eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Burhanettin KAPUSUZOĞLU

1972 yılında Yozgat'ta doğdu. Yozgat Lisesi'nden sonra Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde mezun oldu. Eserlerinden bazıları: Bozoknağme, Seferberlik Mahşeri, Toprağa Can Ektiler, Böyle Dedi Yozgat, Yozgat'ın Üć Sırlısı, Yozgat'ta Zaman, Yozgat Medreseleri Tekke ve Zaviyeleri, Sarı Saltık Makamları, Mir'ât-ı Muhabbet-Hicran-zede Manzumeler, Îşaretler, Âkif Bey-Şâir ve Mütefekkir...

    Kerim Devlet ya da Devleti Baba Bilmek

    Girizgâh

    Dünyada hayat, insanla anlamlıdır. İnsan da var oluş hakikatine tam tâbiyetle yüksek bir idrak seviyesi ile her şeyin farkında olmakla mükelleftir. Böylelikle, bir erkekle bir dişiden yaratılan, kavimlere ve kabilelere ayrılan ve birbirleri ile tanışıp bilişmek ve nihayet hayırda ve iyilikte yarışmak durumundadır. Mesele insan ve toplum olunca haliyle bir nizam fikri dikkat çekmektedir. En temel lâzıme olarak bir arada yaşamanın hükmünce ameli ise yönetim, yöneten, yönetilen yani siyaset ve devlet başlığı atında olabilmektedir. Bu bakımdan siyaset ve devlet bahsi, insanlık tarihinin en kadim alanlarından biri olarak tebarüz etmektedir.

    Siyaset, hikemî zeminde bir yönetim mevzusu ve mevzisidir. Mevzisinde, ahlâkla nasıl, niçin, hangi değerlerle kimin için yönetilmeli sorularına cevap, yönetim sorunlarına çare arar. Siyaseti iktidar, güç ve yönetim biçimlerinin pragmatik/faydacı boyutlarıyla anlamlandırmak sadece hayatın yükünü ağırlaştırır.

    Asırların tecrübesine mâlik olan Türk-İslâm düşüncesi, siyaseti ve devleti bu derinlikte kavramıştır. İktidarı ve gücü, ahlâk, adalet ve hikmetle sınırlamış, had hudutları belirlenmiş bir siyaset tasavvuru geliştirmiştir. Bu tasavvurun inşâ ettiği devlet, ceberrut bir güç kullanımının merkezi değildir. Çünkü aslolan insanı yaşatmayı, toplumu diri tutmayı, adaleti tesis etmeyi ve hakikat şahitlerinin emanet şuuruna sahip olmalarını temindir. İşte kerim devlet fikri, bu anlayışın hem fikrî hem de fiilî tezahürü olarak öne çıkar.

    Fârâbî’den Yûsuf Hashacib’e, Nizâmülmülk’ten Kınalızâde’ye ilâ-âhir… Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerinden modern dönemin siyasî arayışlarına uzanan çizgi, kopuşları ve sapmaları hiç akıldan çıkarmadan, erdem merkezli süreklilik olarak değerlendirilmiştir.

    Siyaset, insan onuru, adalet ve sorumluluk ekseninde bir zeminde yürür. Devlet ise korkutan, korkulan ve kutsanan bir yapı değildir. Adaletle kaim, merhametle dâim güçlü bir müessesedir. Değerini bu varlık ilkelerinden alır.  

    İşbu çerçevede, irfan hayatımızda; “Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı/Kerem etmeyen beyin fakirden nedir farkı!” şeklinde söylenen mısranın anlam dünyasına gönül düşüreceğiz. Gelenekli yani köklü idrakin esasen var olan imkânı ile yeniden söyleyip tekrar aklımıza düşürmeye gayretle konuyu şerh edeceğiz. Min gayri haddin…

    Millet

    Millet, ortak bir kaderi şuur, erdem ve adaletle taşıma iradesidir. Sadece ortak soy ve dil birliğinden ötedir. Bu bakımdan millet kavramı, modern zamanda türetilmiş etnik ya da biyolojik tanımlamaların ya da yakıştırmaların çok üstündedir. Pek tabiî ki bu yaklaşımda etnik köken ve kültürel farklılıkların inkârı kabil değildir. Ancak modern telakkideki etnisite siyasî hakimiyetin temelini de oluşturmamaktadır.

