Efendim, geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere “töreli” “ol”an her şeyin esâsı O’na (C.C.) âittir. O’nun sünnetullâhtaki yegâne nûru Hz. Peygamberimizdir (s.a.s). Zirâ başta gelenekler “ol”mak üzere âdemoğlunun beşerî evrenine ait her şey Nebevî terbiyye modelinin esâslarına dönük bir çeşitlenme kâbiliyetine mazhar kılınmıştır. Hiç şüphesiz maarif de bundan müstağnî değildir. Dolayısıyla maarifin temel esâslarını da Nebevî terbiyye modelinde aramamız elzemdir.
Bedir savaşında Mekkeli müşriklerden bazıları esir alındığında, fidyesini ödeyemeyenlerden okuma yazma bilenlerin Müslüman çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmeleri istenmişti. Öyle ki vahiy kâtibi olan ve bilâhare Kur’ân’ı cemetmiş bulunan Zeyd bin Sâbit (r.a) de yazı yazmayı onlardan öğrenmişti (Ahmed, I, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa’d, II, 22). Esirler, Müslümanlar arasında dağıtıldı. Hz. Peygâmberimiz (s.a.s) onlara iyi muamele edilmesini istedi. Örneğin bunlardan elbisesiz kalmış olanlara giyecek verildi. Bu esirler Müslümanlarla birlikte ve onlarla eşit şartlar altında yemeğe oturuyorlardı. Resûlullâhın (s.a.s) bu ilk askerî karşılaşmada gösterdiği insanî tutum daha sonraki vak’alarda da değişmemiştir.
Yukarıdaki uygulama şüphesiz birkaç husustan maarifimiz için ayrıca önemi haizdir. Bir kerre, maarifin olumlu mânâda “esirlik”, yâni “esaret”e denk görülmesidir. Dolayısıyla bize doğrudan esaretin zincirlerinin ancak maarif sâyesinde kırılabileceği mesajı verilmektedir. Bugün de yaşadığımız buhranların temel sebebini asıl burada aramamız elzemdir kısacası. Bir diğer önemli husus ise maarifle mükellef kılınan insanlara karşı gösterilen muameledir: Müşrik bile olsa Müslümanlarla eşit haklara sahip bir maarif ordusu… Yine bugün maarifte mükelleflerin yaşadığı özlük hakkı sorunlarının çözümünü de açıkçası burada aramamız gerekmektedir! Son olarak Nebevî terbiyyeyle de sabit olduğu üzere, bu “tutum”un “süreklilik” arz etmesidir. Yâni mes’ele, günübirlik siyasî ve politik hesaplara kurban edilemeyecek kadar hayatîdir. Fakat mes’ele cumhuriyet tarihi boyunca maalesef bu hesapların hep gölgesinde kalmıştır… Sürekli bir yapboz tahtasına dönüşen maariften, ârifler ve âlimler yetiş/e/mez efendiler!
O halde, elbette maarif daha ehemmiyetli, ama her türlü mes’elede çözüm aslında açık ve nettir: Nebevî terbiyyeye sığınmak… Nitekim Ahzâb suresinin 21. âyetinde Rabbimiz bize, “Andolsun sizin için, Allâh’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allâh’ı çokça zikredip (Rabbine bağlananlar ve Kur’anî gerçekleri ananlar) için Allâh’ın Resûlü’nde (her konuda uyulacak) en güzel (ve mükemmel) bir örnek vardır” şeklinde buyurmaktadır. Kısacası, “huzur ve şuurla yapılan devamlı zikir ve fikir sohbeti, insanı örnek alınacak bir tevekkül ve teslimiyet olgunluğuna ulaştıracaktır ve Resûlullâh (s.a.s) kıyamete kadar her konuda bize en güzel örnek konumundadır.”
Rabbimiz bizi kıyametecek bu en güzel örnekten dâimî feyz alanlardan eylesin… Efendim ey meded!
Arefî’m soylamış, görelim cânım ne soylamış:
ilk örnekti güzel Bedir
maarife her dem sedir
Arefî’m kes ibret alsın
yed-i beyza bize yedir…
Erhan Çapraz