Şöyle bir pencereden dünyaya baktım da; Şiirden başka ne menem dünya…
Sevdanın rengi ve tadı, bir beyaz kâğıtla başlayacağını bilmiyordum. Gözlerimle nasıl öptüğümü şimdi hatırladım. Kendi bahçesinde, meyvelerin çiçeğe duruşunu seyrettim önce. Suyunu verdiğim fesleğen, leylak kimi zaman adını bilmediğim yaban otuna kurumasın diye döktüğüm suydu, bağlandım. Yeryüzü defterine adını “muradım” diye yazdırdım. Çünkü şiire de baharı inanırdım. Ay’a tutunmuş geceydim bazen. Bazen de gözelerden akan o cılız ama berrak bir avuç yıldız. Yara da aldım ama bırakmadım. Gönül onunla dem aldı, bahanesi bahardı, ayetlerin arasına sakladım. Sesini yapraklara bağışlayan karanfillere yaslandım. Yüzümü ırmağında yıkadım. Güller ne zaman açacak olsa karşında, ben onları da kıskandım. Alnıma düşen ilk beyaza şiirdir dedim, arkaya doğru yasladım. Kırışan ellerimi satırlardan saydım, göz altı torbalarım, morluklarımı nakarata bağladım. Şiir vardı, yaşlanmadım…
Kenarları kibrit çöpüyle yakılmış şiirlerin yazıldığı defterime baktım, nicedir kokusu yok diye kalemin, kâğıtların ve dahi ağaçların üşüdüğünü anladım. O zaman dedim ki: Ey güzel Allah’ım! Şöyle bir bakıyorum da pencereden dünyaya, şiirden başka ne menem dünya!
Bir ağacın içinde kökleri kuruyan ormanın çığlıklarını duymuyor olsaydım, ne boyardım saçlarını güneşin sarıya, ne de yağmurun eline su dökerdim, ne de ateşe tutardım ruhumu. Öyle geçip giderdim bir gölge gibi. Resmi vardı elimde şehrin, sesini aramaya çıkan biriydim. Bir ömrüm daha olsa, bulamayacağım bundan da eminim!
Kuşları, çocukları ve baharı alıp gitmeyi her istediğimde, bir çiçek durdu goncaya gözümün önünde. Ne kıştır dedi bıraktı inanmayı, ne dalını kıran rüzgâra döndü sırtını. Çay almak için yazının tam da şurasında, rafa astığım şu sözleri aldım buraya da:
İranlı bir alim öğrencilerine ders verirken şöyle der: “Ben nezaketi ağaçtan öğrendim. Ona tekme attım, o tepemden çiçek yağdırdı. O utanç bana ibretlik ders olarak yetti.”
Eda Tosun