Bazı çağlar insanı konuşturur, bazı çağlar susturur. Biz ise konuştuğunu zanneden ama her geçen gün kendi sesinden biraz daha uzaklaşan fısıltılar çağının içindeyiz. Kelimeler çoğaldı; cümleler azaldı. Görüntüler çoğaldı; fikirler seyrekleşti. Parmaklarımız ekranlarda durmaksızın dolaşıyor, zihnimiz aynı yapay kıyılarda dönüp duruyor. Herkes anlatıyor, pek az insan düşünüyor. Herkes konuşuyor, kendi sesiyle konuşanların sayısı ise gün geçtikçe azalıyor. Gürültünün baskın çıktığı yerde, hakikatin sesi ancak fısıltı olarak kalıyor. Kitap okumayan bir insanın kaybı yalnızca bilgi boyutunda kalmaz. Kelimelerini kaybeder, muhakemesini kaybeder, sabrını kaybeder. En sonunda kendi cümlesini kurma kudretini, yani varoluşsal özerkliğini de yitirir. Çünkü düşünce, kelimelerin içinde filizlenir. Kelimeyi besleyen yegâne kaynak ise kitaptır. Sayfalar arasında kaybolmayı göze alamayan bir zihin, zamanla başkasının inşa ettiği hazır cümlelerin sığınmacısı olur. Bugünün en büyük yoksulluğu da tam bu noktada başlıyor: İnsanlar artık kendi düşüncelerini üretmiyor, algoritmaların önlerine koyduğu hazır düşünceleri hoyratça tüketiyor.Sosyal medya, bu çağın en güçlü ve en tehlikeli yapay dili hâline geldi. İnsanlar sevdiklerini, kırıldıklarını, öfkelendiklerini ya da özlediklerini artık kendi kelimelerini bir kenarı bırakıp birkaç saniyelik Reels videolarıyla anlatıyor. Bir ayrılık yaşandığında şablon bir video paylaşılıyor; gönül alındığında bir diğeri geliyor. Kırgınlık, mutluluk, pişmanlık, özlem, umut… Her insani duygu için önceden ambalajlanmış binlerce dijital kalıp insanın önüne düşüyor. Böylece insan, kendi kalbinin tercümanı olma zahmetinden ve o zahmetin getirdiği olgunlaşma sürecinden uzaklaşıyor. Hazır görüntüler onun yerine konuşuyor, hazır müzikler onun yerine hissediyor, hazır cümleler onun yerine karar veriyor. İnsan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, dijital bir tiyatronun edilgen izleyicisine dönüşüyor. Belki de çağımızın en büyük kırılması ve trajedisi burada saklıdır. Düşünmeyen insan kadar, kendisi adına düşünülen ve bunun farkında dahi olmayan kitleler çoğalıyor. Yapay zekâ destekli algoritmalar önümüze kendi içeriklerini çıkarmakla kalmıyor; ilgi alanlarımızı, beğenilerimizi, öfkelerimizi, sevgimizi ve hatta sessizliğimizi bile görünmez iplerle şekillendiriyor. Fark ettirmeden aynı müziklerle üzülüyor, aynı şablon görüntülerle duygulanıyor, aynı mekanik cümlelerle teselli buluyoruz. Kendi özgün iç sesimiz, ekranların bitmek bilmeyen, parıltılı gürültüsü arasında usul usul kaybolup gidiyor. Oysa insanı insan yapan asıl kıymet, hisleri yanında, hissettiklerini kendi ruh süzgecinden geçirerek dile getirebilmesidir. Düşünce emek ister, duygu incelik ve zaman ister. Her ikisi de aceleye getirilmiş dijital tepkilerden ziyade uzun ve sancılı bir iç yolculuğun meyvesidir. Hatırlıyorum… Seksenli ve doksanlı yıllarda radyoların başında sabırla bekleyen insanlar vardı. “Ali’den Ayşe’ye”, “Ayşe’den Ali’ye” diye başlayan istek parçaları, bugünün binlerce mesajından daha derin ve silinmez izler bırakırdı. Bir şarkı gönderilirdi karşı kıyıya, ama asıl gönderilen; sabırdı, özlemdi, o anın kutsallığı ve bekleyişti. İnsanlar hislerini doğrudan ortaya dökmek yerine, bir ezginin kanatlarına emanet etmeyi seçerdi. Bunun ardında bir korku ya da