Türkî kelimesi Türk’e ait manasında iki kelimeden müteşekkil. Zamanla “türkü” şeklinde söylenir olmuş. Dörder mısralı bentlerden oluşan ve on birli hece vezniyle yazılıp bestelenen halk edebiyatı nazım şeklidir türkü.
Türk halkının sevinçleri, hüzünleri, umut ve acıları türkülere yüklenerek öz hafızamızın ifadesi olmuştur türküler. İnsanların dilinden, onların yaşamlarından, yaşamlarına ait kesitlerden, hayal kırıklıklarından, sevdalarından ve bazen de özlemlerinden doğarak hem melodisi hem de sözleriyle insanın en derin duygularına hitap eder ve geçmişten bir hikâyeyi bize ulaştırır her türkü.
Divan şiirinde olduğu gibi türkülerdeki tavır, söyleyene ve söylenene göre değişmez, tersine Anadolu dağlarının, ovalarının, derelerinin has sesiyle harmanlanarak söze ve müziğe dökülür. Türkülerimiz öyle içten bir sesle söylenmiştir ki bu yönüyle, halkın özgün sesi olarak köy meydanlarında, düğünlerde, ölümlerde, uzun yolculuklarda yankılanan hikâyelere, paylaşılan tecrübelere dönüşmüşlerdir. Hemen her kelimesine insan hayatının sindiği türküler, her seferinde toplumun değer yargıları, kutsalları, yaraları veya umutları olmayı başarabilmişlerdir. Türküler de insan karakteri gibidir: Kimi ağırbaşlı, kimi hoyrat, kim hırçın, kimi gamlı, kimi şen. Çoğunun dokunaklı bir hikâyesi olduğundan bazen bir kelimesi bile insanların duygularını yerinden oynatır. “Kara tren gecikir, belki hiç gelmez” derken bir türkü, çok uzaklarda beklenen birini, sabırla yolunu gözleyenleri ve kavuşma umudunu özetler.
Türküler aynı zamanda toplumsal bir hafıza işlevi de görür. Bir dönemin veya bölgenin kültürel yapısını, sosyal olaylarını, insanların yaşantılarını türkülerden öğrendiğimiz olmuş; türkülere dayanan Zeybek, Bar, Horon, Halay gibi halk danslarıyla ortak sevinç ve hüzne şahitlik etmişizdir.
Türkülerin sözleri, hem halkın sesini hem de irfanını taşır günümüze. Duyulmadık deyimleri, mahallî söyleyişleri türküler bize kadar getirir. Öylesine duru, öylesine saf, öylesine hakîkîdir ki türküler, Bedri Rahmi’ye.
“Türküler, türkülerimiz.
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz” mısralarını yazdırmıştır.
Kısacası türküler, Anadolu’nun nabzını tutar. Bir yerin bir yörenin bir şehrin türküsünde oranın dilini, oranın tarihini ve kültürünü buluruz. Onlar, geçmişten bugüne uzanan bir köprü olur da gelenekleri yaşatır, kültür kimliğimizi korur. Türküler, bir millete ömür boyu yol arkadaşlığı yapar. Beşikte ninni olup huzur verir, çocuklukken oyunumuza eşlik eder; askerimize dertdaş, sevdalımıza sırdaş olur. Düğünde coşkunun, ölümde matemin sesi olur.
Türküler sadece insanı mı yansıtır? Elbette hayır. Türkülerimiz içerdikleri motiflerle de insanın tabiata bakışını adeta tercüme eder. En çok yer verilen çiçek, meyve, ağaç, renk, su ve hayvan motifleri ile türküler hayatın tüm renklerini bize gösterir. Her motif, halkın yaşama bakışını, doğayla kurduğu bağı ve duygu dünyasını anlatan birer sembol gibidir türkülerde. Çiçeğin zarafeti, meyvenin bereketi, ağacın bilgeliği, renklerin coşkusu, suyun dinginliği ve hayvanın doğallığı, türkülere hayat vermiş; bu sayede türküler, insanı kuşatan her nesneden dem vurmuşlardır.
Bazen bir çiğdem olur:
“Çiğdem der ki ben alayım” der.
Bazen bir demet gül:
“Kırmızı gül demet demet” dedirtir.
Bazen dağda gezen bir ceylanı hikâye ederiz onunla:
“Urfa dağlarında gezer bir ceylan”.
Bazen yüce bir dağı türküyle keşfederiz:
“Yüce dağ başında yanar bir ışık”.
Türküler geçmiş nesillerin kendini ifade biçimi olmakla birlikte bu gün için de sadece bir eğlence veya bir duygu aracı olmaktan çok ötedir. Bugünkü nesiller olarak bizler, türküleri dinleyerek geçmişin yaşam biçimlerine ve değerlerine kulak verebiliriz. Pek çok türkü, savaşlar, göçler, felaketler veya toplumsal değişimler gibi önemli tarihsel olaylardan izler taşıdığından geçmişteki mücadeleleri ve toplumsal fedakârlıkları onlar vasıtasıyla anlayabiliriz. Örneğin çoğumuzun diline ama sözleriyle ama nağmesiyle pelesenk olan “Çanakkale Türküsü” bunlardan sadece biri değil midir? Yine aşk, özlem, ayrılık gibi insana mahsus duyguların zamana ve mekâna bağlı olmaksızın insan hayatında nasıl yer edindiğini türkü dinleyerek görebiliriz. Aynı şekilde Türkçenin sade ama derin, yalın ama güçlü yapısını türkülerle keşfedebiliriz. Türküler, yalnızca geçmişi yâd etmek için midir? Elbette değil. Onlar aynı zamanda geçmişimizle ortak dil, ortak duygu, ortak zevk ve ortak değeri bulabilmek, kurabilmek ve sürdürebilmek için güçlü birer bağdır. Toplumun hangi kesiminden olursa olsun birimiz yoktur ki diline dolanan bir türküde kendini aramasın.
Öyleyse, hem fert hem de toplum olarak bizim için bir kültür hazinesi olan türkülerimizi dinleyelim, anlayalım, söyleyelim, söyletelim:
“Türküler, türkülerimiz.
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Vildan S. Coşkun
Selamünaleyküm. Tebrik ve teşekkür ederim. Yüreğinize sağlık, kaleminize akıcılık, fikirlerinize duruluk. Çok güzel izah etmişsiniz türküyü. Türküler aynı zamanda söylendiği zamanın kelime hazinesidir de, buna şarkılar da dahil.
Kadir Karaman