    Millet fikri, her şeyden önce medeniyet, kültür, siyaset ve devleti kuşatan ahlâkî bir birliktir. Birlik, zorlamayla temin edilemeyecek kadar naiftir. Adalet, merhamet ve ortak tarih bilinci ile madde ve mânâya hitap eden müşterek bir yapı ile kendini ifade eder.  

    Millet olmak, varlığı temin eden şuur halidir. Dün ne olduğumuzun hatıralar demeti ile övünmek ya da avunmak yerine, yarın ne olacağımıza dair verdiğimiz sarsılmaz ortak kararın hükmünce amel edilen hâsılasıdır.

    Millet, müfsitlerin cünun hâli ile köleliğini yaptıkları nifakın aşamadığı/aşamayacağı kalb-i selîm zemininde biz olmanın idrakidir. Esasen bu hal, mânâ hisarında mehabetli muhâfızların müebbed bir nöbetle zifiri karanlıklarda dahi göz kırpmamasını gerektirir. Hisarın burçlarının akıl, dikkat, itidal ve irade olduğunun farkında olununca silahlar kılıfında sessiz beklese de kalemin ve kitabın aydınlığı ufukları beklemeye devam eder. Nitekim bu şuurla meşhur olan milletin, kimliğinde kayıtlı değerler hanesindeki her bir tâlih unsuru, bizi yığın olmaktan çıkarıp, pür-medeniyet öznesi haline getirmiştir. 

    Millet, ruh kökünden akseden değerleri yansıtan, devlet umuru gözeten, itidal ile cümlelerin etrafını çevreleyen ve medeniyetin tam merkezinde millet olma şuurunu ilan eden entelektüel derinliği yüksek evlâtları ile istikbâl yürüyüşüne devam eder. Mütefekkir hatiplerinin: “Vatan ancak milletin bütünlüğü kadar bütündür.” ilkesi ile vakur bir varoluş inşasına nazar kılar. Öyle ki bu hitabet, siyaseti bir kavga alanı olmaktan çıkarıp estetik ayrıcalığı olan derin bir düşünce kürsüsüne dönüştürür ve sevindirir.  

    Siyaset ve Hikmet

    Siyaset, her şeyden önce insana, topluma, ahlâka ve tarihe dair devletlû bir anlam üretimidir. Zira siyaset, yalnızca iktidar mücadelesi, kurumsal yönetim ya da güncel tartışmaların dar alanı içinde ele alınırsa yetersizliğe mahkûm olur.   Hafizanallah anlamın büsbütün kaybı ya da şiddetli örselenmesi hâli ise iknanın, hâfızanın, devamlılığın ve nizamın önüne set çekilmesidir. Bu bakımdan geniş bir ufukla ve hikmetle yürütülmesi gereken siyasetin gündelik soğukluğa ne tahammülü ne de tâkati söz konusudur. Çünkü; “hâdiselerin belagati kelimelerin belagatinden ağırdır!” her zaman!..

    Siyaset, insanın toplum hâlinde yaşarken neye göre yaşaması gerektiği sorusuna cevap verir. Derûnunda, varlığın ve toplum halinde yaşayan insanın anlam arayışına dair kadim bir düşüncedir/tefekkürdür. Sadece iktidarın kimde ya da hangi fırkada olduğu meselesi değildir. Ahlâkın/erdemin ışığı ile aydınlanarak kendini bulan siyaset, milletin varoluş safahatını itidal, iknâ, hâfıza ve medeniyet ekseninde her devirde zamanın getirdiklerini de gözeterek yenileyerek yeniden tarif eder. Bunu da sadece söz sanatı mahareti yani hitabet ustalığı ile yapmaz. Sürekliliği temin adına imâl-i fikrin fiilen tatbiki ve ikna için ilanı adına olması elzem olan hitabet, derin tarih bilincinin tezahürü ile muttasıf olmak durumundadır. Bunun bir tecellisi olarak neyi yapmayacağını ve neyi söylemeyeceğini bilen adamdır hatip.

