha kolay inceleyebilirken; daha karmaşık organizasyon ve güçleri incelemek ve davranışlarını açıklamak zor ve olanaksızdır.  Ailenin statik olarak sosyal bir ruh oluşu, toplumu oluşturan bağlara ve kalıcı güçlere gönderme yapar. Gelenek ya da örf ve adetlere bağlılığın önemli kabul edildiği toplumlarda aile içinde bu kalıcı güçlere katılmanın ve onun sorumluluğunu paylaşmanın asli görev ya da amaç olduğunu hatırladığımızda, söz konusu bağlılıklara ve güçlere katılmanın toplum ilişkilerinde ne kadar değerli olduğu görülebiliriz.  Tam da bu noktada gittikçe küçülen modern ailenin yukarıda ifade edilen güçlere katılıp, ideallere bağlanmasının ne denli zor olduğuna şahit olabiliriz. Ama diğer taraftan modern ailenin organik yönü, “kendi başına birey” anlayışını geliştirerek toplumsal organizasyonu yeni bir aşamaya sevk etmiştir. Bu yüzden ailenin hem statik hem dinamik açıdan işaret edilen yönünden daha fazlasını içerdiğini belirtebiliriz.

    Toplum kadar olmasa da aile içinde de farklı ilişki kipleri bir araya gelir. Buna rağmen bir amaç birliğini hedefler. Amaçlar arasında fikir birliğini gözetmek ailenin dinamik bir yapıda olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Toplum bu birliği sağlamak adına oluşturulacak bilinci sonradan inşa ederken, aile bu konuda bir kabulle başlar. Aynı şekilde toplum birliği bir süreç içinde kazanırken, aile en baştan itibaren bu birliği asgari seviyede de olsa hazır bulur; ancak bununla birlikte “aile olma” tıpkı toplumdaki gibi süreç içinde öğrenilir ve gerçekleşebilir. Bu süreçte ön plana çıkan gayeyi haiz/telosa sahip bir bütünlük ya da birlik arayışıdır. Söz konusu gayeye göre bireyler birlikte hareket eder; birbirlerinin amaçlarına, davranışlarına uyarlar. 

    Aile toplum gibi kendisine bağlı olanlara varlık kazandırır. Modern döneme kadar bireylerin kendisini tanımlamada bir teminat ya da güvence görevi üstlenen aile, onlara kimlik kazandırmada da en önemli yapı olmuştur. Oysa modern dönemde kimlikler bireyin aidiyetlerle değil, inşa ile geliştirdiği hususlara dönüşmüştür. Bu çerçevede aile kişisel özgürlüğün ve özerk yapıların taşıyıcısı olma işlevini göstererek, aidiyet merkezli yapıları değiştirmiştir. Nitekim aile, üyelerine varlık kazandırırken bunu birtakım ilkelere, kurallara ve kaygılara uygun bir şekilde yapmaya devam etmiştir. Zaten bir kabul/rıza ilişkisi ile başlayan ailenin; söz konusu kaygıyı, ilke ve kurallara uyarak gerçekleştirmesi düzen ve birliği de beraberinde getirmiştir. Bu yüzden aile tıpkı toplum gibi üyelerinin enerjisini denetlemeye, düzenlemeye, kontrol etmeye ve bir akışa dâhil etmeye mecburdur.

