Kıbrıs, herkesin bildiğini sandığı ama çoğu kez yanıldığı bir Akdeniz adasıdır. Bilinmeyen adanın yeri değil, adaya hâkim olan kültürün, düşünce yapısının, aidiyet duygusunun mahiyetidir. Dolayısıyla Kıbrıs derken kastettiğimiz şey bütün bunların tamamıdır.
Kıbrıs halkı sürekli bir kendini anlatma, doğru dürüst ifade edebilme gayreti içindedir. Çünkü her gelen onlardan bir şeyler öğrenmek yerine onlara bir şeyler öğretmek gayreti içine girer. Ada ülkesi olması hasebiyle yerli halk her gelene şüphe ile bakar ve ne zaman gidecek diye bekler. Gideceğine kesin gözüyle bakıldığı için de karşılıklı ilişkiler arasında her zaman bir güvensizlik vardır. Gelenin adadan neyi alıp götüreceği merak edilir, güvenildiği takdirde aldatılma riski her zaman söz konusu olmuştur. Nitekim gelenlerin kâhir ekseriyeti hep almak için gelenlerdir. Bulundukları süreçte ada halkını aldatanlar çoktur. Bu durumda halkta doğal bir savunma mekanizmasının gelişmesine sebep olmuştur. Bu sebeple ikili ilişkilerde zaman içinde samimiyet yerini kim kimi aldatacak mücadelesine bırakmıştır. Öyle olunca da iyi niyetle adaya gelen kimseler bazı Kıbrıslılar tarafından kolayca aldatılmaktadır. “Bana bir şey öğretme, buna izin vermeyeceğim, beni değiştiremeyeceksin, dönüştüremeyeceksin” düşüncesi maalesef iyi şeylerin öğrenilmesine de engel olmakta ve özellikle manevî değerlerde milli olma gibi ucube bir anlayış gelişmektedir hatta gelişmiştir. Tabii bunlar benim kanaatlerim. Sosyal bilimlerde kesin doğrular ve yegâne sebepler olmaz.
Madem konumuz Kıbrıs’tır o zaman bugün gördüğümüz Kıbrıs’ın dününü bilmek ve yaşanmışlıkların ada halkı üzerinde artık genetik hale gelmiş etkilerinin izlerini sürmek gerekmektedir. Coğrafi olarak Türkiye’ye 50, İsrail’e 55 mil mesafede olan bir adadan bahsedeceğiz. Coğrafi yakınlık aynı zamanda kültürel yakınlık mıdır? Beraberce bakalım.
Coğrafyanın çoğu gibi Kıbrıs da bir dönem Roma İmparatorluğunun toprakları arasında yer almaktaydı. Sonra Mesih’in ülkesi sınırları içine girdi ve üzerinde İsa’nın en yakınlarından Aziz Barnabas gezindi ve ölerek oraya gömüldü. Bu sebeple Hıristiyanlık Kıbrıs’ı da kendi harem toprakları arasında sayar. İmparatorluğun Doğu-Batı diye ikiye ayrılması sonra Kilise’nin Katolik-Ortodoks olarak ikiye bölünmesi ve bu taksimde Osmanlı gelinceye kadar Kıbrıs’ın Latin-Katolik devletin egemenliği altında asırlarca kalmış olduğunu belirtelim.
Dünya tarihinin hiç şüphesiz en önemli kırılma noktalarından birisi Haçlı Seferleridir. Herkes için, her devlet için ve her din için önemlidir. Odak noktası Kudüs’tür. Kıbrıs’ı doğru okumak için Kudüs’ü doğru anlamak gerekir. Mesela Haçlı ordusuyla Kudüs’e giderken İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard Kıbrıs’ı almış sonra da şövalyelere satmıştır. Evet adanın kaderinde bir de satılmak veya kiraya verilmek vardır. Bu da halkın psikolojisini etkilemektedir. Kim bu şövalyeler?