çekingenlik yoktu; tam aksine, köklü bir edep anlayışı vardı. Çünkü edep, sevgiyi de koruyan, onu yozlaşmaktan kurtaran bir ahlaktır. Seven insan, sevdiğini kendi duygularının çiğ ağırlığı altında bırakmamaya özen gösterirdi. O yıllarda her hissin bir vakti, her sözün bir ağırlığı ve yeri olduğuna inanılırdı. Bu yüzden bazen bir Anadolu türküsünün mısraları bağlamanın tınısında konuşurdu, bazen Ümit Besen’in içli piyanosu, bazen Ferdi Özbeğen’in o dönem kent kültürüne zarafet katan piyanist şantör yorumları, bazen Cengiz Kurtoğlu’nun hüznü, bazen de Ferdi Tayfur’un şarkılarındaki o derin efkar. Bu melodiler sadece müzik taşımakla kalmaz; inceliği, sabrı, beklemeyi ve sevginin o mahrem, dokunulmaz sınırlarını da ulaştırırdı karşı sahilin kıyılarına. Duyguların bile bir vakarı, bir haysiyeti vardı. İnsan sevdiğini sanal bir alemde, dijital vitrinlerde ilan etmeyi bir meziyet saymazdı. Söylenmeyen sözler, söylenenlerden çok daha kıymetliydi. Bazı hislerin iki gönül arasında kutsal bir emanet gibi saklanması gerektiği bilinirdi. İma ve istiare, edebin asıl diliydi. Susmak, çoğu zaman en görkemli cümlenin yerini tutardı. Çünkü sevgi; safi söylemekten ibaret değildi; korumaktı, gözetmekti, incitmemekti. Bir şarkıyı aracı kılmak duygudan kaçmak değil; aksine, duyguya duyulan hürmetin en zarif yollarından biriydi.Ne ilginç ve ironiktir ki; dün bu yerel ezgileri ve arabeski “taşra müziği”, “varoş kültürü” diyerek tepeden bakan elitist zihniyet, bugün küresel popüler kültürün kendilerine dayattığı yapay ezgilerin peşinden sorgusuzca sürükleniyor. Bir zamanlar Ümit Besen, Ferdi Özbeğen ya da Cengiz Kurtoğlu dinleyenleri kültürel olarak küçümseyenler, bugün sözünü, anlamını ve felsefesini bile bilmedikleri yabancı şarkıları sosyal medya profillerinde kişiliklerinin bir parçası gibi sergiliyor. Mesele elbette müziğin dili veya türü değildir; mesele, seçme iradesini ve estetik beğeniyi tamamen başkasına, yani algoritmalara teslim etmektir. Dün kendi coğrafyasının taşrasını küçümseyen zihin, bugün küresel dijital tekellerin taşeronu olmayı modernlik ve ilericilik sanıyor.Küresel medya ve onun dağıtım ağları, artık yalnızca ne izleyeceğimize karar vermiyor; neye üzüleceğimizi, neye güleceğimizi, kimi kahraman ilan edip kimi nasıl unutacağımızı da kulaklarımıza fısıldıyor. Her gün önümüze düşen yüzlerce kısa video, fark ettirmeden ortak, yapay ve sığ bir duygu iklimi inşa ediyor. İnsan, kendi iç sesini duyamayacak kadar yoğun bir gürültü duvarının arkasında yaşıyor. Oysa hakiki düşünce, yalnızlığı ve sessizliği sever. Kitap da tam olarak bu sessizliği talep eder. Sayfaların hışırtısı, ekranların bitmek bilmeyen, ruhu emen gürültüsüne benzemez.Belki de bütün mesele tam bu noktada düğümleniyor: Okumayan insan, düşüncesini derinleştiremez; düşüncesi derinleşmeyen insan, duygusunu inceltemez. Duygusunu inceltemeyen insan ise en sonunda başkasının kurguladığı görüntülerle, başkasının hayatını yaşamaya razı olur. Kendi cümlesini kuramayan, kendi hayatının mimarı da olamaz. Çünkü insanlık tarihi ve medeniyet, başkalarının cümlelerini ezberleyip tekrarlayanların aksine, her türlü baskıya rağmen kendi özgün sözünü söyleyebilen cesur insanlarla yükselmiştir.Bu yüzden bugün, dijital kuşatmanın altında bir kitabın kapağını açmak, sadece sıradan bir okuma eylemi değildir.
