1980 yılında Antalya’da doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi memleketimde tamamladıktan sonra, 1998 yılında Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanarak yükseköğrenimime başladım. Lisans eğitimimin ardından yüksek lisansımı Balıkesir Üniversitesi bünyesinde tamamladım. Meslek hayatıma çeşitli eğitim kurumlarında Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak başladım; bu süreçte on iki yıl boyunca farklı kurumlarda görev yaparak önemli deneyimler edindim. Edebiyata olan ilgim doğrultusunda çeşitli dergilerde şiir, hikâye ve edebiyat üzerine yazılar kaleme aldım. 2013 yılında Millî Eğitim Bakanlığı kadrosunda öğretmenlik görevine başladım. O tarihten bu yana ortaöğretim kurumlarında Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görevimi sürdürmekteyim. Evli ve üç çocuk annesiyim. Yazı ve düşünce dünyasındaki yolculuğuma, edebiyatın dönüştürücü gücüne inanarak üretmeye, öğrenmeye ve paylaşmaya devam ediyorum.
Çocukluğumun ilk bayramlarında, evler en tatlı, en telaşlı hâline bürünürdü. Daha güneş göğün ucuna ilişmeden uyanırdık; evin içinde ince, neşeli bir koşuşturma başlardı. Ütü kokusuyla sabun kokusu birleşmiş bayramlıklarımız aceleyle giyilirdi. Küçücük ellerimiz büyüklerin ellerine uzanır, alınlarımıza şefkat dolu öpücükler kondurulurdu. İşte tam o an, bitmek tükenmek bilmeyen o sual düşerdi dilimize: “Bayram bizim eve ne zaman gelecek?” Çocuk aklı işte; bayramı kapıyı çalacak kanlı canlı bir misafir sanırdık. Bu yüzden gözlerimiz gün boyu kapıya çevrilirdi. Misafirler gelir gider, şekerler yenir, harçlıklar ceplere girer, kahkahalar odalara yayılırdı. Akşam çöktüğünde ise beklediğimiz o gizemli misafir görünmezdi. Sonra büyükler usulca yanımıza, gelir çocuk gönlümüzdeki o tatlı düğüm çözülüverirdi. O vakit anlardık ki asıl bayram, evimizin içine çoktan sinmiş bir muhabbetmiş. Bayramın mânâsı çocuk kalbimizde yavaş yavaş yer etmeye başlayıp kurbanlığımız evimizin bahçesine getirilince okuldan gelir gelmez soluğu onun yanında alırdık. Önüne ot bırakır, su verirdik. Başını okşarken içimizi hem büyük bir sevinç hem de tarifsiz bir mahzunluk kaplardı. Biz bu duygular arasında gidip gelirken annemle babam kurbanın hikmetini anlatırdı bize. Söz, Hazreti İbrahim’den açılır, Hazreti İsmail’e uzanırdı. Teslimiyetin ne demek olduğunu, insanın en sevdiğini Allah için feda edebilmesindeki o yüce sırrı onlardan dinlerdik. Çocuk gönlümüz ürpermesin diye kurbanlığımızı över, başını okşarlardı: “Bakın, Allah’a kurban olma şerefine erecek bu güzel hayvan…” Bu söz, kalbimde daima tuhaf bir serinlik bırakırdı. Hüzünle huzur birbirine karışır; çocuk aklım anlamını bütünüyle kavrayamasa da ruhuma ömür boyu işleyecek bir hatıra olurdu. O günlerin ardında bıraktığı o tatlı heyecan, arife günü babamın sesindeki güvenle doruğa ulaşırdı. “Haydi çocuklar, aşağıya inin; bayramlık almaya gidiyoruz.” Arife gününün o kendine has cıvıl cıvıl kalabalığına karışmak, dükkân vitrinlerine vuran rengârenk ışıklara bakmak bile yetiyordu bize. O çağrıyı duyar duymaz kardeşlerimle merdivenleri üçer beşer inişimiz, alınan yeni pabuçları ve kıyafetleri o gece başucumuza koyarak uyuyuşumuz… Gözlerimizi kapattığımızda sabahın bir an önce gelmesini ister, bayramın ilk ışıklarını düşlerdik. Ertesi sabah, bayram namazından dönen babamızı karşılamak için kapıya koşardık. Ev çoktan bayram kokusuyla dolmuş olurdu. Mutfaktan yükselen çayın buğusunda kalplerimizin günlerdir biriktirdiği sevinç usul usul taşardı. Mahallemizin neşesi Sabahat teyzemiz her zamanki gibi özenle ütülenmiş mendillerinin arasına