eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
26°C
Ankara
26°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
30°C
Pazartesi Az Bulutlu
27°C

Prof. Dr. Ali Fuat ARICI

Erzurum / Tortum’da doğdu. Erzurum Lisesi’nden mezun oldu. Süleyman Demirel Üniversitesi Burdur Eğitim Fakültesini bitirdi. MEB bünyesinde 10 yıl öğretmen olarak çalıştı. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümüne yardımcı doçent olarak atandı. Türkçe eğitimi alanında doçent oldu. ABD / Ohio Kent State Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. Yıldız Teknik Üniversitesine geçti. Türkçe eğitimi profesörü oldu. Çocuk Edebiyatı ve Kültürü, Okuma Eğitimi, Masalın Sesi, İstanbul Masalları, Yazılı Anlatım El Kitabı (S. Ungan ile birlikte) ve Çocuk Edebiyatında Türler (S. Ungan ile birlikte) adlı kitapları yazdı. Türkçe Öğrenenler İçin Türkler ve Türkiye (Y. Günaydın ile birlikte), İdeal Türk: Eğitimde İdeal İnsan ve Millîlik Arayışları (M. Başaran ile birlikte), Dr. Lütfi Sezen’e Armağan ve Büyük Eğitimciler adlı kitapların editörlüğünü yaptı. Yurtiçi ve yurtdışı kongrelerde bildiriler sundu, ulusal ve uluslararası dergilerde makaleleri yayımlandı. Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi ile Türkiye Eğitim Dergisi’ni kurdu. Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü öğretim üyesidir.

    İstiklal Marşı’mız Bize Ne Söyler?

    Milletlerin kendine özgülüğü / biricikliği büyük ölçüde kültür ve sanatıyla temayüz eder. Sanatkârlar eliyle de bunlar nesilden nesile aktarılma imkânı bulur. Kültür ve sanatın en önemli taşıyıcısı dildir. Ya da başka bir ifadeyle milletler için dilden daha önemli bir varlık yoktur. Çünkü dilini kaybedenler millet olma özelliğini yitirirken diğerleri (yurt ve din gibi) kaybedilse bile dil ile tekrar kazanılabilir.

    Türk milleti, köklü tarihi içinde, nice büyük âlim, sanatkâr ve eser vücuda getirmiştir. Kaşgarlı Mahmud, Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Yunus Emre, Yahya Kemal, Itrî, Dede Efendi; Orhun Abideleri, Dede Korkut Hikâyeleri, Mevlit, destanlarımız, türkülerimiz, masallarımız bunlardan sadece birkaçıdır. Milletimizin bekası için çocuklarımızın ve gençlerimizin, bunları bilmesi, anlaması ve bunlardan istifade etmesi elzemdir.

    Türk şiir geleneğinde birbirinden değerli, dilimizden düşürmediğimiz yüzlerce hatta binlerce güzel şiir mevcuttur. Ancak bunlar içinde İstiklâl Marşı’mızın müstesna bir yeri vardır. Çünkü yazıldığı devirde olduğu gibi şimdi de o, hem “istiklal” hem de “istikbal” marşımızdır. Yani bize başta kim olduğumuzu, nelere sahip olduğumuzu, bundan dolayı karşımıza çıkan / çıkacak olanları ve bunlarla nasıl mücadele ettiğimizi ve edeceğimizi anlatır.

    Mehmet Akif gibi şahsiyeti, mesuliyeti ve samimiyetiyle hemen herkesten kabul gören büyük bir idealistin kaleminden çıkmış olması da millî marşımıza ayrı bir değer katar. Nitekim Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif’in dönemin en kültürlü şahsiyetlerinden biri olarak Arapça, Farsça ve Fransızca bildiğini belirtir. Kuntay ayrıca onun Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle ve rasathaneli mektepten ibaret bir muhitte doğup büyüdüğünü ifade ederek onun ideal denebilecek bir Müslüman Türk geleneği içinde yetiştiğini söyler. Beşir Ayvazoğlu ise onu zeki, hassas ve mütecessis olarak nitelendirir.

    Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem;

    Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzarım.

    Nurettin Topçu, Akif’i “Hattab’ın oğlu Ömer’in XX. asırda yaşayan müridi” diye tarif ederek “onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zulme tahammülsüz, riya karşısında şiddet taşıran bir iman ve isyan heykeli” olduğunu belirtir. Nitekim bilinen hikâyesiyle, İstiklal Marşı’nın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği üzerindeki uzlaşma da bunu teyit eder.

    İstiklal Marşı: Din ü devlet, mülk ü millet…

    İstiklal Marşı, yazıldığı devirde her şeyden evvel bir “müjde” olarak görülmüştür. Çünkü hem cephede hem cephe gerisinde metni okuyanlara Kurtuluş Savaşı’nın

    kazanılacağı hissini uyandırmıştır. Başka bir deyişle Türk ordusu ve milleti bu şiirle birlikte ümidini tazelemiş, zaferin geleceğine inanmıştır.

