eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Refika Gürkan

1980 yılında Antalya’da doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi memleketimde tamamladıktan sonra, 1998 yılında Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanarak yükseköğrenimime başladım. Lisans eğitimimin ardından yüksek lisansımı Balıkesir Üniversitesi bünyesinde tamamladım. Meslek hayatıma çeşitli eğitim kurumlarında Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak başladım; bu süreçte on iki yıl boyunca farklı kurumlarda görev yaparak önemli deneyimler edindim. Edebiyata olan ilgim doğrultusunda çeşitli dergilerde şiir, hikâye ve edebiyat üzerine yazılar kaleme aldım. 2013 yılında Millî Eğitim Bakanlığı kadrosunda öğretmenlik görevine başladım. O tarihten bu yana ortaöğretim kurumlarında Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görevimi sürdürmekteyim. Evli ve üç çocuk annesiyim. Yazı ve düşünce dünyasındaki yolculuğuma, edebiyatın dönüştürücü gücüne inanarak üretmeye, öğrenmeye ve paylaşmaya devam ediyorum.

    Çay Bâki, Dem Bâki

    Bazı kokular vardır; sandıklardaki naftalin misali insanın ömrüne siner de yıllar geçse aklımızdan çıkmaz. Bir akşamüstü rehaveti gibi çöker omzumuza, çocukluk hatırası gibi ilişir anıları kalbimize. Kapısı yeni açılmış evin sıcaklığı, soba başında biriken sessizlik, uzak bir dostun ansızın hatıraya düşen sesi… Hepsi dönüp dolaşıp aynı renklerde toplanır. İnce belli bir bardaktan yükselen o çayın alev kızılı, tam da akşamın camda demlenen rengidir. Hayatın telaşından sıyrılıp eve ilk adımı attığımızda, parmaklarımızın ilk uzandığı yer annemizden gördüğümüz gibi, ocağın düğmesi değil midir? Çıt sesiyle birlikte yanan o mavi alev, günün yorgunluğunu eritmeye niyetlenmiş bir sığınaktır bizim için, tıpkı çocukluğumuz gibi. Suyu koyarken aslında bir parça kendimize de sesleniriz: “Dur hele… Bir çay içimlik soluklanayım.” Biliriz ki çayın demlenmesini beklemek bile bu coğrafyanın insanına bir terbiye öğretisidir. Acele işler sevilmez. Kaynayan suyun sesi, fokurdayan demlikten yükselen buğu, bizi sabrın sesine çağırır. Hayat ne kadar telaşla akarsa aksın, çay insana bir nefeslik olsun durmasını fısıldar: “Bekle azizim, çay demini alsın, her şey vaktini bulsun.”
    Biz bu hayatta en ağır yükleri, en derin özlemleri ve en koyu muhabbetleri bir ince belli bardağın içine sığdırdık. Memleketin en sahici sohbetleri hep bu kızıl rengin etrafında kurulur. Bir dosta telefon açarsın, anlatacak çok şey birikmiştir ama ona söyleyeceğin kelimeleri seçmekle uğraşmazsın. Yalnızca, “Hadi bana çaya gel,” dersin. O tek cümlenin içine ne de çok mana saklanır. Gel, içimi dökmeye ihtiyacım var, gel de istersen sessizce dinle, bu kadarı yetecek bana. Gel hele anlatacaklarım var.
    Karşılıklı oturulan o masalarda, demlikler boşaldıkça gönüller dolar. Bazen insanın yüklerini hafifleten şey de söylenen sözlerden çok, masada iki bardak çayın arasında dolaşan sessizlik olur.
    Dışarıdaki dünyanın hırçın kalabalığı ve katı yüzü ruhumuzu örselese, evimize gelir, bir an evvel demlemek için ocaktaki çaydanlığın sesine dikkat kesiliriz. Odadan odaya yayılan o sıcaklığın kokusu, evin bütün soğukluğunu dağıtmaya çoktan başlamıştır bile. İçimiz fırtınalardan durulurken radyodan yükselen hafif bir ezgiye, raftan çekilen kitabın kokusuna hep o iksir eşlik eder. Tam ilk sayfayı çevirecekken insan boşalan bardağını yine görür de “Önce bir çay koyayım.” der iç sesiyle. Çünkü bazı satırlar kuru kuruya okunmaz; yanına biraz dem, biraz buğu, biraz yalnızlık ister.
    Kalabalık sofralarda da durum aynıdır. Gelen misafirlerle ailece oturulmuş, söz sözün önüne geçmiş, kahkahalarımız duvarlara sinmiştir. Saat ilerler, ortamda susmalar, sessizlikler başlar; misafir tam kalkmaya yeltenmişken ev sahibi olarak hemen o tanıdık cümleyi bırakırız ortaya: “Bir çay daha içelim de öyle kalkın.” Teklif maiyetindeki bu öneriyi emir telakki eden konuklar usulca oturur yerine. O sözün içinde nice gizli çağrı saklanır da aslında onlar o çağrıları kalpleriyle duyarlar: “Gitmeyin, size doyamadık, anlatacaklarımız bitmedi, kalbinizi kalbimizin yanında biraz daha tutun.” Gitmek isteyenin ayaklarını bağlayan, kalmak isteyenin gönlüne kusursuz bahar getiren bir ricadır bu.
    Çay, yolların ve yolculukların da kadim yoldaşıdır. Yol ne kadar uzun olursa olsun, bagajdaki o emektar semaver ya da koltuktaki termos içimizi güvende hissettirir. Çay varsa yol daha kısa gelir. İlk molaya kadar sabredilir, sonra bir kenarda bardaklar açılır, duman yükselir; memleketin kokusu burcu burcu yayılır. Yol bir dağ başına düşmüşse çalı çırpı toplanır, iki köz parlatacak bir ateş yanar. İnsan bazen en derin kalabalığını bir dağ sessizliğinde, bir bardak çayıyla közün yükselen parıltılarında yaşar. Vefalıdır çay, o yalnızlıkta insana yoldaş kesilir.