    Hayfâ ki modern zaman; özgürleştirirken yalnızlaştırmakta, hakları çoğaltırken anlamı eksiltmektedir. Bu parçalanmışlığa karşı yeni bir idrakle siyasete ruh üflemek, ulvî bir kıvamla bir/lemek, tevhid idrakiyle mümkündür. Bu imkân dairesi içinde akıl ile kalp, hak ile sorumluluk, özgürlük ile erdem mânâ taşıyıcısı siyaset erbabını muntazırdır… daima…

    Modern siyaset tasavvuru ve tatbiki, siyaseti büyük ölçüde iktidar, yönetim ve çıkar/hesap dengesi üzerinde konumlandırır. Bu sayede siyaset, teknik bir faaliyet derekesine indirilir. Ne yazık ki insan ve toplum, sınıfına göre ayağını denk alması gereken yönetilen nesneler durumuna düşmekte/düşürülmektedir. Oysa tarihî tecrübeye dayanan medeniyet ve erdem/ahlak merkezli bakış açısındaki siyaset; toplumun ürettiği anlamın kamuya mâl olmuş bir ifadesidir. Siyaset, anlamından kopmadan ve değeri gözeterek cevap vermek zorundadır. Aksi takdirde güçlü görünse de uzun vadede meşruiyetini ve toplumla bağ kurma imkânını yitirir. Bu nedenle siyasetin ahlâk, tarih ve insan tasavvuru ile birlikteliği sarsıntı bile kabul etmemektedir.   

    Medeniyet, en başta ahlâkî ve insanî bir düzen demektir. Maddî imkânlar bu düzene göre artar ya da eksilir. Medenî anlam dünyasında merkezde insan yer alır. Kerim bir varlık olan insanın saygınlığını korumak için güç, ahlâkla sınırlanır. Bu bakımdan devlet, adaletle beraber tarif edilir. Buna göre devlet, yalnızca güvenliği sağlayan müstahkem bir yapı değildir.  Toplumun selâmeti adaleti, merhameti ve anlamı kurumsal bir sorumluluk alanı içine alır. Bu sayede istikrar, ahlâkî süreklilikle devletin bekasını temin eder.

    Erdemli siyasetin anlam dairesinde devlet egemenlik/hakimiyet, gerektiğinde demir yumrukla cebir/şiddet gösterme ve hukuk üretme gücü değildir. Medenî kabulle ahlâkî bir emanettir. Devlet, kendisi için değil insan ve millet içindir. Elbette devlet güçtür. Fakat bu güç amaç değil araçtır. Hukuk, düzeni sağladığı kadar adalet üretir. Güvenlik, korku yerine emniyet hissi ve huzur temin eder.

    Devletin meşruiyet kaynağı, varlığını adaletle sürdürebilmesindedir. Buna bağlı olarak esasında milleti ilgilendiren beka endişesi, hikmet ve adaletle dengelenmezse siyaseti daraltan bir dile dönüşür.

    Hikmet, bilgi ile ahlâkı, güç ile merhameti, teori ile pratiği dengeli bir halde birleştirir. Bu hikmete bağlı olarak, siyaset hikmetle buluşup kaynaşmazsa anlamını yitirir, sertleşir ve tekrara düşer. Bekayı tehdit edecek bir ürküntü ile anlam üretme kapasitesini kaybeder. Her zaman hikmet siyasetin merkezinde düzenleyici ilkedir. Hikmet sayesinde her şart altında çıkabilen krizler kalıcı bir siyaset diline dönüşmez. Hikmetle donanmış siyaset vakti gelince adalet ve merhametle gücü kullanır fakat gücü kutsamaz. İnişli çıkışlı dünyada tedbir ve temkin hikmetin gereğidir. Dikkat süreklidir, gevşememelidir. Aksi takdirde siyaset, ahlâkî sorumluluk bilincini kaybeder.

    Modern dönemde siyasetin imtihanı, devletin ahlâkî omurgasını kaybetmeden zamanın getirdiği/getireceği kurumlarla nasıl yeniden inşa edileceği, kendini yenileyeceği sorusudur. Tarihî tecrübeye istinat eden Türk siyaset aklı, devletin meşruiyetini sandıktan önce adalet, hikmet ve insan onurunda arar. İşte kerim devlet fikri, bu nedenle gelip geçmiş bir hatıra değil, gelecek inşâ eden bir siyaset ahlâkıdır.

