Dağcı, Kırım Türklerinin hikâyesini sürdürebilmek ya da tarihsel yürüyüşünü devam ettirebilmek amacıyla eserlerinde “yürüme” eyleminin önemine vurgu yapar. Yürüme, bir milletin karakteristiğidir ve onun ruhunu temsil eder. Nitekim Onlarda İnsandı eserinde Kırım Türklerinin sürgün edilmesinden sonra yerleşmeye gelen Ruslara atfen, “yürüyüşleri başkaydı” ifadesini kullanır.[1] Ona göre yürümek ya da yolda olmak, bir milletin benliğini oluşturan inşa sürecini temsil eder. Hatta yoksulluk, sürgün ve savaş, kahramanların ya da büyük milletlerin uzun yürüyüşünün kaderidir. Bu yürüyüş, Kırım Türklerinin gelenek ve göreneklerinde, kutlamalarında, oyunlarında, giyimlerinde, kahramanlık destanlarında ve kolektif tarihsel belleğinden süzülerek sonraki nesillere ulaşmış değerlerinde tezahür edecek bir yolculuğu seslendirir.[2] Bu yolculuk, insanı insan yapan değerleri, onların acı tecrübeleriyle yoğurarak iç dünyada bir yurt oluşturur.
Dağcı’nın eserlerinde Kızıltaş’tan kopmayla başlayan yurt arayışı, samimiyet ve sahicilik ekseninde bir ağıt gibi çokça seslendirilir. Seslendirilen bu arayış ya da yol hikayesinin amacı, kendisinden “kurtulmanın” mümkün olmadığı, savaşın bile unutturamadığı geçmişi, yeni “hikâyelerle” irtibatlandırarak kendini ve toplumunu inşa etmektir. Bu yüzden Dağcı’nın ismine bile yabancılaşan insanları “hatırlayarak direnmeye”, “Sadık” ve “Haluk” aracılığıyla milletinin köklü tarihini düşünmeye sevk etmesi, millet olma yürüyüşünü sürdürmek içindir. Bu yürüyüşü gerçekleştirecek olanlar kimliklerini kaybetmemek için dünü, yani çocukluklarını ve gençliklerini hatırlayarak yaşayacaklar; hem dedelerinin mezarlarına sahip çıkacak, hem de zamanın durduğu mekândan, yani mezarlıktan çıkarak yaşamaya devam edeceklerdir. Yeni nesil bir yandan geçmişin hatalarını düzeltecek, diğer taraftan uyanışını gerçekleşecektir.
Cengiz Dağcı, bir milletin yürüyüşünü sürdürmesinin onların kim ve ne olduklarını bilmelerinden geçtiğinin farkındadır. Bu yüzden eserlerinde kahramanlarını, vatan ortak paydasında, vatana dair bağlılık duygusu ve kader birliğinde Kırımlı, Tatar, Türk ve Müslüman olarak tanımlar. Ona göre Kırımlılık, sadece Kırımda yaşayan Tatarlara has bir hususiyete değil; orada yaşayan bütün halkları kapsayan ve üst bir kimlik olarak farklılıkları kader birliğinde eriten bir niteliğe işaret eder. Tarların yanında, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si ve Çingene’siyle birlikte yaşayan diğer unsurların hepsi Kırımlıdır. “Kırım halkı çeşitli çiçeklerden yapılma bir demettir.”[3] Bununla beraber Kırımlılık, gerçek sahiplerinin Kırım’sız sürgünde yaşadığı, nüfusunun hemen hemen yarısının bir daha Kırım’ı görmeden gözlerini kapattıkları trajedinin de bir adıdır.