Malum olduğu üzre 476’da Batı Roma yıkılınca Avrupa’da Feodal sisteme geçilmiş, Devletin yıkılmasıyla ortaya çıkan otorite boşluğu soylular, ruhban sınıfı, şövalyeler, köylüler gibi katmanlar tarafından doldurulmuştu. Derebeylik sistemi burjuvazinin de doğuşuna sebep olmuş ve hep daha fazla daha da fazla kazanma hırsı topluma hâkim olmuştu. 1095’te Papa, giderek sorun haline gelen ve Kiliseyi tehdit eden burjuva ve şövalyelere yeni bir servet kapısı göstermiş ve Kudüs’te Cennetin Krallığının kendilerini beklediğini söyleyerek çoğu çapulculardan oluşan kitleleri İsa’nın askerleri oldunuz diyerek Ortadoğu’ya sevk etmişti. Bu yüzbinleri aşan toplama ordu 1099’da Kudüs’ü ele geçirmiş ve 1187’de Selahaddin Eyyûbî geri alıncaya kadar Katolik Latin İmparatorluğu olarak yaşamış, 70.000’den fazla Müslüman ve Yahudi katletmiştir. 1187’de Kudüs’ü boşaltmak zorunda kalan şövalyeler Avrupa’ya geri mi dönmüş? Hayır. Pekiyi nereye gitmişler? Kıbrıs’a. Hâlâ Kıbrıs’talar mı? Hayır demek isterdim. Gözünüz Kudüs’te ise bedeniniz Kıbrıs’ta olmak zorundadır.
Aslan Yürekli’nin Kıbrıs’ı şövalyelere önce sattığını sonra geri aldığını sonra da Lüzinyanlar’a sattığını belirtelim. Lüzinyanlar aslen Fransız olup 1192-1489 yılları arasında Kıbrıs’ı yönetmiş bir hanedandır. Son Lüzinyan kralı 1489 tarihinde ölmüştü. Bu olay olduğu sırada son kralın Venedikli eşi adanın üstünde hakimiyet kurmuş ve gücü eline almıştı. Sonrasında Haçlı seferlerinin zenginleştirdiği Venedikliler adayı askeri üs olarak kullanmışlardı. Katolik Venediklilere karşı ada sakinleri olan Rumların Ortodoks oluşu ve yerli halktan tahammül ötesi vergi almalarının yanı sıra giderek büyüyen Osmanlı topraklarının ortasında ve Katolik Venediklilerin hakimiyeti altında kalan Kıbrıs Osmanlının gündemine gelmişti. Kıbrıs toprakları o kadar verimliydi ki Venedikliler o topraklarda tutunabilmek için 1517 öncesine kadar Memluk devletine yıllık kira bile veriyorlardı ve aynı kirayı Osmanlı’ya da teklif etmişlerdi. Nihayet Ebussuud Efendinin “İslâm toprağıdır, gayrimüslim elinde kalamaz” fetvası üzerine Osmanlı 1570-1571 yılları arasında aşama aşama ve ciddi sayıda şehitler vererek Kıbrıs’ı aldı ve İslâm toprağı haline getirdi. Tabii almak istediğiniz toprak Kıbrıs ise almaktan daha zor olanın elinizde tutmak olduğunu unutmayacaksınız. Çünkü yukarıda ifade ettiğim gibi hem Mesih’in haremidir hem de Kudüs’ün ileri karakoludur. Nitekim Kıbrıs’ı geri almak üzere hemen bir kutsal haçlı ittifakı oluştu. Papa V. Pius’un girişimleriyle Venedik Devleti, İspanya Krallığı, Ceneviz Devleti, Savoya Dukalığı, Hospitalier Şövalyelerinden oluşun Haçlı donanması İnebahtı Deniz savaşında (7 Ekim 1571) Osmanlı Donanmasını mağlup etti. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın “Siz donanmamızı yakmakla sakalımızı, biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kesmiş olduk. Kesilen sakal daha gür biter ama kesilen kol yerine gelmez” demişti. Elbette o kudretli Sadrazam zamanında mikrocerrahi bugünkü kadar ilerlemiş olmadığından kolun yerine her an dikilebileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Zira kol yerine takılmaz fikri sonraki yüzyıllarda bizleri telafisi olmayan gafletlere ve ihmallere gark etmişti. Tekrar altını çizelim konu Kıbrıs ise düşmanlarınızın ittifak hızını tahmin bile edemezsiniz. Kıbrıs sizde kalsın diyen ne kadar dostunuz vardır o da ayrı bir mesele.