    Hasılı siyaset, hikmetle yoğrulmuş bir sorumluluktur. Devlet ise adaletin hikmetle vücuda gelmiş halidir. Vakıa kerim devlet, insanı merkeze alıp geçmiş tecrübeyle geleceğin imkânını buluşturan ve iktidarı ahlâkla sınırlayan medenî bir siyaset tasavvurudur.

    Devlet

    Medenî bir bakış gerektiren siyaset, millete ait mânânın, iradenin ve medeniyet tasavvurunun taşıyıcısıdır. Nizam hikmetle ve siyasetle kurulur, bunun tabiî bir sonucu olarak kaosa fırsat verilmez. Vakıa bu tezahür, devlettir.

    Devlet, insanoğlunun toplumlar halinde yaşaması sürecinde meydana getirdiği en büyük ve geniş teşkilatlanmasıdır. Bu nedenle devlet, sadece kanun yapan değil, kanunu hakka riayetle ve adaletle yoğuran kudrettir. Fertlerin varlıklarını tek başlarına sürdürebilmelerine imkân yoktur. Bu durum birlikteliği ve dayanışmayı gerekli kılar. Kök, dil, inanç ve mefkure/ülkü birliği hayatı kolaylaştırıp huzuru temin eder. Bir/lik olma bir şuurun sonucudur. Akıl gereği olarak başıboşluğa meydan vermemek bir nizama tâbiyeti kendiliğinden ortaya koyar. En vasatından en ileri ve fevkalâde büyüğüne kadar tam teşkilatlanma, devlet adı altında toplumların her bakımdan seviyesini gösterir. Kadim zamanlardan itibaren modern çağın getirdiklerine kadar gelişim ve değişim seyri tarihin sayfalarında takip edilmektedir.

    Devlet, pür-nizamdır. Bu da ölçü, kural ve kanunla temin ve tesis edilir. Esas olan hak, hukuk ve hürriyet/özgürlük alanının korunarak fert ve toplumun huzur ve refahını bir süreklilik içinde gözetilerek hayatı kolaylaştırmaktır. Böyle olunca mesele adalette karar kılar. Çünkü toplum hayatının ruhu adalettir. Hukuka bağlılık, fitneye ve kargaşaya set çekerek toplumu adaletle ayakta tutar, bunu da devlet sağlar. İnsanlar, hukuka ve adalete imanını kaybederse huzur hükmünü yitirir ve zorbalık ve zulüm baş gösterir. 

    Her toplumun hayata bakışı, olayları okuyuşu, kültürü ve teşkilatlanması tabiî olarak farklılık gösterir. Ortak nokta ise kurallara riayet ve temel insan hakları çerçevesinde; barış ortamını korumak için diplomasi, tehdit oluşturmama, saldırmayana saldırmama, ticaretin yapılması, kültürlerin alışverişi, gerektiğinde başta eğitim ve sağlık olmak üzere işbirliği gibi imkânların gözetilmesine dair anlaşma zemininin bozulmadan sürdürülebilmesidir. Tabiî ki bu da devlet ve siyaset marifetiyle olabilmektedir.

    Aslolan insanın her türlü haklarının gözetilerek refahının teminidir. Çağın idraki refah devleti ve sosyal devlet gibi tanımlamaları yapıp anlam daraltmasına gitmektedir. Halbuki geleneğin devleti baba gören kerim devlet anlayışı, mehabetli bir anlam zenginliği ve kuşatıcılığını içermekte, hem de bir/liğin dirliğin bereketi ile yeni ikbal ve istikbal kapıları açmaktadır. Köklere bakınca devleti görürüz. Tebaasına veren, bakımını üstlenen, hak gaspına gitmeyen, zulme razı olmayan, koruyup gözeten, onun geçimini temin eden ve bunu da adaletle yapan bir babanın fıtri şefkatini ve heybetini muhabbetle seyrederiz. Aksi tecellî olunca ise ikbalin idbara dönmesinin derin sancılarına şahitlik ederiz.  Devlet, tebaasına bakar, bakımını temin eder, bunu da ancak adalete riayetle yapabilir. Kapitalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin eziciliğine karşı devletin, meşruiyet zeminini kaybetmemesi, gelir dağılımından pay verirken refahı ve huzuru gözetmesi varlığının icabıdır. Kültürel kimlik unsurları ve temellerde var olan vakıflarla el uzatıp iyilikte yarışma konusu da hep devlet şemsiyesi altında yürütülmüştür. Mesele, bizim tarihî idrakimizde pür-tâlih bir konu olarak daima yer almıştır.