Dağcı’nın Kırım Türklerinin geleceğini kurtarmak için kullandığı bir kavram da Tatarlıktır. Tatarlık, toplumsal olarak bir araya gelen, kendine ait kültürüyle diğer gruplardan ayrılan bir alt kimliğe işaret eder. İşgale uğramış, sürgüne maruz kalmış, kimliği eritilmeye çalışılmış bir millet olan Kırım Tatarları, şartlar ne olursa olsun yaşama mücadelesinden vazgeçmeyen bir milletin müşahhas örneğidir. Nitekim Dağcı, Korkunç Yıllar adlı eserinde Tatar milletinin yüzlerce yıllık destansı, büyük, anlı şanlı bir tarihsel geçmişe sahip olduğunu ve gelecekte var olmaya devam edeceğini ifade eder. Ona göre Tatar milleti tarihin her devrinde tek vücut halinde yaşamış bir millettir.[4]
Hatırlanacağı üzere Tatarlar, uzun bir süre Kırım bölgesinde güçlü bir devlet olarak Ruslarla beraber yaşamaya devam etmiş bir millettir. Ruslar, çoğu zaman Tatarlardan korkmuş olmalarına rağmen, gücü ellerine geçirdiklerinde onları yok etme girişiminde bulunmuşlardır. Rusların yüz elli yıldır Tatarlardan korktuklarını[5], onları tamamen yok etmedikçe içlerinin rahat etmeyeceğini düşünen Dağcı, yaşanan bunca acılara rağmen Tatarların kuvvetli ve metin olmalarını öğütler. Yazarın bu yürüyüşte bir yandan kimlik ve bellek bağlamında bir farkındalık oluşturma çabası, diğer yandan harap olmuş yapıtların imgelerini Tatarların belleğine kazıması, onlara varolma çabalarının yollarını gösterme amacını taşır. Tatarlar gençlerin kalplerinde yaşayıp nesilden nesile sürüp gidecek bir hatıralar demetine sahiptir ve ezilmekten ancak emir veren konuma gelince kurtulacaklardır.[6] Tatarları yaşatmak duygusuna vurgu yapan yazarın, yaşanan trajedinin sebebini bir avuç kadar kalan halkına bağlaması da manidardır. Eğer sayıca çok olsaydılar bütün bu sürgün ve baskın Tatarlara yapılamayacaktı. Ona göre Kırım Tatarlarının sayısı savaş öncesi üç yüz bin değil de, söz gelimi iki milyon olmuş olsaydı, Stalin’in gözü dönmüş mavi gözlü moloyets’leri tüm bunları yapamayacaktı.[7]Badem Dalına Asılı Bebekler adlı eserinde yazar, sürgünün izlerini ve yarattığı yıkımı unutturmak için, Sadiye Nine’nin rengârenk yapma bebeklerini badem ağacının dallarına asmasını bir imaj olarak kullanır. Zira bu imaj, badem ağacının çiçekleri kadar çok ve güzel bir olguya gönderme yapar. Bunun anlamı, kesilmiş bir badem ağacı nasıl ertesi bahar sürgün veriyor ve çiçekleniyorsa; ne kadar öldürseniz de sürseniz de Kırım Türklerinin de çoğalacakları ve yaşamaya devam edecekleridir. Ona göre Kırım Türkleri mutlaka çoğalmak, nüfuslarını arttırmak zorundadır. Varlıklarını korumanın en önemli yolu budur.[8]
Tatarlar bütün bu olanları acıyla belleklerinde tutup sabırla eski günlerine dönmeyi beklemek zorundadır. Ama Tatarların kini gibi, susması da acı olacaktır. Bu üslup, tarihi devamlılık fikri etrafında oluşturan bir kimlik tartışmasının devamı niteliğindedir. Ulus bilincinden çok “ulusal kimlik” arayışı içinde olan yazar, bunun ancak geçmişe bakarak bulunabileceğini, mensubiyet ve mesuliyetini bilen Tatarların geleceklerinin aydınlık olacağını muştular.
Dağcı’nın eserlerinde Milletin tarihsel yolculuğunu oluşturan diğer bir kavram Türklük ’tür. Soy bağı ve alt kimlik olan Tatarlığı üst kimlikte birleştiren Türklük, coğrafyayla, yani vatan sevgisi ve dil bağıyla oluşan bir hususiyettir. Buna göre Kazak, Kırgız, Çerkez, Çeçen, Uygur ve Özbekler üst kimlik olan Türklük kimliğinde buluşmaktadır. Bu kimlik, tüm etnik ayrımların sahte olduğunu ileri sürer; denizin parçalanmaz olduğunu haykıran Dağcı, bu gerçeği kalbinde taşıyan herkesin bu milletin çocukları olduğunu ifade eder. Eğer Kırım Türkleri benliklerini duyuracak bir dile ya da maneviyata ulaşılabilirlerse, bu kimliğin içerdiği tarih ve millet şuurunu da elde edeceklerdir. Nitekim o, bu gerçeği Sadık’ın sadece babasının oğlu olmadığını, aynı zamanda bu vatanın, bu toprakların oğlu olduğunu beyan ederek seslendirir.