Bir toprağın vatan parçası yapılması için askeri başarı tek başına yetersiz olur. Silahlı kuvvetlerle zapt edilir, irfan ordularıyla fethedilir, halkta hüsnükabul görünce de vatan olur. Elbette Kıbrıs Osmanlı’nın ne ilk ne de son aldığı yerdi. Her yeri aldığında yaptığı gibi Kıbrıs’ta da muhtemelen bir “şenlendirme” politikası izlemişti. Önce asker kışlaya çekilir, süratle bir vali atanır, akabinde bir kadı tayin edilir, halka para dağıtır ve hissedilir derece ekonomik bir refah düzeyi sağlanır. Sonrasında bir müftü atanır ve imar faaliyetleri başlar. Camiler, medreseler, dergahlar, kütüphaneler, imarethaneler, hanlar, hamamlar vs. Akabinde iskân politikası gereği evlâd-ı fâtihâna o bölgeden araziler tahsis edilir, vakıflar kurulur. Kıbrıs alınınca Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Kıbrıs’a gönderilenler arasında çoğunluk Karamanoğulları Beyliğine mensup olan ve Konya civarında yaşayanlardandı. Bu tercih adanın geleceği için oldukça etkili oldu. Başından beri Osmanoğulları ile yıldızı barışmayan bu beylik hakkında detaylı bilgiyi kaynaklarda bulmak mümkündür. Enteresan olan bir bilgi Karamanoğulları beyliğine mensup olanların içinde Hristiyan olanların da bulunmasıdır. Bazı tarihçiler Anadolu’da yaşayan Hristiyan Türklerden bahsetmektedir. Nitekim bir dönem Yunanistan’da Cumhurbaşkanı olan Konstantin Karamanlis’in ve eski başbakanlardan Kostas Karamanlis’in köken itibariyle Karamanoğulları beyliğine mensup oldukları bilinmektedir. Yine bir kayıtta Osmanlıların “şenlendirme” politikası gereği 4000 ahinin adaya gönderildiği bilgisi yer almaktadır. Elbette bu bilgilerin ne kadar doğru olduğu iyi araştırılmalıdır. Nitekim bu ahilerden bir tanesinin kabri bugün Lefkoşa/Gönyelidedir. Yine iskân politikasının bir sonucu olsa gerektir 20.000 Alevînin de Kıbrıs’ta iskân edildiği öne sürülmektedir. Öte yandan adada yaşayan Ortodoks Rumların yanı sıra Linobambakiler vardır. Bunların aslen Katolik oldukları ve kendilerini güvende hissetmek adına görünürde Müslümanlığı seçmiş Latin, Venedik, Ceneviz ve Marunilerden oluşan kripto şahsiyetler oldukları halk arasında bilinmektedir.
Belli bir zaman sonra Kıbrıs Osmanlı Devleti’yle problemli şahsiyetlerin sürgün edildiği bir yere dönüşmeye başlamıştır. Mesela İsmail Hakkı Burûsevî’nin şeyhi Kutub Osman Efendi (1691), Yirmisekiz Çelebi Mehmet (1732), Namık Kemal (1888) gibi isimler ceza olarak Kıbrıs’a gönderilmişlerdi. Yine iddia edildiğine göre Osmanlı Kıbrıs’ı müslümanlaştırmak gayretine denk ve belki de biraz daha fazla dozda Ortodokslaştırma çabası sarf ediyordu. Şenlendirme politikaları şehir merkezlerinde etkili olmuşsa da köylerde beklenileni veremediği yine iddialar arasında yer almaktadır.
Osmanlının çöküş seslerinin en çok hissedildiği 19. yüzyıla gelindiğinde ülke topraklarının birçok yerinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da iç isyanlar baş göstermiş, adadaki çok kültürlü kozmopolit yapı asayişin teminini güçleştirmiş, halk arasında “gavur imam isyanı” diye dillendirilen 1833 tarihli ayaklanma gibi nümayişleri bastırmada merkezi otorite zorlanır hale gelmiştir.
