Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ının Osmanlının fetret döneminde ve özellikle mehdilik ve mesihlik iddiaları ile hub-mesihlik akımın toplum zihniyetini esir etmeye çalıştığı bir dönemde Müslüman ahalinin inancını kurucu değerlerle yeniden oluşturmayı hedefleyen bir “kurtuluş vesilesi” olarak kabul edilir. Tıpkı tehlikenin olduğu yerde koruyucu güçlerin bulunması gibi “fetret”in çözümünün yine söz konusu ortamın içinden yükseldiğini gösteren bu metin, varoluşumuza tekrar kulak vermemizi; insanın nazarını, elindekinden içindekine çevirmesini talep eden bir kurtuluş çağrısı olarak yorumlanabilir. Tıpkı Mevlana’nın Mesnevi’sinde kamışın neye dönüşmesi, yani varoluşunun hakikatinin neyden yükselen bir sesle duyulması gibi; Vesîletü’n-Necât’ta da insan oluşumuzun hikâyesini içimizde tınılayan (insan-ı kamil arayışını seslendiren) bir sesle duyabiliriz.
Süleyman Çelebi’nin söz konusu eseri Hermönetik açıdan kuşkusuz her türlü krize rağmen dönemin zenginliğini, çok yönlü oluşunu; yazarın entelektüel bütünlüğünü; kavramsal çerçevesinin ne denli güçlü olduğunu ifşa eder. Ancak metinlerin çevre ya da yazarı açığa çıkarmaktan ziyade inşa etmesi gereken bir gerçekliğe gönderme yaptığını hatırladığımızda, Çelebi’nin eserinde bir bakış açısı ya da bir deneyim ortaya koymaktan çok, hayatın kendisinin inşa edilmek istendiği görülür. Nitekim Vesîletü’n-Necât’ın oluşturulmak istenen insan tipine dair bir varoluş çağrısı, bir varoluş hikâyesi sunduğu söylenebilir. Bu çağrı ya da hikâye, metni oluşturan ifadelerin arkasındaki gerçekliği seslendirdiği için, her daim örgüsünden (texts) daha fazla olanı ve bizimle her daim konuşacak bir gerçekliği seslendirir. Söz konusu gerçeklik, metindeki kelimelerin ya da ifadelerin ardında insan bilincine kendisini dayatmakta olan ruhsal ya da tinsel bir olguyu da ifşa eder. Her daim bireyin ve kültürün kendine özgü niteliğinde kendisini tezahür ettiren bu ifşa, bir taraftan bilince dayatılan deneyimin zamansallığı ile bireyselliğini ön plana çıkartırken diğer taraftan şimdi ve burada yaşananları hatırlatarak bir gerilime ya da ikileme işaret eder. Bu gerilim bazen yaşadıklarımız, bazen de yaşanmış olan hayat deneyimi lehinde bir tutum izlese de aslında yaşadıklarımızın ne olduğunu anlamaya çalışırken bir bilinç olarak kendisini hayat üzerinde konum atfeden ve böylelikle, hayatın dışındaymış gibi görünen bir hususiyet arz eder. Ancak bu konumda olan bilinçlerin hayata uymalarını beklemek nafile olur. Zira düşünce varoluşun ötesine gidemez; açıkçası bilinç, hayatı aşkın gerçeklik içerisinde, yani durağan, zamansız ve soyut kategorilerle kavrayamaz. Buna ilaveten varoluş bilgisel ve metafizik açıdan her türlü anlam ve belirlemelere karşı bir savaş çağrısı olduğu ve sinesinde her türlü belirlemeye karşı dinamik ve daraltılamaz kaynakları barındırdığı için kendisiyle ilgili doğru ve tümel bilgiyi her zaman bizden esirger. Bu noktada Vesîletü’n-Necât’ı söz konusu gerilim içinde nasıl anlayacağız? Öncelikle eserin ontolojik bir tezahüre işaret ettiğini söyleyebiliriz. Bu tezahür, ortaya çıkmakta olan her şeyi bir şekilde ilgilendirdiği için, ortaya çıkan şeylerin şu ya da bu boyutuna indirgenemeyecek kadar belli bir yapıya bürünmekten kaçan bir hadiseyi seslendirir. Bir bakıma o, insanın içsel dünyasında bir şekilde, eylemlerinde başka bir şekilde ve ortaya çıkan sonuçlarda daha farklı bir biçimde tezahür ederek sürekli biçimlenen; ama hiçbir zaman bu biçimlerden sadece birine ya da ötekine indirgenemeyen bir (var) oluşa işaret eder. Bu açıdan Vesîletü’n-Necât açıkçası her zaman bir şekilde görünen ama hiçbir zaman deneyimlerle sınırlanamayan bir hadiseyi dile getirir. O hem deneyimlerimiz içinde hem de deneyimlerimizle sınırlandırılamayacak şekilde onların dışında olanı seslendirmeye çalışır. Daha açık bir ifadeyle metnin işaret ettiği hayat tüm deneyimlerimizde olan ama asla bunlardan birine ya da ötekine indirgenemeyen ontolojik bir tezahürü yansıtır.