    Millet, ortak bir rüyada buluşmuş gönüller topluluğudur. Böylesine yüksek bir iradenin eseri olarak devlet de, sadece kudretli bir hüküm sonucu itaat altına alma vasıtası değil bin/lerle yıllık bir akıl ve denge/nizam merkezidir. İdrak zaviyesinden bakınca milletin devletinde yöneten ve yönetilen için itidal, dünyanın kurucu bir düşünce sütunu olarak belirir. Devlet cihazında çarkın pas tutmadan işlemesi, zamanı muvakkat devletlûnun ulyâdan süflâya meyletmemesi, öfkeye kapılmadan adaletin ince çizgisinde vakur bir duruş göstermesi esastır. Zira devlet; itidal, adalet, tam teyakkuz halinde bir an bile gevşememek, zulme kaymamak, koruyup gözetmek, ihtiyacı karşılamak… eğitim, sağlık, emniyet, düşmana karşı savunma, imar ve sâir işlerde millete koruyucu bir gölgedir. Birlik ve dirlik ise bu gölgeliğin altında bulunmakla kaimdir. Türkistan’da Kazak bozkırlarında söylenen şu sözler tam da bu noktaya denk düşmektedir: Bahta sormuşlar; “Kuş olsan nereye konarsın?” diye. O da; “Birliğin ve diriğin olduğu yere!” diye cevap vermiş…  Mesele, bundan daha veciz olarak nasıl anlatılabilir ki!

    Tarihî Süreklilik İçinde Siyaset, Devlet ve Kerim Devlet Fikri

    Tarihî tecrübemizde siyaset, bir iktidar tekniği olduğu kadar ahlâkın, hikmetin ve adaletin teşkilatlanmış bir tezahürü olarak kavranmıştır. Devlet, güç temerküzünü sağlayarak koruyan, toplumu inşa eden ve İlâhî nizama yeryüzünde şahitlik eden kerim bir varlık alanıdır. Buna bağlı olarak Türk siyaset düşüncesinin müferrik vasfı, siyaseti ahlâk ve metafizikten ayrı düşünmemeye bilhassa dikkat etmiş olmasıdır.

    Türklerin İslâmiyet’in gelişinden önceki zamanlarında, siyaset geleneğinde hüküm-fermâ olan kut anlayışı, iktidarın kaynağını aşkın/müteâl bir meşruiyet zeminine bağlamıştır. Hâkan, kudret sahibi olduğu kadar sorumluluk sahibidir. Çünkü gece uyumamak, gündüz oturmamak zorundadır; töre ile halkı koruyup gözetmek, açları doyurmak, düşkünü kaldırmak ve her tedbiri vaktinde almak görevidir.

    Kut; uğur, baht, tâlih; mutluluk, saâdet; İlâhî feyiz, İlâhî tecellî, İlâhî lütuf; yaşamak için gerekli yiyecek, rızık gibi anlamlarla müştehirdir. Hakikat şu ki kut, keyfî tahakküm barındırmaz. Adaletle sınanan bir emanettir. Kutlu olmak bir bahttır. Bu anlayış, İslâm’a kavuşulduktan sonra hilâfet, emanet, adalet ve ehliyet kavramlarıyla derinleşmiştir. Nihayet siyaset, nizâm-ı âlem mefkûresine/idealine yönelmiştir.