Geçen bin yılın üç ihtişamlı devleti olan Selçuklu-Osmanlı Devleti, Germen İmparatorluğu ve Rus Çarlığı yıkılırken özellikle Ortadoğu’da İngiltere giderek güçlenen ve oyun kuran bir devlet haline gelmişti. Aslan Yürekli Richard zamanından beri adaya ilgi duyan İngiltere Kıbrıs’ın stratejik öneminin farkındaydı ve Rusya ile problem yaşayan Osmanlı’ya Kıbrıs’ı kendisine kiralaması karşılığında yeni bir cephe açmayacağı taahhüdünde bulundu. Bu teklife olumlu cevap veren Osmanlı Devleti yıllığına 5 milyon altın karşılığında adayı İngilizlere kiraladı. Resmi tarih aşağı yukarı böyle yazıyordu. Kıbrıs vakıf zengini bir adaydı. Adanın %38’i vakıf arazisiydi. Osmanlı’nın kira sözleşmesi yaptığı 1878’de vakıf gelirleri yıllık 90 milyon altındı. Ve İngiltere bu kirayı bir kez bile ödememişti. Bu sürecin tam olarak henüz iyi tahlil edilmediği anlaşılmaktadır. 1878’de Kıbrıs’ı İngilizlere kiralamaya onay veren Abdülhamid, 1901’de Teodor Herzl’in “Düyûn-ı Umûmiyyenin sıfırlanması karşılığında Kudüs’te Yahudilere bir büyük çiftlik kadar toprak vermeyi” reddetmiş ve âdeta “bizde toprak alındığı bedelle verilir” demişti. Buradaki çelişkinin makul bir gerekçesi olsa gerektir. İşin bu kısmını siyaset tarihçilerine bırakıp biz ada halkının yaşadıklarını anlatmaya devam edelim.
1878’de Kıbrıs’ta Osmanlı Sancağı indirilmiş yerine İngiliz bayrağı çekilmişti. Ada halkının yaşadığı bu büyük travmayı göz ardı ederek Kıbrıs üzerinde sağlıklı düşünce üretilemez. Müslüman halkın bu manzara karşısında gözyaşı pınarında donuvermişti. Ve İngiliz bayrağı altında yaşamayı içine sindiremeyen halkın bir kısmı adayı terk etmişti. Gidenler arasında Osmanlı entelektüeli, ulema ve evliya sınıfı da vardı. Âdeta bir beyin göçü yaşanmıştı. 1914’te İngilizler adayı ilhak ettiğini duyurmuştu ki o süreçte Osmanlı’nın buna ses çıkaracak gücü yoktu. Fakat bu ilhak adada ikinci bir grubun adayı terk ederek Türkiye’ye hicretine vesile oldu.
24 Temmuz I923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşmasının Kıbrıs ile ilgili üç maddesi vardır. Bunlar 16, 20 ve 21. maddelerdir. 16. madde de özet olarak “Türkiye’nin antlaşmada açıklıkla belirtilen sınırlar dışında bulunan bütün arazi üzerinde ve bu araziye bağlı adalardan ayrı cezireler üzerinde her ne mahiyette olursa olsun sahip olduğu bütün hukuk ve dayanaklarından vazgeçtiği “denilmekte 20. madde de ise: “Türkiye, Britanya Hükümeti tarafından Kıbrıs’ın 5 Teşrinisani I914’te İlân olunan İlhakı tanıdığını beyan eder” ifadesi yer almaktadır. 26. maddede ise, özet olarak” 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs adasında yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, yerel kanunun saptadığı koşullar İçinde, İngiliz uyrukluğunu edinecekler ve bu kimseler Türk uyrukluğunu yitireceklerdir…” denilmektedir. Bu antlaşma 6 Ağustos I924’te İngiltere tarafından onaylandı. Kıbrıs artık İngiliz toprağıdır. Bu da Müslüman Kıbrıs Türkünün adayı terk etmesinin üçüncü aşamasını teşkil etmişti. Kıbrıs’tan göçün artık tek istikameti Türkiye değildir. İngiliz Kıbrıs halkına pasaport vererek adadan uzaklaşmasını sağlamıştır. Mesela İngiltere’de 180 bin Kıbrıs Türkü yaşamaktadır. Aynı şekilde ciddi bir nüfus da Avustralya’ya gönderilmiştir. Sistemli bir şekilde Türkler Kıbrıs’tan uzaklaştırılmaktadır.