O kapağı açmak; hazır düşüncelere, dayatılan beğenilere ve tek tipleştirici algoritmalar dünyasına karşı kendi fikirlerini sessiz ama sarsıcı bir itiraza, entelektüel bir direnişe dönüştürmektir. Kendi özgün cümlesini kurmaya çalışan her insan, küresel sistemin tek tipleştirdiği bu dünyaya karşı küçük ama son derece onurlu bir barikat kurar. Çağımızın en büyük özgürlüğü; başkasının hazırladığı dijital içerikleri ve videoları paylaşarak sahte bir varlık göstermek yerine, kendi kelimelerini cesaret, bilgi ve edeple inşa edebilmekte gizlidir. Kitap, tam da bu varoluşsal kriz anında insanın elinden tutar. Bir kitap, kuru bir bilgi vermekten önce insanı kendi iç dünyasına, kendi derinliklerine doğru şifalı bir yürüyüşe çıkarır. Her sayfa zihne yeni bir soru işareti, yeni bir ufuk bırakır. Her satır, insanı dışsal manipülasyonlardan biraz daha bağımsızlaştırır. Kitap okuyan insan yalnızca yazarla satırlarda buluşmaz; kendi vicdanıyla konuşur, geçmişiyle hesaplaşır, geleceğini tasarlar. Şüphe eder, yeniden düşünür, yıkar ve daha sağlam temellerle yeniden kurar. Zihnin ve ruhun hakiki terbiyesi, işte bu sessiz odada başlar.Çağımızın en büyük ihtiyacı, milyarlarca dolarlık yeni teknolojilerden veya daha hızlı işlemcilerden önce; bağımsız, derin ve yeni cümleler kurabilen nitelikli insanlardır. Kendi kelimeleriyle konuşan, kendi muhakeme yeteneğiyle karar veren, her şeyi kendi vicdan terazisinde tartan insanlar… Çünkü medeniyet beton gökdelenlerle ya da büyüyen ekranlarla yükselmiyor; kurulan derin ve ahlaki cümlelerle yükseliyor. Kütüphaneler küçülürken ekranlar büyüyorsa, insani sohbetler sığlaşıp kelimeler birkaç emojinin sınırlarına sığınıyorsa, burada teknik bir ilerlemeden önce, ruhun ve insanlığın ciddi bir yoksullaşmasından söz etmek gerekir.Ben hâlâ inanıyorum; bir milletin ve insanlığın geleceğini soğuk algoritmalar yazamaz. O geleceği kütüphaneler yazacaktır. Öğretmenler yazacaktır. Kitapların kokusunu içine çekerek, sayfaların arasında hayal kurarak büyüyen çocuklar yazacaktır. Reels videoları milyonlarca kez izlenebilir, bir popüler şarkı birkaç hafta dillerden düşmeyebilir, geçici bir dijital akım bütün dünyayı peşinden sürükleyebilir. Fakat insanın kaderini ve tarihin akışını değiştiren, çoğu zaman sessiz bir odada, tek başına ve huşu içinde çevrilen tek bir kitabın gücüdür. O sayfanın kalbi titreten hışırtısı, ekranların bitmek bilmeyen sahte gürültüsünden daha derin, daha kalıcı ve çok daha hakikidir.Kendi cümlesini kurabilen insan, kendi hayatını ve kaderini de kendi elleriyle yazar.
Kendi sesini koruyabilen insan, kalabalıkların ve sistemin uğultusunda kaybolup gitmez. Ve unutulmamalıdır ki bir medeniyet, ancak kendi sesini ve ruhunu kaybetmeyen, rüzgara karşı kendi sözünü söyleyen o asil insanların omuzlarında yükselir
Mükemmel bir tespit olmuş. Kelam’a sahip olmayanın kalemi olmaz. Severek kudum. Saygılar, sevgiler gönderiyorum.