    Büyük Hâce Fârâbî’nin Medînetü’l-Fâzıla tasavvuru, Türk-İslâm siyaset felsefesinin düşünce/tefekkür zirvelerinden birini oluşturur. Dâhi filozof Fârâbî’ye göre devlet, insanı kemâle erdirecek bir ahlâk düzeni kurmakla mükelleftir. Devlet, erdemi mümkün kıldığı ölçüde meşrudur. Bu yaklaşıma göre hikmet rehberliğinde bir terbiye alanına dönüşen siyaset, nasıl güç mühendisliği olsun?

    XI. yüzyılın hikmet ehli büyük bilgesi Yûsuf Has Hacib Kutadgu Bilig serlevhalı bilinen ilk Türk siyasetnâmesinde şu hususları dikkat nazarına verir: “Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, Allah Teâlâ onu sana soracaktır; gözünü aç!” “Ey hükümdar, sen bugün bir hekimsin; halk ise sana muhtaç olan bir hastadır. Bazısı darlığa düşmüştür ve bedbahttır; bir kısmı da fakirlik ıztırabı içindedir. Bazısı aç, bazısı da çıplaktır; bazısı ise, endişe içinde kıvranır. Bütün bunların devâsı sendedir; sen onların hekimi ol, ilaç ver ve tedavi et. Eğer sen bunlara, ilaç vererek tedavi etmezsen, halk için bir hayat felâketi olursun.” “Beyliğin kökü ihtiyatlı olmak ve uyanık durmaktır. Bir dünya daha istersen, onu da bunlarla kazanırsın.” “Halka huzur ve rahat sağlayacak bir nizam kur ki, sana hayır-duâ etsinler.” “Zenginlerin yükünü orta hallilere yükleme! Yoksa orta hallilerin durumu bozulur ve büsbütün sarsılır. Orta halli kimselerin yükünü de fakirlere yükleme! Yoksa fakirler açlıktan kırılır ve mahvolur. Fakirler orta halli olursa, orta halliler zenginleşir; orta halliler zenginleşirse, memleket zengin olur.”

    Selçuklu ve devamı olan Osmanlı imparatorluk tecrübelerinde, Kutadgu Bilig’teki bu idrak, fiilî bir siyaset ahlâkına dönüşmüştür. Büyük Selçuklu asırlarının meşhur bilge veziri Nizâmülmülk’ün Siyasetnâmesi akıllara ve gönüllere ışıklar salar. Hazret, devletin bekâsını zulme rıza dahi göstermemede, adalet ve merhamette arar.

    Aynı ruhun hayli gelişmiş takipçisi Osmanlı Devlet-i Aliyyesi’nin devlet-i ebed müddet anlayışı, sürekliliği adalete tâbi kılıç, örfî ve şer’î hukuk, vakıf, ilim ve ahlâk üzerinden sağlamıştır. Millî hâfızada devlet, mutlak bir kudret değil, hikmetle kayıt altına alınması gereken bir emanettir. Devlet-i ebed-müddet fikri, basit bir iktidar sürekliliği arzusu değil adaletle ayakta kalma idealidir. Bu anlayışta siyaset, gücün sınırlanarak ahlâk, örf ve ilimle terbiye edilmesi demektir.

    XIX. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar yaşanan askerî, iktisadî ve siyasî çözülme, Osmanlı siyaset dilinde bekâ kaygısını merkeze çekmiştir. Yaşanan büyük bozgun, toprak kaybı, nüfusun erimesi, göçler ve dış müdahaleler devleti giderek savunma refleksi yüksek bir yapıya dönüştürmüştür. Beşer tâkatini aşan hadiselerle geçen bu süreçte; gün batmak üzere olduğu için hikmet geri çekilmiş, siyaset hayatta kalma refleksiyle hayli daralmıştır. Bu daralma, yaşananların dayanılmaz ağırlığı altında, Cumhuriyet’in kuruluş dönemine de güçlü bir miras bırakmıştır. Tek Parti devrinde siyaset, kuruluşun zorlukları, harbin açtığı telâfisi neredeyse imkânsız tahribat ve nüfusun tükenmişliğinin çaresizliği içinde, yeni bir millet inşası zorunluluğu nedeniyle güçlü bir merkezî dil üretmiştir. Bu dil, tarihin şartları içinde düşünülüp sükût edilse de zamanla ahlâk tonunu ve medeniyet boyutunu zayıflatmıştır. Devlet güçlüdür ve buyurgandır. Millet, ahlâkî birlikten çok ideolojik beraberlik olarak görülmüştür. Modern Türk siyasetinin temel gerilimlerinden bazıları eski zamanının ardı sıra kendini tekrar ederek devam edegelmiştir.