Gidenler meçhule doğru yelken açmışken, adayı terk etmeyenler ise âdeta kaderine terk edilmişti. İngiliz ve Rum’un bazen aleni çekişmesi, bazen danışıklı döğüşü sonucu mağduriyet yaşayan hep Kıbrıs Türkü olmuştu. Azınlık haline gelmişlerdi. Metropolit Nikodemos Mylonas’a göre ada halkının %80’i Rum’du. İngiliz raporlarına göre ise o tarihlerde adada yaşayan Türk Nüfusu 75.000’di. Kıbrıs Türkü varlığını ispat, kimlik ve kültürünü muhafaza mücadelesinde yalnız kalmıştı. Rumlar, Kıbrıs’ın diğer 12 ada gibi Yunanistan’a bırakılması için her yola başvuruyorlardı. İngiliz hükümeti sinsi politikasını ustaca icra ediyor, Rumluk kartını Türklerin sempatisini kazanmak için ustaca kullanıyordu. Bu sebeple adada yaşayan Türkler Rumlardan haklı olarak nefret ederken İngiliz’in hamiliğine giderek sempati duyuyordu. Hele bir de Müslüman erkeklerin Cuma namazına gitmesini zorunlu kılması, Mevlid Kandilini resmî tatil yapıvermesi bazı kesimlerde sevimli hale gelmesi için yetip de artıyordu. Kimi zaman Rumlarla ihtilafa düşüldüğünde İngiliz Devlet adamları açık açık “Kıbrıs’ı Osmanlı’dan tevarüs ettik” demekten çekinmiyordu. Şehit Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Londra ve Zürih görüşmelerinde bu argümanı ustalıkla kullanacaktı.
Kıbrıs Türklerinin 1931 tarihinde vuku bulan Rumların İngilizlere karşı isyanında mutedil ve tarafsız bir politika izlemesi hatta İngiliz resmi görevlilerini isyan esnasında koruyup kollamaya çalışması nisbî imtiyazlar elde etmelerine vesile olmuştu.
Kıbrıs’ta dün yaşananları bilmeden bugün olanları sağlıklı değerlendirmek ve belki de Kıbrıs Türküne yakışıksız ithamlarda bulunmak haksızlık olur. Yukarıda ifade ettiğim gibi Osmanlı Kıbrıs’ında yaşayan Müslüman Türklerin çoğu zaten adayı terk etmişti. Kalanlar da var olma mücadelesi gösterme gayreti içindeydi.
Unutmamak gerekir ki Kıbrıs, İngiliz’in Ortadoğu için geliştirdiği projelerinde en başarılı olduğu yerdir. Algı yönetimi ve manipülasyonda kimse İngiliz’in eline su dökemez. Dünyada bir ülkeye girip sonra orayı terk eden ve arkalarından özlem duyulan iki devlet vardır. Osmanlılar ve İngilizler. Fakat bu özlemin oranı Kıbrıs’ta İngilizler lehine olması başarılarının boyutunu göstermektedir. Mesela, Kıbrıs Müftülüğü son Osmanlı müftüsünün 1927’de yaş haddinden emekli olmasından sonra bir yıl daha devam etmiş, Hürremzade Hakkı Efendi bir yıl Kıbrıs müftülüğü görevini deruhte ettikten sonra İngilizler Kıbrıs Müftülüğünü ilga etmişti. Böylece Kıbrıslı Müslümanlar dini liderlerini kaybetmişti. İngiliz bu hamlesiyle iki kuş birden vurmuştu. Hem Müslümanları başsız bırakmıştı (Oysa Rumların Ruhanî lideri Cumhurbaşkanından daha çok nüfuza sahipti ki nitekim daha sonraki yıllarda Başpiskopos Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olacaktı) hem de herkesin iştahını bugün olduğu gibi dün de kabartan Evkaf’ı başsız bırakmıştı. Yukarıda ifade ettiğim gibi adanın %38’i vakıf arazisiydi ve korkunç geliri vardı. Bu geliri artık müftü yönetemeyecekti çünkü artık müftülük yoktu. Kim yönetecekti? 