Bilgisel açıdan Vesîletü’n-Necât’ın ifade ettiği varoluş ise, asla bilincimizin karşısında duran ve belli bir kavramsal yapı içinde belirlenen nesneye dönüşmez. Bu açıdan söz konusu metnin işaret ettiği, insanın umabildiğinden, düşünebildiğinden, anlayabildiğinden, yaşayabildiğinden daha fazla ve daha büyüktür. Bu husus insanın işaret edileni tam olarak anlamaya ve anlamlandırmaya muktedir olamayacağına gönderme yapar. O halde bir metin olarak Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı asla anlayamayacağımız ama sürekli olarak onu anlamaya yaklaştığımız bir gerçekliği seslendirir. Bu yüzden metin, bize kendisini gösterdiği yerden hep yaklaşık, eksik ve düzeltilmesi gereken olarak anlaşılır; ona dair fikirlerimiz ilerlese bile, metnin kendisinden hep çeşitli derecelerde uzak kalacağımız açıktır.
Tüm bunlara rağmen şu husus da doğrudur; Vesîletü’n-Necât’ı deneyimlerimizin dışında başka bir yerde tezahür etmeyecektir. Bu bakımdan metnin tezahürünü ve anlamını deneyimlerinden bağımsız olarak kavranmasının mümkün olamayacağı aşikardır. Bu durum, Vesîletü’n-Necât’ın işaret ettikleri ile yaşadığımız deneyimler arasında asli bir ilişkinin mevcut olduğunu gösterir. Hayat deneyimimizin, öznel insan dolayımıyla zamansal olarak açıldığını hatırladığımızda, deneyimin zamansallığının; yalnızca şimdinin değil, bir dizi incelikli yolla geçmişin ve aynı zamanda geleceğinde bizi içine çekmesi olarak tezahür ettiğini fark edebiliriz. Bu hususa, deneyimin kendisini sahicileştirmesi diyebiliriz. Bu olguya rağmen deneyimler tamamen bana ya da bize ait olsalar da “ben olmayanın” unsurlarını, yani doğrularını da taşırlar. Bu husus, deneyimlerin ve dolayısıyla onlar içindeki doğruların ödünç alınıp, ödünç verileceği anlamını taşır. Eğer bu doğruları içinde bulunduğumuz zaman ve mekân diliminde bir şekilde teşekkül eden süreçlere dâhil edebilirsek deneyimimiz ve öznelliğimiz yeniden oluşturabiliriz. Bu noktada sempati, duygulanım yoluyla eserdeki manifestonun/anlamın içselleştirilmesine ve onun günümüze taşınmasına imkân sağlar. Başka bir ifadeyle bu imkânlar edebi bir biçimde sunulan hikâyenin sempatiyle anlaşılmasına ve duygulanımı içinde söz konusu çağrıyı okuyanın ya da dinleyenin şahsiyetine katmasına kapı aralar. Metin karşısında ister duygulanımdan isterse duygulanın olmayışından bahsedelim kişinin durumu çoğunlukla irade dışı olduğu için, özgürlük ve otonomluk kazandıracak bir anlamaya zemin oluştur. Bu zemin çeşitli yaklaşımların formel kıldığı kamil insan anlayışını daha canlı kılacak temsillerle zenginleşebilir.
Yukarıdaki bu belirlemelerden hareketle Vesîletü’n-Necât’ıVarlığın insan varlığıyla köklü bağına ya da kökenini hatırlatan çağrısıyla insan hayatına anlam ve değer katan, bireysel ve toplumsal düzeyde ona bir düzen kazandırma amacını güden bir metin olarak değerlendirebiliriz. Eser en somut ifadesini “inanma” durumunda bulduğu için, tüm bölümlerinde Tanrı-âlem ilişkisini çeşitli boyutlarıyla ifade eder. Ancak Tanrı’dan-insana yöneliş inancın çeşitli boyutlarından yalnızca birini, yani muhtemelen en değerli durumunu seslendirirken, insanın Tanrı’ya yönelimi inancın bireyle ilgili boyutunu, açıkçası varoluş karşısında kendine has tavrını; duyuş, düşünüş ve davranışta kendisi olarak tezahür edişini oluşturur. Ancak Çelebi’nin metinde vahyi temel alan tutumunda, Tanrı ve insan arasındaki ilişkinin yönünün, öncelikle Tanrı’dan insana doğru olduğuna tanıklık ederiz.
Allâh adın zikr idelim evvelâ
Vâcip oldur cümle işde her kula
Allâh adın her kim ol evvel ana1
Her işi âsân ider Allâh ana
Allâh adı olsa her işin önü
Hergiz ebter olmaya anın sonu
Her nefesde Allâh adın di müdâm
Allâh adıyla olur her iş tamâm
Bir kez Allâh dise aşk ile lisân
Dökülür cümle günâh misl-i hazân
İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen
Her murâda irişür Allâh diyen
Aşk ile gel imdi Allâh diyelim
Derd ile göz yaş ile âh idelim
Ola kim rahmet kıla ol pâdişâh
Ol Kerîm ü ol Rahîm ü ol ilâh[1]
[1] Çalışmada esas aldığımız metin, Mevlid Külliyatı-Süleyman Çelebi-Vesilet-ün Necat ve Tercümeler, ed. Bilal Kemikli, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2016, 2. Baskı, Mehmet Akkuş tarafından hazırlanan 79-106 adlı kısmıdır.