Bir yazımda Yeşilçam’ın hikayesini ve kimliğini anlatmıştım. Ezcümle şunları söylemiştik: “Attila İlhan Yeşilçam’ın Mısır sinemasının tesirlerine kırmak için kurulduğunu ileri sürer. Holywood ya da Batı film endüstrisine karşı değil Mısır’a karşı. O sıralar Türk sinema salonlarında Baybars Asya’nın Tek Atlısı gibi tarihi derinlikli filmler gösterimdedir. Bu filmlerin estirdiği rüzgarlara karşı bir tedbir olarak Yeşilçam düşünülmüş ve kurulmuştur…” Kısaca kalkış noktası Mısır sinemasının önünü kesmektir. Mısır sineması o dönemlerde bize göre daha köklüdür ve köklerine bağlıdır. Muhafazakardır. Tarihi zeminden hareket etmektedir. Bilahare o da Nasır dönemi ve sonrasında özünden uzaklaşmış ve daha süfli hale gelmiştir. Çok partili dönem öncesinde Türkiye’de Mısır gibi ülkelere veya hac için Hicaz’a gitmek yasaktır. Veya kısıtlıdır. Amaç bağlantıları kesmek ve kültürel köprüleri yıkmaktır. Ezan da aynı nedenle Türkçeleştirilmiştir. Çok partili dönemden itibaren Türkiye özüne dönmeye başlamıştır. Mısır’da tam tersine çok partili dönemden ve düzenden tek partili ve tek adamlı bir düzene geçiş yapmıştır.
Mısır da Nasırlı dönemde ve düzende Kemalist Türkiye gibi davranmaya başlamıştır. Ebu’l Hasan en Nedevi’nin ifadesiyle Cemal ile Kemal düzenleri birbirine benzemektedir. Kraliyet döneminde Türk öğrencilere gösterilen ilgi bilahare esirgenmiştir. Talebeler sonraki dönemde yani Nasır döneminde sakıncalı muameleye tabi tutulmuş tarassut altına alınmışlardır. Dini akımlara özellikle Müslüman Kardeşlere bulaşıp bulaşmadıkları merak konusu olmuştur. Türk talebeleri gizli polis tarafından takip altına alınmıştır. Yaka paça sınır dışı edildikleri de olmuştur. Kısaca Türk talebelerinin İhvan dalgasından etkilenme ihtimalleri Nasırcı rejimi teyakkuza geçirmiştir. Kemalist rejim kültürel köprüler üzerinden Arap diyarlarına gidenlerde dindarlaşma kaygısı taşırken Nasırcı rejim de talebeler üzerinde İhvan tesirlerini merak etmektedir. Kısaca kültürel ve dini köprüleri yıkmak tek yanlı değil çift yanlı bir uğraş olmuştur.
Bir dönem bu kısıtlamalar çok ciddi takip edilmiş ve yapılmıştır. Mesela İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 10 Temmuz 1936 genelgesiyle birlikte Mısır Radyosunda okunan Kur’an-ı Kerim’i dinlemenin yasak olduğunu duyurmuştur. Amaç dini duyguların kontrol altında tutulması ve bastırılması mümkünse coşmasına izin verilmemesidir. Canlanmasına müsaade edilmemesidir. Kısaca Nasır rejimiyle Kemalist rejim dini duyguların bastırılmasında çift taraflı çalışmışlardır.
Mısır ve benzeri ülkelerden Arapça ve İslami kitapların ihtilatı da yine aynı dönemlerde kısıtlamaya tabi tutulmuştur. 150’liliklerden Şeyhülislam Mustafa Sabri ve benzerlerinin yazdığı kitaplar sakıncalı bulunarak uzun süre yurda sokulmamıştır. Hem kitapları hem de şahısları ambargoludur.
1950 sonrasında bu kanallar yeniden açılmıştır. En azından Türkiye ayağında. Lakin 1950 yılında darbe ile iktidara gelen Nasır 1970 yılına kadar iktidarda kalmıştır. Bu dönemde baskılama devam etmiştir. Nasır, İslami dalganın ya da popüler ifadesiyle siyasal İslam akımının baş düşmanı kesilmiş bununla sınır içinde ve ötesinde mücadele etmiştir. Dindarlık yolunda gençler her basamakta büyük zorluklar çekmiş ve badireler atlatmışlardır.
Geçmişte yıkılan bu kültürel köprüleri şimdi tamir aşamasındayız. Bunun yolu yeniden ümmetin yaka ve parçalarının kaynaşmasıdır. İnne hâżihi ummetukum ummeten vâhideten ve enâ rabbukum fa’budûn/İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de Rabbinizim. O halde bana kulluk/ibadet edin. enbiya-suresi/92-ayet-meali
Mustafa Özcan