2 murahhas. Biri doğrudan bir İngiliz’di, diğeri ise sonrada Kraliçe tarafından Sir unvanı verilen Sir Münir Beydi. Kıbrıs Türk halkı bu gelişmeye isyan etti. Halk 1928’de Sarayönü’nde toplanmıştı ve Müftülerini geri istediklerini haykırıyordu. Çok değil aradan sadece 25 yıl geçmişti. Dr. Fazıl Küçük’ün gayretleri sonucunda İngilizler Müslümanlar için bir müftü atanmasına ikna olmuşlardı ve adaylardan biri seçildi. Kıbrıs Türkü yine Sarayönü’nde toplanmıştı ve bu kez “Müftü istemiyoruz” diye ayaklanmıştı. İşte buna toplum mühendisliği denir. 25 yılda halkın değerlerindeki değişim bu olayda çok açık bir şekilde görünmekteydi. Pekiyi 25 yılda ne olmuştu. Bunun detaylarını burada zikretmeye imkân yok ancak şu kadarını söyleyelim; 1878’de Kıbrıs Türkünün Osmanlı sancağı inerken gözündeki yaşın donmasının bir aksülameli olacaktı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına kadar geçen 96 yılda üç dört nesil değişti. Birinci nesil terk edilmişlik ve yalnız bırakılmışlık karşısında şaşırıp kaldı, yutkundu ama bir şey söylemedi. İkinci nesil sorgulamaya ve kendince izaha çalıştı. Üçüncü nesil özüne yabancılaşmaya başladı ve şaşkınlık yerini küskünlüğe bıraktı. Dördüncü nesil küskünlüğü hırçınlığa dönüştürdü…Elbette bu değerlendirmeler herkesi kapsamamaktadır. Her şeye rağmen milli ve manevi değerlerini yaşatma gayretini bugün dahi aynen koruyan çok değerli insanlar da Kıbrıs’ta yaşamaktadır. Olanlar karşısında şaşıran ve sabırla bu günlerin geçmesini bekleyenler vardır.
Şahsen beni çok etkileyen bir olayı da burada zikretmek istiyorum. Türkiye’de 1925’te şapka kanunu çıkınca anavatandan kopmama gayreti içine giren Kıbrıslılardan biri başına bir şapka takarak evine gider. Olay Karpaz taraflarında meydana gelir. Kocasını başında şapka ile gören evin hanımının dudaklarından dökülen bir cümlenin ne ifade ettiğini ve tahlilini yorum yapmadan okuyuculara bırakıyorum. “Nikahımız ne olacak?”(Bkz. Aydın Akkurt, Kod adı Lale: Mücahide Hatice Tahsin’in Hayatı ve Hatıraları).
Nihayet 1960’ta İngilizler Kıbrıs’tan resmen çekildi daha doğrusu göz önünden çekildi. Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu ve çok geçmeden Kıbrıs’lı Türkler Rumların saldırılarına maruz kaldı. Adanın %3’lük bir dilimine sıkıştırılmak istendiler, göçe zorlandılar, köyleri yakıldı…Bugün Gazze’nin feryadını duyanlar o günleri nisbeten anlayabileceklerdir. Elbette zulmün dozu bugünkü soykırım gibi değildi ama sonuçta kan vardı, gözyaşı vardı, sürgün vardı, açlık vardı ve ölüm vardı. Bir nesil direniyordu ve Türkiye’den yardım gelecek diye bazen umutla bazen umutsuzca bekliyordu. Oysa Türkiye’nin ellili yıllarına dönersek, adadan çekilme hazırlıkları yapan İngilizler müzakerelerde Türkiye’nin de bulunmasını isterken, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs gibi bir meselemiz yok” diyordu. İnönü Kıbrıs’ın Lozan’da İngiliz’e verildiğini ihsas ediyordu. Mekânı Cennet olsun bugün Türkiye’nin Kıbrıs’ta bulunmasının meşruiyet zeminini daha o günlerde oluşturan merhum Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’dur ve bu gayretlerinin karşılığını canıyla ödemiştir.
