Varoluşumuzu algılayıp anlamlandırma cehdi içine girdiğimizde karşılaştığımız olgulardan biri ‘yer idraki’ ya da ‘mekân bilinci’dir. Zira yer, Varlık’ın gerçek parçası ve tamamlayıcısı olarak tezahür eder. Bu yüzden yer’e bağlı olmaksızın bir şeyin anlaşılması mümkün değildir. Metafizik bir sorun olarak yer ya da mekân idraki çoğu kez unuttuğumuz, bizi her an taze ve diri kılacak varoluşsal hususiyetimize işaret eder. Gerçekten ölüme doğru bir varlık olduğunun bilincinde olan insan, bir yola girmeye ya da (geçici de olsa) bir yerde iskân etmeye davet eden şey belki de mekân bilinci eşliğinde bu dünya yaşantısına anlam ve değer verme çabasında yatar. Bu bir bakıma kendisine yer bulma arayışı, kültürümüzdeki ifadesiyle Varlık’tan gelen ve Varlığa giden yolculuk arasında kendisini ve yerini belirleme çabasını seslendirir. Nitekim İhsan Fazlıoğlu insanın üç yer idrakine (nereden/min-eyne, nerede/fi-eyne ve nereye/ilâ-eyne) sahip oluşunu, mebde(geliş), mead(dönüş) ve meaş/beyne-huma (ikisinin arası-duruş)” varoluşsal haller olarak insanın yerini bilme, yönünü tayin etme kaygısı olarak niteler. Gerçekten geliş ve dönüş arasında, ara-da bir yer’de kendisine “yer açan/yer alan/yer bulan/yer kaplayan” bir var-olan olarak insanın yerini fark etmesi, ait olacağı yeri kendisinin inşa edeceğine delalet eder. Bu farkındalık, ilkin dünyada olma halini asli kabul etmemekle başlayan, yani varoluşun özü ve bu özün akla getirdiği yersizlik-yurtsuzluk durumunun poetik doğasını, ikinci olarak kendi dünyasını ararken kendisini ve etrafındakileri inşa eden bir varoluş durumunu yansıtır. Bu çerçevede insan her daim yolda olan, sılası olmayan bir gurbet hali yaşayan; var-olanlar ile ikamet ederek her daim inşa olan bir varoluşu haber verir.
20. yüzyıl filozoflarından Martin Heidegger insanın “yer kaygısını” Dasein’ın temel yapısı olarak takdim eder. Buna göre insan varoluşu “orada olmak” (Da-sein) yoluyla tezahür eder. Varlık ve anlamın açığa çıktığı açık alan olarak Da-sein, “orası” (Da) ile insan olmanın “iştigal ya da yer bulması” (Sein) ile belirlenir. Bu durumda Dasein kelimesi hem varoluşun eylemleşmesini hem de bir varolan olarak insanın genel anlamda nitelenmesini, dünyanın açıklığında durmasını ifade eder. Tüm bunlar, insan ve dünyanın birbirlerine ait oldukları ile her daim birbirlerine işaret ettikleri; insan olmadan dünyanın, dünya olmadan da insanın ol/uş/amayacağı gerçeğini seslendirir.
Heidegger düşüncesinde Dasein ile dünyanın karşılıklı aidiyetleri, varoluşun bir şekilde tezahür etmesi, anlam ve hakikatini ifade etmesi bakımından önemlidir. Nitekim bu karşılıklı aidiyet, Dasein’ın anlam varlığı olarak her daim yerleşik bulunduğu sosyal ve tarihsel bir mekân eşliğinde anlaşılacağına işaret eder. Bu noktada mekân, statik bir yer kaplamayı değil; insan yaşantısı ve tecrübesine bağlı olarak gelişen ve bir bütün olarak yaşantı sürekliliği olarak anlaşılabilir. Hatta o, anlaşılırlığın arkaplan düzlemi olarak ışığa benzetilebilir. Şöyle ki varlıkların bize görünmesini mümkün kılacak ışığın kendisinin, görmenin nesneye yönelik bakışının dışında kalması gerekir. Başka bir ifadeyle, nesneyi görsek de nesneyi görmemizi sağlayan ışığın gözden kaçması gerekir. Bu durum, kendimizi dünya ile belli bir mesafede varlıklar olarak göremeyeceğimizi; nesnelerle “dolaysızca” ilişkide olan özneler olamayacağımızı ifşa eder. Bu yüzden dünyayı karşımıza alıp teorize etme ve şeyleştirme (reimification) gibi bir imkânımız mümkün olmaz. O halde dünya, deneyimlerimizin içkin, aslî ve kurucu bir öğesi olarak tezahür eden “bütüncül ve bağlamsal bir anlam alanından” başka bir şey değildir. Bu çerçevede “varım” demek dünya üzerinde yerleşime geçerek “var olmak” demektir. Bu, dünyanın insanî diye karakterize edebileceğimiz tüm deneyimlerimizin aslî koşulu, anlam(a) ve deneyimimizin radikal bir şekilde dünyaya/bağlama dayalı bir faaliyet oluşudur.