    Ramazan akşamları da böyledir; o zamanlarda çekilen o tatlı susuzluk, akşam ezanı ile birlikte bardağa süzülen ilk demin hayaliyle güzelleşir.
    Çoğumuz için oruç tutmak, çay sevgisinden bir müddet ayrı kalıp hasretlik çekmektir. Kokusu burnumuzda tüter, hasreti demlikte birikir. Açlık geçer, susuzluk diner; ama iftara saniyeler kala mutfaktan yükselen o taze çay kokusu insanın içine başka türlü işler. Ocağın altı kısılmış, demlik havlusuna sarılmış, bardaklar tepsiye dizilmiştir. Gözler saatte, kulaklar minarede, eller bardağın sıcaklığına kavuşma arzusuyla bekleyiştedir. Ezan sesiyle birlikte oruçlar açılır açılmaz, sofradaki her şey bir kenara çekilir. İlk yudumda boğazdan aşağı süzülen o sıcak dem, gün boyu biriken sabrın en güzel ödülü gibi insanın tüm ruhuna yayılır. Biliriz ki köyde, kentte, dağda ya da evde, yahut o teravih sonrası Ramazan akşamlarında muhabbetin hası demin o derin renginde gizlidir. Çay kızardıkça söz demlenir, çay koyulaştıkça gönüller birbirine daha da sokulur.
    Bir de hani kuşluk vaktinde geçen gençlik çağımız vardır o sihirli çayın açtığı muhabbetin içinde. İki nişanlı oturur masaya. Konuşacak çok şey birikmiştir ama anlatılacakların hiçbiri heyecandan tam olarak söze dökülemez. Bardaklar boşalır, yenileri gelir. Genç kız kalkacak olur, delikanlı mahcup bir sesle “Bir çay daha söyleyelim mi?” der. O bir bardak; “az daha, biraz daha kal” demektir. Biraz daha bu akşam uzasın, biraz daha gözlerin gözlerime değsin demenin en kibar, en Anadolu usulü halidir yâre, yârana çay ikramı…

    Çayın huyudur bu; zamanı uzatır, muhabbeti koyultur, insanların arasındaki mesafeyi usul usul eritir. Sevinci de hüznü de, kavuşmayı da ayrılığı da hep bir bardak çayın kenarına iliştirip yaşarız ömrümüzde. Nice suskunluklar onun alevinde çözülür, nice yarım kalmış söz onun kızıl deminde yolunu bulur. Hayat bazen insanın içine ağır ağır iner de yaşadıklarımız, gönlümüze tortu bırakır ya, işte tam o vakit bir demlik çay kadar bize iyi gelen kaç şey vardır şu dünyada?
    Çay bâki, dem bâki. İnsanı insana bağlayan ne varsa, birazı o ince belli bardağın içinde saklı durur hala ilk günkü gibi.
    O zaman ne duruyorsunuz azizim? Haydi bir çay koyun ocağa da içelim. Kim bilir, belki anlatacaklarımız henüz bitmemiştir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.