Dağcı’nın Kırım Türklerinin millet olma yürüyüşlerini oluşturan kavramlarından biri de Müslümanlıktır.[9] Dağcı kendisi çok dindar olmasa[10] da Kırım Tatarlarının İslam dinine mensup olduklarını, Tatarların gönlünden “Müslümanlığın” sökülüp atılamadığını; bu yüzden İslam’ın Tatarların kimliğinin olmazsa olmaz parçası olduğunu hem hatıratında hem romanlarında sürekli vurgular. İslam dini bütün baskılara rağmen Tatar milletinin yaşamlarında etkisini sürdürmüştür. Anneme Mektuplar’da Tokal Camii’nin ince minarelerine olan hayranlık toplumun belleğinin uhrevi bağlantısına, demir parmaklıkları söküldüğünde annesinin “cenk başlayacak” ifadesi ise, iman ocağının sönmemesi için mücadele edilmesi gerektiğine işaret eder.[11]Dağcı’nın yaşadıklarıyla ve yaptıklarıyla barışık, övünmeden, egosuz, kimseye kızmadan, kimseye kin tutmadan, halkına ve vatanına karşı sorumluluklarını yerine getirmenin huzuruyla, güzel bir ülkede doğduğu, uzun bir ömür ve yetenekle beraber yeteneğini kullanma fırsatı verdiği için Allah’a şükretmesi, esasen dindar bir tutum sergilediğini gösterir.[12]
Sonuç
Cengiz Dağcı, Kırım Türklerinin tarihsel yürüyüşünü ‘kendi olarak kalma’ ekseninde bellek ve kimlik kavramlarıyla inşa etmeye çalışır. Bir medeniyet üslubu olarak bu bellek ve kimlik arayışı, hayat içerisindeki bütün açılışlarda kendisini gösteren, her türlü eylem ve davranışta tezahür eden hususiyetleri içerir. Bu hususiyetler, coğrafyayı oluşturan Kırımlılık, soy bağından gelen Tatarlık, dil bağıyla tüm semboller ve anlam haritalarını oluşturan Türklük sentezi ve nihayetinde yüzlerce yıllık tarihsel köküyle dindir. Dağcı’nın bu arayışı, büyük ölçüde anlamlandırma, idrak ve hatırlama sacayağı üzerinde, geçmiş ve gelecek arasında hatıralarla bağ kurar. Mekândan, kültürden, türküden izler ve işaretler devşiren yazar, her seferinde yeniden Kızıltaş’ı, Gurzuf’u, Akmescit’i hatıralarla inşa eder. Kültüre demir atan bellek, hatıralarla canlanır ve sadece bireysel bellekleri değil, aynı zamanda kolektif bir belleği de inşa etmeye yol alır. Âlim Aydamak’lar, Musa Mahmut’lar, İbrahim Veli’ler, Gaspıralı İsmail’ler, Yantıkçı Pehlivan’lar ancak yaşayanlar ile yaşatılır ve yükseltilir. Yazarın bu siyaseti, romantik bir özlemden çok ötede, belleğin kültüre, mekânlara, ölülere, türkülere, giysilere demir atmasına; geçmişin şimdiyi ve geleceği oluşturmasına ya da gerçekliğin içimizde yaşamasına yapılan bir vurgudur.. Kırım Türklerine değer ve anlam veren bu arayış, onların ait oldukları yere muhakkak bir gün dönmeleri; dönmeseler bile vatanlarını, kimliklerini ve belleklerini asla unutmamaları gerektiğinin yankısıdır.[13] Zira dava/mız basittir: Kırım Türkleri olarak yaşamak hakkımızdır.
Kaynakça
Abdülkadir Çekiç, Cengiz Dağcı’nın Romanlarında Kimlik ve Bellek, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Fatih Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013.
Buket Kemiksiz, Arafta Bir Sürgün Cengiz Dağcı, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2019
Cengiz Dağcı, Anneme Mektuplar, Ötüken Yayınları, 2016.
Cengiz Dağcı, Hatıralarda Cengiz Dağcı, Ötüken Yayınları, 1998
Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, Korkunç Yıllar, 1989.
Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016,
Cengiz Dağcı, Yansılar 2, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012
Cengiz Dağcı, Yansılar 3, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012.
Cengiz Dağcı, Yansılar 4, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012.
Emel Kefeli-Nesrin Sarıahmetoğlu, Bellek-İnsan-Eser Cengiz Dağcı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2011
Fazıl Gökçek, “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” da Gayri Türkler”, ed. İbrahim Şahin-Salim Çonoğlu, Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2017.
İbrahim Şahin-Salim Çonoğlu, Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı, Ötüken, İstanbul, 2017
İsa Kocakaplan, Kırımın Ebedi Sesi Cengiz Dağcı, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2019
Recai Özcan, “Cengiz Dağcı’nın Hikâyeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, ed. İbrahim Şahin-Salim Çonoğlu, Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2017.
Zafer Karatay, “İnsan olarak Cengiz Dağcı”, Bellek-İnsan-Eser Cengiz Dağcı, ed.Emel Kefeli-Nesrin Sarıahmetoğlu, s. 71.