Yazıyı çok uzatıp kronolojik siyasi tarihi anlatmayı bir tarafa bırakıp günümüze gelelim ve sorularımıza cevap bulmaya çalışalım:
1878’den 2025’e kadar geçen süre içinde Kıbrıs’ın Türk ve Müslüman kalabilmesi için, Anadolu irfanının Kıbrıs’a taşınabilmesi için neler yapılmıştır? Milli ve Manevi değerlerini koruma gayreti nesiller boyunca ailelerin şahsi gayretleriyle sürdürülmüş, çoğu zaman yetişen yeni neslin sorularına cevap vermekte aileler zorlanmıştır. Aradan geçen 147 yıllık süre zarfında anavatandan kimler adaya gitmiş, ne götürmüş, nasıl bir misyon üstlenmiş, vermeye mi almaya mı gitmiş, vatan parçasıdır diye elinden gelen gayreti mi göstermiş yoksa fırsatlar ülkesi diye kişisel çıkarlarını görevinin önüne mi almıştır? Kıbrıs’a giden hangi Türkiye’dir? Türkiye’nin Kıbrıs politikası tam olarak nedir?
Birileri çıkıp “Paralarını biz veriyoruz” diyebilir ki böyle laflar eden çok kimse vardır. Oysa iş o kadar basit değildir. Kıbrıs mı Türkiye’den para istemiş yoksa zamanın Türk devlet adamları parayı biz gönderelim teklifinde mi bulunmuştur? Bunun iyi araştırılması ve etki analizinin iyi yapılması gerekmektedir. Ayrıca olaya şöyle bakmakta fayda vardır. 15-16 yaşlarında bir yetişkin düşünün, anne babası ayrılmış. Delikanlı kimi zaman annesine gidip ihtiyaçlarından söz edip babasının kendisine hiç para vermediğini söyler. Anne de şefkat duygusuyla oğluna istediği parayı verip gönderir. Sonra çocuk bu kez babasına gider ve annesinin kendisiyle ilgilenmediğini oysa bazı ihtiyaçları için para lazım olduğunu söyler. Bu kez baba “oğlum senin baban öldü mü ki?” der ve oğluna avuç dolusu para verip gönderir. Delikanlı geçinmenin yolunu bulmuştur. Öte yandan anne ve baba para vererek üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirdiklerini düşünerek vicdan soğutmaktadır. Delikanlının bu parayı nerede, kimlerle harcadığı, kimlerle dostluk ve arkadaşlık kurduğu ebeveynin ilgisi dışındadır. Ve zamanla çocuk edindiği arkadaş çevresiyle potansiyel bir sorun halini alır. Oysa çocuğun paradan çok ilgiye ihtiyacı vardır. Gençliğin verdiği sorunlarla mücadelede ailenin yanında olması gerekmektedir. Zaman vermek, sevgi ve şefkat göstermek paradan daha değerlidir. Bunlar ihmal edildiğinde delikanlının artık sizin çocuğunuz olmaktan çıktığını fark ettiğinizde iş işten geçmiş olur. “Kocaman adam oldun”, “artık sen de bir devlet oldun” demekle ne adam ne de devlet olunmaktadır.
Elbette Türkiye’ye haksızlık etmemek de gerekir. Biz konu Kıbrıs olduğu için Kıbrıs halkı perspektifinden olaya baktık. Çünkü Kıbrıs halkının çoğuna göre ortada tek bir Türkiye vardır ve bizim için mutlaka bir şeyler düşünüyordur fikri hâkimdir. Babanın yaşadığı sorunlar nasıl evlatları ilgilendirmiyorsa ve baba ne yaşarsa yaşasın bunu evladına aksettirmemekle mükellefse burada da aynı şey söz konusudur. Yoksa “Ey Kıbrıs sen Türkiye’ye nazlanıyorsun, iyi de Türkiye kime nazlansın?” sorusuna verilecek cevaplar bu yazının konusu değildir. Zira o soruya cevap verebilmek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir.
Sonuç olarak bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak, kolayca suçlayıcı sözler sarf etmemek gerekmektedir.