şekerler ve harçlıklar koyar, yolumuzu gözlerdi. Biz de çocuksu bir telaşla topladığımız o mendilleri köşe başında sayardık. Her biri, bayramın bize bıraktığı küçük ve kıymetli birer nişane gibi saklanırdı çekmecelerde. Şimdi ardıma dönüp baktığımda, bugünkü bayramlarımızı kıymetli kılan işte bu özlemdir. Biz büyüdükçe çocukluğumuzun bayramlarından biriktirdiğimiz hatıralar da büyüyor. Lakin her yıl aynı imkânlarla geçmezdi. Çocukluk hafızamda hayal meyal hatırladığım bir bayram öncesi var ki, sızısını hâlâ kalbimde taşırım. Babamın işlerinin ters gittiği, maddi açıdan daraldığımız bir dönemdi sanırım. Bir akşam babamın anneme usulca, bu yıl kurbanlık alamayacağımızı söylediğini duymuştum. O an çocuk ruhuma çöken o üzüntüyü, hissettiğim o buruk eksikliği hiç unutamam. Bayramın ilk sabahı uyanıp mutfağın penceresine koşmuştum. Sokaktan kurbanlıklarını neşeyle kesimhaneye götüren aileleri izlerken içim gitmişti. Tam o sırada gözüm anneme takıldı; mutfaktaki dolaptan çıkardığı eti tencereye koyuyordu. Gözlerime inanamamıştım. Meğer babam, o darlıkta bile evlatlarının boynu bükülmesin diye arife günü bir çare bulup iki kilo et almış, kimseye sezdirmeden dolaba koymuş. Sonrasını pek net hatırlamıyorum; fakat çocuk zihnimde kalan o kocaman, her şeye bedel mutluluğu hiç unutmadım. Kurbanın hakiki mânâsını bugün yetişkin bir zihinle yeniden düşünürken, bende bıraktığı bu izin ne kadar büyük olduğunu şimdi daha iyi görüyorum. Kurban, bir babanın evladı mahzun kalmasın diye gösterdiği sessiz fedakârlığın en sahici suretlerinden biriydi. Bugün gücümüz, imkânımız yerindeyse evine kurbanlık götüremeyen mahzun hanelerin kapısını çalmak, bayramın ifa edilebilecek en güzel ibadetlerinden biridir bizler için. Günümüzde nice evde kapılar kapalı, gönüller mesafeli. Aynı çatı altında yaşayanlar bile ayrı odalarda, ayrı ekranların soğuk ışığında kendi sessizliklerine gömülmüş durumdalar. Sofralar yine kuruluyor, çaylar yine demleniyor; lakin aramızdaki samimi kelimeler giderek eksiliyor. Bayram adeta eşiğe kadar geliyor; geliyor da içeri buyur edecek o sıcak coşkuyu arıyor. Ve bir de madalyonun öteki yüzü: Gazze… Başının üstünde koruyacak bir damı kalmamış mahzun çocuklar… El öpecek büyükleri toprağa verilmiş yetim yavrular… Şeker bekleyen avuçlarına erkenden yas düşmüş küçücük kalpler… Orada bayram sabahı kapıyı neşeyle açma sevincinin yerinde göğe çevrilen ürkek bakışlar var. Sofralarında eksik bir tabaktan öte, yarım kalmış koca bir ömür durmakta. Her yıkıntının, her taşın altında erkenden solmuş bir bayram saklı. İşte bu yüzden; bugünlerde huzurla bir sofranın etrafında toplanabiliyorsak, annemizin tatlı sesi mutfaktan yükseliyor, babamız sofranın başında oturuyorsa ve bir evin içinde kahkahalar yankılanıyorsa, bu zenginlikler insanın sahip olduğu nimet deryasının büyüklüğündendir. Çünkü bayram; ardında kapısını güvenle açabileceğin bir vatanın oluşudur. Ufkunda özgürce dalgalanan bir bayrağın, başını sokacak huzurlu bir hanenin varlığıdır. Aynı ekmeği bölüştüğün, aynı sofraya oturup aynı duaya hep birlikte “âmin” dediğin sevdiklerinin yanı başında duruşudur. İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini yaşarken fark edemez. Sonra bir bayram sabahı; eski bir mendil kokusu, demlenen çayın buğusu yahut çocukluğundan kalma tanıdık bir ses dokunuverir kalbine… Ve insan nihayet asıl gerçeğini o vakit anlar: Ömrümüze gelen bayramlarımız, çoktandır içinde yaşadığımız o büyük nimetin ta kendisidir. Anlamını idrak ederek yaşadığımız her kurban ise, bu nimetlerimiz için Yaradan’a bizden gönderilmiş içten bir şükürdür.