Diplomasi savaşın masada yürütülmesi ise eğitim de muharebenin kara tahta üzerinden verilmesidir. Özü aynı kalmakla birlikte form değişikliğidir. Vaktiyle Hindistan İngiliz tacının başındaki inci olarak anılırdı. Mısır da Osmanlılar açısından aynısını ifade etmektedir. Lakin sırasıyla hem Hindistan hem de Mısır İngiliz boyunduruğu altına girmiştir. Bunun nedeni her iki ülkede de direnişin sağlıklı yürütülememesi sonucu çıkan iç kargaşa ve İngilizlerin durumdan vazife çıkartarak yani suret-i haktan görünerek müdahale etmesidir. İngilizler her iki ülkeye de silahlı müdahalede bulunmuştur. Mısır Osmanlı toprağıdır veya en azından şeklen de olsa Osmanlı’ya bağlıdır lakin Urabi Paşa’nın kalkışmasını bahane ederek bu ülkeye müdahale ederler. Mısır’a müdahale kanlı olduğu gibi Hindistan’a ve Babür Şahlar hanedanlığına yönelik saldırı da büyük şiddet içermiştir. Bunun sonucu olarak Hindistan gibi kıta boyutunda bir ülke 90 yıl (1857- 1947)İngiliz sömürüsü altında kalmıştır. Buna mukabil İngilizler Mısır’da çeşitli düzeylerde 73 yıl işgalci sıfatıyla bulunmuşlardır.
Hindistan’da İngilizlere başkaldırı Sipahi isyanı olarak adlandırılmıştır. Mısır’daki başkaldırı ise Urabi isyanı olarak bilinir. Hindistan’da katliam tarihe geçen en vahşi katliamlardan birisidir. Kimi İngiliz kayıtlarına göre olaylar sırasında 10 milyon civarında Müslüman ve gayri Müslim Hintli katledilmiştir. Kimi kayıtlara göre Mısır’ın işgali Hindistan işgaliyle bağlantılıdır. İngilizler Mısır yoluyla Hindistan’a kestirmeden ve kısa yoldan ulaşmak istemişlerdir. Yine Ruslara karşı Osmanlılar safında Kırım savaşına katılmaları da Hindistan’da gözü olan Rusların önünü kesme amacı taşımaktadır. Ötesinde Orta Asya’ya yönelik Rus yayılmacılığı İngiltere’nin Hindistan’a doğru yayılmasını model almıştır. İşgaller domino etkisi yapmıştır. Bu durum ‘kas’a’ yani çanak hadisini de hatırlatmaktadır. İngiltere’nin Hindistan’a göz dikmesi karşısında Ruslar da Türkistan’a göz dikmişler ve oralara abanmayı gözlerine kestirmişlerdir.
1857 Sipahi Ayaklanması, Hindistan’daki Babür Türk Devleti’ne son vermiş ve İngiltere’nin Hindistan’a el koymasını sağlamıştır. Kalkışmanın en önemli sebeplerinden biri, düşman olarak görülen Müslüman ahalinin, idarî kademelerden tamamen uzaklaştırılarak, ikinci sınıf vatandaşlığa itilmesidir. İngilizler, hukuk ve vakıf sistemini tamamen değiştirmiş, Farsça ile Urducayı yasaklayarak dil ve kültür asimilasyonuna gitmiştir. Medreseler yok olmaya terk edilirken Hırıstiyan misyonerlere geniş imkânlar tanınmıştır. Önemli yönetim bölgeleri işgal edilmiş, gelir kaynaklarına el konulmuştur. Siyâsi sistem yeni baştan düzenlenirken Avrupa düşüncesi, mimarisi ve giyim tarzı hızla yayılmıştır. Hatta sofra adabı bile değişmiş, İngilizce, toplum üzerindeki etkisini bütün ağırlığıyla hissettirmiştir.
İngiliz işgal mirasını esas alan Amerikalılar da ibret-i alem için Japonya’ya nükleer silah atmışlar ve 11 Eylül sonrasında da Moğolların izinde kanlı bir karnavalla Bağdat’ı işgal etmişlerdir.
