İster Arapça “ahlak”, ister Yunanca “ethos”, isterse Latince “moral ” yahut ta Çince “道德”kelimelerini alalım, ahlak hadisesinin farklı kavrayışlar altında kendisini sürekli bilince dayatan bir tezahürü seslendirdiğini fark edilebiliriz. Bu fark ediş, ahlak hadisesinin pek çok durumda birey ve toplum tarafından benimsenmiş davranış koduna gönderimde bulunduğunu, yani birey ya da topluluğun hayatla ilişki içinde geliştirmiş olduğu değerler ve kurallar silsilesine ve ayrıca yaşama bilgeliğinin pratik olanda oluşturduğu ruh ya da zihniyeti yansıttığını bildirir. Bu durum bir taraftan değerler ve kuralların diğer taraftan ise ruh ya da zihniyetin incelenmesini, yani ahlakın hem betimsel hem de normatif anlamlarının ortak paydasını, yani ahlaki eylemlerimiz için rehber/ler/e gönderme yapılabilmesini açığa çıkabilir. Ancak bu noktada ifadelerimizin hangi alana işaret ettiği, yani bireyin ya da ahlakî failin bilinç durumlarına mı ya da bireyin hazır bulduğu kurallar ya da normlara göndermede bulunduğu sorunuyla karşılaşırız. Kadim dünyada ahlak, hem İyi’ye hem de yükümlülük olarak dayatılan şey anlamındaki bilinç idesine işaret ederdi. Sözgelimi “ethos” bir taraftan toplumun zaman içerisinde geliştirdiği uyulması gereken kurallara işaret ederken diğer taraftan ahlaki failin kurallar karşısındaki bilincine gönderme yapardı. Bu uyum, Varlık anlayışının ahlak alanında yansıması olan “İyi” idesi ile ona eşlik eden bilgiye, yani yükümlülük anlamına gelen bilince karşılık gelmekteydi. Bu durumun Hristiyan ve İslam ahlak anlayışlarında devam ettiği görülebilir.
Modern dönemde Descartes’la Epistemoloji’nin Metafiziği ya da Bilgi’nin Varlığı öncelemesiyle “ahlak”, “ethos” ve “moral” kavramları daha önce etimolojisinde ve kullanım tarihinde böyle bir ayrım dayatılmamış olmasına rağmen birbirinden ayrılmıştır. Modern dönemin zihniyetine uygun olarak ahlak, öznenin bilinçli etkinliğine evrilmiş ve gönderimlerimiz çoğunlukla “etik” ile karşılanmıştır. Artık etik, ahlâki kavramların gerçekte ne oldukları ve ne anlam ifade ettikleri ile neyin ‘’iyi’’ neyin ‘’kötü’’ olduğunu araştırmaya; moral kavramı ise sezgisel töreye, yani zorlama/kısıtlama etkisiyle karakterize edilen normlara işaretle kullanılmıştır. Bu durum, Yunanca ‘ethos’ ile Latin dilinden gelen ‘moral’ teriminin birbirinden ayrılmasına sebep olmuştur. Başka bir ifadeyle ahlak, elde hazır kurallara itaat sorunundan çok “pratik ahlaki aklı çalıştırarak doğru olanı görebilme” sorununa evrilmiştir. Ancak bu hususlar etiğin öznellik etiketi altında değerlendirilmesine de kapı aralamaz. Modern dönemde Batı’da etik-moral ayrımı, ülkemizde ise etik-ahlak ayrımı yukarıda ifade edilen durumu yansıtır. Bu hususu kültürümüzde H. Ali Yücel şöyle dile getirir:
Bilineni yapma yolundaki hareketlerimize ferde nispetle ‘’hulk/huy’’ cemiyete nispetle ‘’adap/töre’’ diyebiliriz. Başka bir deyişle belli ve tek insandaki doğruluk ve yalancılık gibi müspet, menfi vasıflara huy, bir cemiyette yalancılık ve doğruluk hakkındaki müspet, menfi kıymet sistemine de Töre (Moeurs) adı verilir (Hasan Ali Yücel, 1955:73).
Açıktır ki etik kavramı artık “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna cevap niteliğinde başarılmış bir hayat projesini ifade ederken, moral kavramı ise ne yapmak zorundayım?” sorusuna cevap nitelinde kurallara, zorlayıcı bir takım ilkelere bağlı olmayı ifade etmiştir. Bazı düşünürler bu ayrımı özerk, nedensiz, açıklanamaz “sevgiye daha yakın” olan (etik) ile özerk olmayan ve “kurallara daha yakın” olan (moral) arasındaki farklılığa dayanarak ifade etmişlerdir. Buna ilaveten ayrımın “etik”in kendi teleolojik perspektifiyle karakterize edildiği Aristoteles ile “moral”in normu yüklemleme karakteriyle ve bu itibarla deontolojik bir bakış noktasıyla tanımlayan ve karşımıza “ödev ahlakı” ile çıkan Kant’a dayandığı da ileri sürülmüştür. Sözgelimi Paul Ricoeur etik’in moral’e önceliğini, normların etik erek süzgecinden geçmesi ve pratik çıkmazlarda normun ereğe başvurusunun bir gereklilik olduğunu ifade ederek etiğin moral’i kuşatmakta olduğunu ileri sürer (P. Ricouer, 2010:233). Hem Aristoteles hem de Kantçı gelenek arasında aynı anda hem bağımlılık hem de tamamlayıcılık bağıntısı olduğunu ifade eden Ricoeur, moralden önce etiğin tercih edilmesinin şüpheye yer bırakmadığını, zira teorinin uygulamaya önceliği olduğunu beyan etmiştir. Hal böyle olunca dışarıdan veya yukarıdan gelen koşulsuz emirler (categorical imperative) yerine, son derece klasik, odaklayıcı, orijinal Yunan görüşü olan “iyi yaşam”ın ilke edinilmesi gereklilik olarak görülmüştür.