Öz
Bellek Hatıralara Demir Atınca: Kırım Türklerinin Varolma Mücadelesi
Tarihte pek az milletin Kırım Türkleri kadar sürgüne maruz kaldığı iddia edilebilir. Cengiz Dağcı bu durumu Anneme Mektuplar’da şöyle anlatır: “Sürgün” kelimesi Kırım Türkleri için göğün mavisinde Kiril alfabesiyle yazılan tren vagonlarıdır. Bu tasvir bile yaşananların ne denli hüzün ve acı verici olduğunu gösterir. Bilindiği üzere tüm sürgünler kişiyi evinden ve yurdundan uzaklaştırıp, onu boşlukta bırakarak kimliğini, tüm aidiyetleri ve hayat pratiklerini yok etmeyi hedefler. Böylece sürgün edilmiş kişinin ya da topluluğun; “köksüz, yerinden edilmiş, yabancılaşmış ve korkmuş” biri olarak yaşaması beklenir. Sürgünün nihai sonucu, kültürel yabancılaşma ve bellek yitimidir. Oysaki bellek, kimliğin mevcut ihtiyaçlar doğrultusunda kendini ifade etmede başvurduğu tarihi hafızayı temsil eder. Gerçekten kişi ya da toplumlar, devam eden ilişkiler neticesinde hatıralarını yeniden üreterek “kimlik duygusunu” ölümsüzleştirirler. Bu noktada kimlik, hafıza ve hatırlamayla geçmiş, hal ve gelecek arasında muayyen bir insicam kurar. Bu insicam, birbirine bağladığı ve etkileşim içine girdiği gerçekleri bir yandan içselleştirirken diğer yandan bir takım aşkın referanslar ve doğrulayıcılarla ilişki içine sokar. Öyle ki hatırlama yaşanan anı geçmişin düşüncesiyle inşa ederken, mazi de ihtiyaç duyulan referans alanı olarak kimliği şimdi ve gelecekle ilişkilendirir. Dağcı, bu açıdan sürgüne maruz kalan Kırım Türklerine bellek olur, şimdi ve gelecek için ümit ve ışık olur. Zira tarihini hatırlamayanlar, neyi düşüneceklerini bilmeyenler, geleceğini kuramaz. Bu makale Kırım Türklerinin varolma mücadelesini Cengiz Dağcı’nın eserleri üzerinden kurgulamayı dener.
Anahtar Kelimeler: Cengiz Dağcı, Kırım Türkleri, sürgün, bellek, kimlik
Abstract
When the memory is anchored in memories: The struggle for existence of Crimean Turks
It can be claimed that few nations have been exiled as much as the Crimean Turks in history. Cengiz Dağcı describes this situation in his Anneme Mektuplar (Letters to My Mother) as follows: The word “Exile” for the Crimean Turks is the railway carriages written in Cyrillic alphabet in the blue sky. Even this depiction shows how sad and painful their experiences are. As it is known, all exiles aim to destroy one’s identity, all belonging and life practices by removing him from his home and homeland and leaving him in the emptiness. Thus, the exiled person or community is expected to live “as a rootless, displaced, alienated and scared” person. The ultimate result of the exile is a cultural alienation and memory loss. However, memory represents the historical memory in which identity refers to expressing itself in line with current needs. Indeed, individuals or societies immortalize their “sense of identity” by reproducing their memories as a result of ongoing relationships. At this point, identity establishes a certain coherence among the past, present, and future with memory and remembering. This coherence internalizes the realities that it connects and interacts on the one hand, and on the other hand, connects the realities with several transcendental references and verifiers. In fact, while recollection builds the moment with the thought of the past, the past associates identity with the present and the future as the needed reference area. In this respect, Dağcı becomes a memory for the Crimean Turks who have been exiled and hope and light for the present and the future. Because those who do not remember their history, who do not know what to think, cannot establish their future. This article tries to construct the struggle for the existence of Crimean Turks through the works of Cengiz Dağcı.
Keywords: Cengiz Dağcı, Crimean Turks, exile, memory, identity
[1] Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016, s. 205-206.
[2] Recai Özcan, “Cengiz Dağcı’nın Hikâyeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, ed. İbrahim Şahin-Salim Çonoğlu, Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2017, s. 18-19.
[3] Fazıl Gökçek, “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” da Gayri Türkler”, s. 93.
[4] Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, s. 143.
[5] Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, s. 27.
[6] Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, s. 149.
[7] İsa Kocakaplan, Kırımdan Londra’ya Cengiz Dağcı, İstanbul, 1998, s. 46.
[8] İsa Kocakaplan, Kırımın Ebedi Sesi Cengiz Dağcı, s. 61.
[9] İsa Kocakaplan, s. 51.
[10] Cengiz Dağcı, Yansılar 4, s. 59.
[11] Cengiz Dağcı, Anneme Mektuplar, s. 223; 398.
[12]Zafer Karatay, “İnsan olarak Cengiz Dağcı”, Bellek-İnsan-Eser Cengiz Dağcı, ed.Emel Kefeli-Nesrin Sarıahmetoğlu, s. 71.
[13] Abdülkadir Çekiç, Cengiz Dağcı’nın Romanlarında Kimlik ve Bellek, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Fatih Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 139-143.