İşgal anlayışına eğitimle direnmek
İngilizlere karşı silahlı direnişin o şartlarda fayda getirmediğini gören Hindistan Müslümanları ile daha sonra Mısırlı ulema ve aydınları direnişin formatını değiştirmişlerdir. Hindistan Müslümanları askeri hezimetten ders çıkartarak Sipahi ayaklanmasının bastırılmasının hemen ardından eğitim seferberliğine girişmişlerdir. İşgalin panzehiri olarak eğitimi görmüşlerdir. Bunun üzerine eğitim sahasında üç farklı ekol serpilmiştir. Bunlardan birisi gelenekçi ekoldür ki Diyobend veya Diyubend olarak anılmaktadır. Adeta Nizamiye Medreselerinin yeni versiyonudur ve Uzak Doğu bölgesinin Ezher’i olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte yekpare bir anlayışa sahiptir. Halbuki Ezher içinde birçok eğilimi barındırmaktadır. Ezher alimleri arasında hem kadimci hem de ceditçi sayılabilecek unsurlar, ulema yan yana barınmakta ve aralarında sürtüşme ve çekişme eksik olmamaktadır. Halbuki, Diyobend’de üniter yapıda klasik eğitim verilmektedir. Daha yenilikçi bir çehre arayanlar ise Nedvetü’l Ulema (Lucknow) ya da Sir Seyyid Ahmet Han’ın açtığı modernist Aligarh ekolüne intisap etmektedir. Ezher’de olduğu gibi Hindistan’da eğilimler aynı çatı altında değil farklı çatılar altında toplanmaktadır.
Muhammed Abduh, Urabi Paşa’nın kalkışmasının başarısız olması ve 1882 tarihi itibarıyla Mısır’ın İngiliz işgaline uğramasıyla birlikte iki şey yapmıştır. Eğitim seferberliği ile modernizasyon veya reform çığırı. Bu noktada Cemaleddin Afgani’den ayrışmıştır. Cemaleddin Afgani yukarıdan inmeci siyaset tarzını benimseyerek devrim yoluyla ülkenin makus talihini yenebileceğine inanmıştır. Hem Muhammed Abduh hem de Afgani, Urabi Paşa’yı desteklese de yöntem olarak Urabi Paşa Afgani tarzına daha yakındır. Urabi Paşa’nın başarısızlığı Muhammed Abduh için bir milat olmuştur. Harekat ve düşünce tarzını değiştirmiştir. Urabi’nin yenilgisinden sonra Abduh Hindistan alimleri gibi eğitim sahasına el atmış ve yönelmiştir. Bunu yaparken de fikren, Hindistan’daki reformist Aligarh Ekolüne daha yakın durmuştur. O yapmak istediğini reformları Ezher bünyesinde yapmak istemiştir. Belki de Ezher’e göre daha modern ve daha disiplinli olan Daru’l Ulum fikri de bu arayıştan doğmuş olabilir. Cüz-ü Amme Tefsiri ve anlayışıyla birlikte hicri dördüncü yüzyıldan itibaren izmihlale uğrayan Mutezile ile köprü kurmak istemiştir. Dikey olarak Mutezile yatay olarak da Batı medeniyeti ile köprü kurmaya çalışmıştır.
Ezher dergisi editörlerinden Muhammed Recep el Beyumi Urabi inkisarından sonra Muhammed Abduh’un eğitime odaklandığını hatırlatmaktadır. Silahın başaramadığını eğitimin başaracağını düşünmektedir (El Karnul Hamise Aşere el Hicri el Cedid: Fi Dav’il Tarih ve’l Vaki: 44, Mecelletü’l Ezher Yayınları). Yukardan inmeci yöntemlerin işe yaramadığını görmüş ve kendini eğitime adayarak, vakfederek Cemaleddin Afgani’nin devrimci metoduyla yöntemini ayırmıştır. Değişimin tavandan değil de tabandan geleceğine inanmıştır. Bunun için de eğitimi devreye sokmuştur.
Mustafa Özcan