Türkçeden başka tüm diller yasaklanıyor
Resmi ideolojinin toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi için CHP’nin kontrolünde devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halk odaları Halkevleri ve devamla Köy Enstitülerinin de kurulduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bu kurumlar ciddi bir asimilasyon kurumları olarak faaliyet yürütmüşlerdir. Örneğin Türk Ocakları Türk milliyetçiliği için yeterli olmadığını düşünen bazı ocaklılar Türkiye’de Türkçeden başka bir dil kullanılmaması gerektiğini vurguluyor hatta Türkçeden başka bir dil kullananların cezalandırılmalarını istiyorlardı. Örneğin 1926 yılındaki 3. Kurultayda söz alan Çal delegesi, Dr. Sakir Turgut Bey, T.C. toprakları dâhilinde yasayıp da hala Türkçe konuşmayan unsurların olduğuna dikkat çekerek, bunların ne zaman Türkleştirileceğini soruyordu. Nihayetinde öneri olarak Türkiye’de Türkçe bildiği halde Kürtçe, Lazca, Arapça Rumca, Arnavutça gibi dilleri konuşanların cezalandırılmalarına yönelik bir kanun hazırlanmasını teklif ediyordu.
Aynı kurultayda Türk olmayanlarla ilgili en sert konuşmayı yapan Afyon delegesi İzzet Ulvi Bey’e göre, bu hususta yapılacak iki iş vardır; birincisi… Kürdüm diyenlere Türklüğünü öğretmek. Kültür Komisyonu ve Ocaklar bu konuda gereğini yapacaktır. İkincisi de, hükümet Türkçü olduğuna göre bu yönde gereken adımı atacaktır. Yani Türk olmayanları Türkleştirecektir. Türk Ocakları genel merkezi, bu yönde bir yaklaşımın doğru olmadığını kabul ederek, Türkçe konuşmayanlara yönelik şiddet ve cebir kullanılmasının tasvip edilemeyeceğini duyurmasına rağmen34 hükümet bunları benimsemiş olacak ki 1926 yılında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlatmış, bu yönde yasalar çıkarmıştır. Bu yasalara uymayanların, Türkçe dışında başka bir dilde konuşanların 150-200 lira para cezasına çarptırılacağı ilan edilmiş, ihlali tekrar edenlerin ise cezasının iki katına çıkarılacağı belirtilmiştir.
Ders kitapları ve resmi ideoloji
Tek parti döneminde özellikle Tarih ve Yurt Bilgisi gibi derslere büyük önem verildiğini bu derslerde ise aşırı bir milliyetçiliğe vurgu yapıldığını görmekteyiz. Yeni ders kitaplarının cumhuriyet ülküsüne ve ruhuna çağdaş gelişmelere göre hazırlanacaktı. Cumhuriyet dönemi ile birlikte Atatürk’ün önderliğinde üzerinde çalışılan en önemli çalışmalardan biri de tarih alanında olmuştur. Türk medeniyetinin diğer medeniyetlerden üstün olduğu ve hemen tüm uygarlıkların kökeninde Türklerin olduğu tezi bu kitaplar aracılığıyla topluma dayatılacak ve onlarda ciddi bir Türklük bilincinin gelişmesine vesile olacaktı. Hatırlayınız 1921 yılında Ankara’da yapılan Maarif Kongresinde Türk gençliğinin geçmiş hurafelerle değil yeni bir tarih bilinciyle yetiştirilmesi arzu edilmişti. Bunun Tevhid-i Tedrisat’la birlikte resmi anlamda hayata geçirilmesi Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından 1930’da yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabı olmuştur. Keza dilin millileştirilmesi amacıyla da 1932 yılında Türk Dil Kurumu kurulmuştur.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından 1939 yılına kadar okullarda okutulan tarih ders kitapları yazılmış ve bu kitaplarda işlenen konular da kuşkusuz Türk milliyetçiliğinin yüceltildiği bilgiler yer almaktaydı. İlginçtir o dönem ders kitaplarında Lenin’in bile Türkleşmiş bir Rus olduğu vurgulanacaktır. Bu husus ders kitabında şöyle dile getirilmiştir, “…Milliyetçilik bir yandan ezilmişlikten kurtulma olarak görülürken diğer yandan Rusya ihtilali, siyasi sahadan pek çabuk içtimai sahaya geçti. Ruslaşmış bir Türk ailesinden gelen Lenin adlı bir adamın azim ve iradesiyle, o ana kadar yalnız nazariyatta kalan komünizmin hayatta tamamı ile tatbikine girişildi.
Ders kitaplarında ırkçılık
Devlet erkânı da her fırsatta Türklüğü öne çeken, milliyetçiliği yücelten ifadelerle resmi ideolojinin içselleştirilmesinde öncü rol oynamaktadırlar. Atatürk, Tarih dersine büyük önem vermektedir. Çünkü ona göre, “Sevr antlaşmasını onayan yöneticilerin sultanların padişahların öykülerini bu zorbaların yasa dışı davranışlarını Türk ulusu ancak ve yalnız tarihte okuyacaktır.” Ondan da önce kutsallaştırılan Türk milliyetçiliğin tarihte ne kadar mühim rol oynadığı toplum kesimlerince bilinecek ve içselleştirilecekti. Tevhid-i Tedrisat bu anlamda önemli ve gerekliydi. Bu hususu 1924 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Şükrü Saraçoğlu şöyle ifade ediyordu; “Meclis-i Alinizin yüksek kararıyla Tevhid-i Tedrisat esaslarını kabul ederek selamet yolunu bulmuş olan Maarifimizi aynı yolda yürütmek ve Türk vatanına talim ve terbiyenin muhtaç olduğu intizam ve inzabat altında yeknesak terbiye ve tahsil ile mücehhez, hayat için hazırlanmış gençler yetiştirmek gayemiz olacaktır.” Yani maarif tek bir terbiye esasına göre gençler yetiştirecekti. Elbette bu terbiye esası; katı bir Türk milliyetçiliğe dayanmaktaydı.
1940 yılına ait Yurt Bilgisi ders kitabında öğrenci andıyla ilgili bir bölüm de var; ‘‘And içerim büyüklerim: Yurdumu her zaman öz canımdan çok seveceğim. Yurdu korumak Türk’ü yaşatmak için vakti gelince canımı vermeye severek koşacağım. Seni kendimden değil, anamdan bile çok seviyorum” gibi gayet abartılı bir milliyetçilik aktarımının yapıldığına da şahit oluyoruz. Bilindiği gibi ilk defa Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu 10 Mayıs 1933 tarih ve 101 sayılı kararı ile uygulamaya konulan “Öğrenci Andı”, 2013 yılında AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “Demokrasi Paketi”yle son bulmuştu.