Ricoeur, etik ile moral arasındaki yani teleolojik erek ile deontolojik uğrak arasındaki bu eklemlenmenin “kendilik” sorunuyla nasıl ilişkilendireceğimizi sorarak, meselenin nihayetinde kendini-imleme düzleminde –zira insanın kendini seçmesi etik eylemdir- karşılık bulacağını; ‘kendini-takdir’ diye adlandırılan şeyin etik ereğe, ‘kendine-saygı’ olarak adlandırılan imlemenin ise deontolojik uğrağa, yani moral norma karşılık geleceğini ileri sürer. Bu durum ise şu olguları karşımıza çıkartacaktır. İlkin kendini-takdir (etmek), kendine-saygıdan daha temeldir. İkinci olarak, kendine-saygı kendini-takdirin norm rejimi altında büründüğü çehreyi temsil eder. Son olarak ödevin açmazları, normların sınanışı için emin bir rehberlikte bulunmadığında, kendini-takdirin yalnızca saygının kaynağı olarak değil, fakat aynı zamanda çaresi olduğu anlaşılabilir. Buradan hareketle teleolojik bakışın eyleme uygulanan değerlendirmeler veya kıymetlendirmeler içerisinde ifade bulduğunu, buna karşılık deontik yüklemlerin, “olması gereken” ile “olan” arasındaki indirgenemez karşıtlığa ağırlık verecek şekilde eylemin failine ahlaki bir zorlama/kısıtlama yaptığını söyleyebiliriz. Tam bu noktada Ricoeur, deontolojik bakış noktasının teleolojik perspektife tabi olduğunu göstererek, “olan” ile “olması gereken” arasındaki yarığın kapanacağını iddia eder (Ricouer, 2010: 234). Gerçekten neyin ahlaki olduğunu anlamaya çalışan bilinç “ahlaki ilkelerin doğruluğunu” tartışmaya giriştiğinde geride kendisini ahlaki yükümlülük içinde tutacak hiçbir şeyin kalmaması nedeniyle ahlak alanının dışına çıktığını fark etmek gerekir (Tatar, 2007: 197). Zira o, hiçbir şekle indirgenemediği için daima şekillerin ötesinde kalan ve böylece teknolojik düşünme konusu haline gelmeyen ontolojik bir tezahürü, varoluşsal bir olayı seslendirir. Bu varoluşsal tezahürde niyet, eylem ve sonuçların hiç biri kendi başına ahlakı temsil etmeyecek; bu yüzden ahlak her daim bunların hepsini içine alan ve hatta onların toplamlarından daha fazla olan bir hadiseye işaret edecektir. Buradan hareketle ahlakı kuşatıcı ve bağlayıcı anlamanın ya da kendini-takdir etmenin anlamının; a) “iyi”ye yönelmiş bir hayat, b) başkalarıyla birlikte yaşamada, c) Adil kurumlar içerisinde konaklayan bir anlam yolculuğunda ortaya çıkacağını görmek gerekecektir (P. Ricouer, 2010: 235-241).
Yukarıdaki ifadeler ışığında etiğin sadece teorik olarak geliştirilecek değil, aynı zamanda özel, kamusal ve meslek yaşamda karşılaştığımız “etik problemler” karşısında doğru ya da değerli eylemde bulunabilmek için gerekli olduğu aşikârdır. Bu noktada etik değerleri gözeterek yaşayabilmek ve mesleğimizi etik değer koruyarak yapabilmek için, normlardan ziyade etik değerlerin felsefî bilgisine dayanan bir eğitime ihtiyaç vardır. Çünkü böyle bir eğitim, yüz yüze geldiğimiz durumlarda, insan onurunun nerede tehlikede olduğunu gören bir göz kazanmamıza yardımcı olabilir (Kuçuradi, 2003:9).
Günümüzde hayatın tüm alanlarında etik ve etik değerleri gözetmek neredeyse zorunlu hale gelmiştir. Hatta etik değer ve davranışların tanımı ülkeden ülkeye, kültürden kültüre değişkenlik gösterse de, küreselleşen dünyamızda değerler konusunda ortak evrensel paydalar hızla oluşmuştur. Etik dışı davranışların ülkelere ve insanlığa verdiği zarar telafi edilmez boyutta ulaşınca söz konusu hususlarda aileden başlayıp okullarda devam eden etik ve sorumluluk gibi temel değerlerin verilmesi önemli hale gelmiştir. Sadece eğitim kurumları değil tüm diğer alanlarda etik dışı davranışların önlenmesi ve bu hususlarda bir kamuoyu oluşturması bakımından etiğe dair bilinçlenme ihtiyacı acilen hissedilmektedir. Bu eser insani ilişkilerde etiğin gerekliliği ve hayatın pek çok alanında niçin etik değer ve davranış sergilemek gerektiğine dair bir anlayış oluşturmayı hedeflemektedir. Etik ve etik sorunlar hakkında genel bir giriş niteliğinde olan bu eser okuyucuya/öğrencilere ele alınan konuları bir bütün olarak görmesini ve genel hatlarıyla kavramasını sağlayacaktır. Alanında uzman, etik sorunlara içeriden bakan akademisyenlerce yazılan bu eserin okuyucu ve öğrencilere faydalı olmasını umut ediyoruz.
Celal Türer-2019