Heidegger’in bu düşünceleri Dasein’ın bir ego, özne, ruh, zihin, bilinç ve hatta kişi olarak ele alınamayacağını; onun, bir taraftan dünyasal, imkânsal ve pratik bir varoluş tarafından belirlendiği oranda bir beden varlığı, diğer taraftan diğer insanlarla birlikte varolan, onlarla bir dil, tarih ve kültür dünyasını paylaşan, zamansal/bitimli bir varlık oluşunu ifşa eder. Bu varlık, “kendi” ölümüyle, sonluluğuyla ilişkisinin belirlediği özel türden bir zamansallıkla dünya-içinde var olur. Bu var-olma içinde ortaya çıkan mekan ise, özel bir beşeri praksis alanına ve tarzına, insanlar arası iletişim ve etkileşim esnasında ortaya çıkan özel bir ifşa alanına işaret eder. Bu özel ifşa alanı hiçbir şekilde, Descartes’ın res extensa’sı ya da Newton’un space dediği şey değil; o daha çok, Aristoteles’in yaşanmış dünyada-olmanın a priori yapısına işaret eden topos’una benzer. İçinde yaşadığımız ve oradan başlayarak dünyada hareket ettiğimiz bir “yere” konuşlanmış olduğumuzu anlatan topos, Dasein’ın zamansal ve yitimli olduğu gerçeğinin yarattığı sefalet karşısında kendisini sonsuz fırsatların sunulduğu “iskâna” çevirir. Kişi bu sayede dünyadaki konumu ve içinde bulunduğu durumları değerlendirme imkânı bulur ve bunu yaparken de kendisini, evinde hisseder ve içinde bulunduğu ortama uyum sağlar.
Heidegger diğer varlıklar mekânda yer tutarken, insanoğlunun varlığın açıklığında durarak kendisine mekân oluşturduğunu beyan eder. Şöyle ki insanın temel doğası ve yapısı dünya-içinde-varolmak olduğundan onun özünde mekânsallık vardır. Bu çerçevede mekân oluşturmak ya da kültürümüzün ifadesiyle iskân etmek, var olmanın ontolojik bir kanıtı olarak inşa etmeye, birlikte konaklamaya işaret eder. Esasen inşa eden de inşa edilen de varlık içindeki yerini tayin etmeye ya da konumunu anlamaya çalışan insandır. Filozof, bu noktada ikamet etme ya da iskân etme biçimimizi karakterize eden şeyin de “ünsiyet” olduğunu beyan eder. Her ilgilenme dünya ile belli bir ünsiyet nedeniyle oluşur. Bu ünsiyet içerisinde Dasein karşılaştığı dünya-içre varlıklarla (toprak, gök, tanrısallar ve ölümlüler) ikamet eder, onlarla kendisini ve varlığı inşa eder ya da onlarda kendisini kaybedebilir, bunların büyüsüne kapılmış olabilir. Peki, bu durumu ortaya çıkartan husus nedir? Bu, varlığın bizatihi kendisinden tezahür eden bir daveti, varlıktan kaynaklanan sesi temsil eder. Bu ses, bu davet varlığın çağrısına kulak verme, insan olmayı olanaklı kılma anlamında düşünme faaliyetidir. Gerçekten insan düşünme özelliği ile varlığa açıktır, varlıkla yüz yüzedir. Varlığı deneyimlemeyi, onu ve dolayısıyla kendimizi inşa etmeyi olanaklı kılacak tek kaynak olarak düşünme faaliyeti, varlık hakikatini söylemek ya da ifşa etmek için kendisine sahip çıkılmasını temsil eder. Zira düşünülecek olanın içine daldığımızda, kendimizi varlığın içine salıverdiğimizde onun doğasını açığa çıkarabilir, onun hakikatini keşfedebiliriz. Ancak Heidegger düşüncesinde düşünmenin bizde bir yeti olarak değil, varlıkla ilişkimiz bakımından ele alındığı unutulmamalıdır. Buna ilaveten düşünmenin sadece bizim tarafımızdan belirlendiği anlayışı da akla gelmemelidir. Zira düşünme her ne kadar onu düşünen tarafından belirlendiği mülahaza edilse de düşünülecek olan şey tarafından da belirlenir. Bu çerçevede düşünme, nasıl var olduğumuzun, yani dünya da nasıl iskân ettiğimizin, mekânı nasıl oluşturduğumuzun bir yansımasıdır. İnsan kendi doğasını, özünü varlık içinde tutarak kendi gerçekliği ve manasını tayin eder; oluşa gelerek, tekâmül ederek hakikati orada müşahede eder. Bu, düşünme ile varlık toprağını saban vurarak, orada saban izleri oluşturarak, varlıkta olanı açığa çıkararak, onların çiçeklenmesini, parıldamasını sağlayarak oluşur. Kültürümüz diliyle varlığın önümüzde uzanmasına izin verir ve onu kalbimize alırız. O halde varlık olmakta olan değil; kalbimize aldığımız; önümüzde uzanmasına izin verdiğimiz; kalbimizde oluşturduğumuzu temsil eder.