    Millî marşımızın diğer önemli bir özelliği de muhtevası, şekli, dili ve üslûbuyla milletimizin sahip olduğu bütün birikimi yansıtacak mahiyete haiz olmasıdır. İsmail Çetişli, İstiklal Marşı’mızın muhtevasının iki ana temel üzerine kurulduğunu belirtir. Bunlardan ilki Türk milleti, onun vatanı, istiklali, dini ve bayrağının düşman saldırısı karşısındaki durumu ve bunun millet nezdinde doğurduğu ciddi endişe. İkincisi bu endişeye mahal olmadığı inancı ve bunun Türk milletine bağlı gerekçeleri.

    Muhtevanın iç veya alt birimleriyse Çetişli’ye göre Türk milletinin değer (hürriyet, istiklâl, din, vatan, bayrak) ve nitelikleri (hürriyetseverlik, imanlılık / Hakk’a tapmak, vatanseverlik, kahramanlık) ile düşmanın nitelikleri (alçaklık, hayâsızlık, medenilik çılgınlık, maddî güçlülük) oluşturur. İsmail Kara ise İstiklal Marşı’nı istiklal, millet, din, vatan, medeniyet ve ümit kavramları etrafında ele almıştır. Türk milletine ait söz konusu değer ve niteliklerin tamamı bir “mana birliği” seviyesinde ele alınmıştır. Düşmana ait nitelikler ise, dördüncü dörtlükte daha belirgin olarak vurgulanırken diğer dörtlüklerde yer yer sezdirilmiştir.

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

    İstiklâl Marşı’mız “Korkma!” haykırışıyla başlar. Ancak bu fiil temel anlamında değil, yan anlamlarından biri olan “kaygılanma” anlamında kullanılmıştır. Burada bir taraftan ciddi bir endişenin olduğunun sezdirilmesi diğer taraftan korkuya mahal olmadığının anlatılması söz konusudur. Mezkûr endişe “alçakların hayâsızca akınlarıyla vatanı işgal edebileceği, iman dolu göğüslerin boğulabileceği, mukaddes bildiğimiz değerlerimize nâ-mahrem elinin uzanabileceği, ezanların susturulabileceği, bayrağımızın indirilebileceği ve Türk milletine esaret zincirinin vurulabileceği” ihtimalidir. Burada dikkati çeken husus; söz konusu endişenin bayrak, hürriyet, istiklâl, vatan ve dinle ilgili olmasıdır. Bunlar aynı zamanda Türk milletinin varlık sebebidir. Görüldüğü gibi “Korkma!” seslenişi millî bir endişe manasında ve oldukça yerinde bir kullanımdır.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    “Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar.

    Türk milletini millî ve ciddi bir endişeye sürükleyen sebepler şiirin iki, üç ve dördüncü dörtlüklerinde anlatılmıştır. Bu mısralarda Türk milleti, düşmana karşı bir İstiklâl Savaşı içindedir. Düşman genelde “garp” kelimesiyle tanımlanmış; detayda ise kendilerini “medenî” diye gösteren ancak gerçekte “tek dişi kalmış canavar” olan “alçaklar” ve “çılgın”lar olarak görülmüştür. Bunlar Türk vatanına “uluyarak hayâsızca” saldırmış ve işgale kalkışmıştır. Onların istediği Türk varlığının nihayet bulması, devletimizin ortadan kaldırılması, dinimiz ve diyanetimizin bitirilmesidir.

    Ortaya koyduğu bu tutumuyla düşman maddî yönden güçlü olmakla birlikte alçaklık, hayâsızlık ve çılgınlık içindedir ancak kendini medeni (!) diye göstermiştir.

    Doğacaktır sana va’ad ettiği günler Hakk’ın…

    Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.

    Mehmet Akif, daha önce Çanakkale Şehitleri adlı şiirinde de ortaya koyduğu gibi Türk milleti, Haçlı Seferleri’nden beri Batı’yı bütün çıplaklığıyla tanımıştır. Büyük şair, Ergenekon Destanı’na da gönderme yaparak yurtta “son bir ocak tütene dek” ümidin tükenmeyeceğini belirtir. Akif’in buradaki dayanağı ise Hakk’ın vaadidir.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım

    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    İstiklal Marşı’mızın yedi farklı yerindeki “ben” zamiriyle Türk milleti kastedilmiştir. Mehmet Akif bu anlatımla milletin bir bütün olarak kenetlendiğini ifade eder.

    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

    Millî marşımızda tekrarlanan tek mısra vardır. Bu mısra ikinci dörtlüğün sonu ile şiirin son mısrasıdır. Mehmet Akif, bu mısrasıyla Hakk’a tapan bir milletin ancak gerçek manada istiklale ulaşabileceğini ifade eder. Buradaki istiklal kelimesi hem ferdin hem de milletin istiklali olarak düşünülebilir. Bu bakış açısı büyük şairimizin dini hassasiyetinin de bir göstergesidir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.