    Aile içerisindeki farklı düşünceler, çeşitli beklentiler ve karmaşık ilişkiler bireyleri ilgi ve çıkar çatışmasına sevk edebilir. Ancak söz konusu çıkar farklılıklarının sosyal zeminde bir araya getirilmesi ve düzenlenmesi gerekir. Toplumda olduğu gibi ailede de önemli olan; çıkarların çatışmaya dayandığını; ne kadar farklı olsalar da aynı gerçekliğin çeşitli boyutlarını temsil ettiğini fark etmektir. Bu farkındalıkla ortak bir zemin inşa edilebilirse aile kendi davranış, değer ve beklentilerini oluşturmuş, sağlıklı bir işleyiş kazanmış olur. Bu çerçevede ailedeki ahlaki duygular, iyiliğin veya hoşnutsuzluğun belirtileri olarak görülebilir. Bu belirtiler eski toplumlarda mitler ve toplumun genel görüşlerinden etkilenirken, modern toplumda etkili olan kişisel özgürlük ve bireye özgü olanın içerildiği dinamik kültürdür. Aile, bugün için ortak amaçların tümü anlamına gelen kültürden bağımsız olarak düşünülemez. Bu açıdan aileyi de rasyonalize etmek iyi bir yaşamın kapısını aralayacaktır. Bu iyi yaşamın niteliklerinden biri olan “uyum”, aile bireylerinin hem kendi arasında hem de toplum içinde bütünü bozmadan kendi varlığını korumasına ve ortaklaşa bir amaç uğruna işbölümü yapabilmesine olanak sağlayacaktır. 

    Ailede dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de bileşenlerin özerk yapılarının korunmasıdır. Bu durumun gerçekleşebilmesi için üyeler arasında bir anlaşma olmalıdır. Nasıl ki bir toplumda aynı kültür çatısı altında yaşıyor olsalar bile bireylerin aynı olması beklenmiyorsa, ailede de söz konusu bu durum geçerli olmalıdır. Topluma göre daha dar bir mekân paylaşmak ya da daha sıkı bağlarla birbirine bağlı olmak aile üyelerinin tek tip olması gerektiği ya da olacağı anlamına gelmez. Esas olan bütünlüğü göz önünde bulundurarak bireysel farklılıkları ve özerklikleri korumaktır. Bu noktada “bütünlüğün nasıl sağlanacağı” sorusu zor ve güç bir arayışı temsil eder. Bir ailede bütünlük ancak parçanın hem kendindeliğini koruması hem de bütüne uyum sağlaması, onunla bir ahenk oluşturması ile gerçekleşir. Bu ise çoğu zaman hayat içerisinde öğrenilen sürece karşılık gelir. Bu açıdan toplumun ve ailenin bireyden beklediği bilinç ve enerjiler, ayrıştırıcı değil birleştirici bir nitelik sergilemeli ve bir araya gelmenin ötesinde birbirini tamamlayacak aşamaya geçmesi gerekir. Bu husus aileyi geliştirdiği ve çoğalttığı gibi toplumun gelişmesine de kapı açar. 

    Bugün aileyi hayatımıza dair “düzen” ve “organizasyon” oluşturan bir ahlak okulu olarak kabul etmek pekâlâ mümkündür. Zira aile, içerdiği taahhüt ve onu belirleyen ahlaki düsturlarla üzerimizde bir birlik ya da bütünlük etkisi sağlar. Aile taşıdığı bu düzen marifetiyle üyeleri ile toplum arasında bir köprü vazifesi görerek toplumsal hayatı düzene sokar. İnsan hayatının en derin ve en anlamlı seviyelerinin aile içinde yaşandığını kabul ettiğimizde, aile hayatının işleyişini sürdürme ve geliştirmenin toplumsal işleyişin en önemli unsuru olduğunu kabul edebiliriz. Bu kabul altında yetişen yeni nesiller, manevi, kültürel ve evrensel değerleri aile kurumundan öğrenerek, toplumsal hayata aktarabilir. Nitekim Türk toplumunun tarih boyunca dünyanın dört bir yanına dağılmasına rağmen varlıklarını korumaları, aileye verdikleri önemin göstergesidir. Türk toplumunda tüm kurumlar aileyi desteklemiş, bir tür geniş aile mahiyetinde var olmuşlardır. Ailenin tarihimizde bu derece önemli olmasını, başka hiçbir toplumda olmayan akrabalık nüanslarının üretilmesiyle de kanıtlayabiliriz. Hatta medeniyetimizin aile üzerine ve onun üzerinden kurulduğu dahi iddia edebiliriz.

    Celal Türer

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.