    Kerem, devlet için lüks değil, açıkça varlık sebebidir. Kerim devlet, güçlü, şefkatli, kuşatıcı, ihyâ ve inşâ edicidir. Yoksulu gözetir, mazlumu korur ve farklılıkları rahmet olarak görür. Gücü, cezada değil, adalette arar.

    Türkler için devlet, bir yönetim vasıtası olduğu kadar devlet babadır. Böyle bir kabulün yansıması olarak koruyucu, kuşatıcı ve merhametli bir otoritedir/kudrettir. Baba tasavvuru, siyaset zihniyetinde tahakkümün değil himayenin, sorumluluğun ve adaletle gözetmenin mümtaz sembolüdür. Bu bakışa göre devlet, zulmünden korkulan bir güç değildir. Emniyeti temin eden, ihtiyaç için sığınılan, hakkı sahibine veren ve zor zamanda halkın yanında duran bir varlıktır.

    Devlet baba fikri, merhametten mahrum ezici otorite bakışında görülmez. Aksine kerim devlet anlayışının halk dilindeki en sahih ifadesini temsil eder. Bu mehabetli düşüncede devlet, tıpkı bir baba gibi cezalandırma kabiliyetinden çok koruma ve yaşatma sorumluluğu ile mükelleftir. Yetimin, yoksulun, mazlumun ve kimsesizin gözetilmesi devletin aslî vazifeleri arasındadır. Hayırda ve iyilikte yarışmanın saltanatı olan vakıf müessesesi, sıbyan mektebi, medrese, kütüphane, han, kervansaray, hamam, aşevi, imarethane ve dârüşşifa/hastane gibi teşkilatlı yapılar, devlet baba anlayışının tezahürüdür.

    Modern siyasî literatürde sosyal devlet yaklaşımı, Türk siyaset hâfızasına yabancı bir kavram değildir. Aksine sosyal devlet fikri, Türklerin tarihî tecrübesinde çok daha erken dönemlerden itibaren ahlâkî ve hikemî bir devlet sorumluluğu olarak yaşanmıştır. Modern sosyal devlet, hak temelli ve hukuk diliyle ifade edilse de Türk-İslâm medeniyetinde karşılığını bulan devlet baba anlayışının yansımasıdır. Bu sebeple kerim devlet fikri, Türk siyaset düşüncesinde devletin varlık sebebini oluşturan tarihî bir bilinç ve ahlâkî bir devamlılıktır. Devleti baba bilen bir toplum için adalet, bir lütuf değil; devletin ontolojik görevidir.

    Siyasetin anlam ufkunu genişletmek için, medeniyet iddiası taşıyan bir siyasal düzenin ahlâkî ve felsefî temelleri üzerinde yükselişini yenileyerek düşünmek lâzımdır. Bu çerçevede siyaset; insan, ahlâk ve tarih perspektifiyle yalnızca yönetme sanatı değil, derin bir anlam kurma sorumluluğu olarak tanımlanmalıdır. Devlet ayakta kalabilir, millet bir arada durabilir, iktidar arlığını sürdürülebilir. Fakat bu dairenin içinde hikmet yoksa, sarsıcı bir şekilde medeniyet kendini setreder. İhmale gelmez: Siyaset hukuk, adalet, ahlâk ve denge ile birlikte yerini bulur, değerini korur… 

    Sonuç

    Siyaset ve devlet, farklı kültür çevrelerindeki düşünürler tarafından tanımlanmıştır. Bu çerçevede nice iktidar teorisi fikir meydanına çıkmıştır. Fakat siyaset, bu çeşitliliğe rağmen insan, ahlâk ve hakikat merkezli bir tasavvurun kurumsal ifadesi olma vasfına sahiptir. Bu noktadan bakınca devlet, insanın varlık onurunu muhafaza eden, toplumsal düzeni adaletle tesis eden hikmetli bir organizmadır.

    Devlet gücünün yönetiminde, meşruiyet en dikkat edilmesi gereken husustur. Güç ve meşruiyet ayrıştırılamaz. Meşruiyet millî irade, hukuka bağlılık, ahlâkî tutarlılık, adalet üretme kapasitesi ve toplum vicdanına dokunabilme yeteneğinin sonucunda tecellî eder. Bu bağlamda iktidar, bir imtiyaz değil sürekli sınanan ve tartılan bir emanet bilincidir.

    Kerim devlet anlayışı, devletin varlık gerekçesini, güvenlik ve düzenle, sınırlarına, şefkat, merhamet ve hakkaniyeti alarak genişletir. Kerim devlet, kurallara uyarak hayatını sürdürme hürriyetine ve haklarına sahip ferdi, baskı ile tahakküm altına almadan ahlâkî ve sosyal varlığını mümkün kılar. Güç, baskı aracına dönüştüğünde devlet zayıflar; adaletle birleştiğinde kalıcı hale gelir. Ancak kişi hak ve hürriyeti bir başkasının hak ve hürriyetinin başladığı yere kadardır. Sınırsız hürriyet/özgürlük anarşidir ve nizamı bozmaktır. Devlet ne mutlaklaştırılır ne de işlevsizleştirilir. Ne kutsal bir put ne de geçici bir araçtır. Varlığı insan içindir ve insanla/milletle anlam kazanan bir kurumlar bütünüdür. Bu bütün, hassas bir dengedir ve ölçü ve hikmete tâbidir.

    Siyaset ve devletin aklı; ahlâk, tedbir, temkin ve iradedir. Maazallah ahlâktan koptuğu anda millet için koruyucu olmaktan çıkar. Ahlâkın denetimi esastır. Siyaset kendini ahlâkın denetiminden mahrum ederse, gücü hakikatin önüne geçirir. Sınırları ahlâk çizer. Ahlâkla sınırlandırılmamış bir devlet, adalet üretmez, sadece itaate zorlar. Bu noktadan sonra devlet, bir düzen ve pür-nizam olmaktan çıkar. Keyfîliği, lâubâliliği ve zulmü meşrulaştıran bir cihaza dönüşür. Toplum güveni kaybeder. Hukuk, gücün dili hâline gelir; hak yerini korkuya, meşruiyet yerini zorbalığa bırakır. İşte böylesi bir eşikte felaket bir ihtimal olmaktan çıkar ve kapıya dayanır. Çünkü çöküş, önce ahlâkta başlar, sonra ilerledikçe ilerler ve tarihe yansır. Siyaset anlamını yitirdiğinde devlet mefluç olur. Çünkü anlamdan kopmuş bir siyaset, farkında olmadan sistemi işleyemez hâle getirir. Hakkaniyet, ihtiyat, sürekli dikkat ve azamî hassasiyet şarttır.

    Devlet kutsal değildir. Kutsal olan emaneti taşıyan insanın onurudur. Kutsal olan emanete lâyık, gönlü pâk, yüzük ak, aklı keskin, bilgisi derin, vicdanı uyanık ve kibre hasım devlet adamlarının hizmetleridir/himmetleridir.

    Milletin selâmeti makamların ihtişamına, teşkilâtların kudretine ve iktidarın uzunluğuna bağlı değildir. Millet, devletsizliğin ne olduğunu iyi bilir. Selâmet, zamanın ruhunu kavrayan, ahlâkla sınırlandırılmış, gayret kemerini kuşanmış, bilgiyle donanmış, kanaatle doymuş, hikmetle dolmuş ehil kadrolarladır. Seçimle gelen ve seçimle giden iktidarlar geçicidir. Devamlı olan devlettir.

    Sonuç itibarıyla siyaset, hakikatin hizmetinde bir irade, devlet ise adaletin müesses hâlidir. Kerim devlet fikri, bu hâlin hem hâfızası hem de yüzü geleceğe dönük ahlâkî tasavvurudur. Bu da modern dünyada siyaseti insan, ahlâk ve hikmet zemininde yeniden düşünmenin imkânını sunmaktadır.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.