eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
30°C
Ankara
30°C
Açık
Cumartesi Parçalı Bulutlu
32°C
Pazar Az Bulutlu
33°C
Pazartesi Az Bulutlu
34°C
Salı Az Bulutlu
35°C

Doç. Dr. Ali Faruk YAYLACI

Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Eğitim Bilimler Enstitüsünde, Eğitim Yönetimi, Planlaması ve Teftişi alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. 1995-2005 döneminde Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik yaptı. 2005-2010 döneminde Belçika’da Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri Öğretmenliğinde bulundu. 2013 yılında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde akademisyen olarak görev yapmaya başladı. Halen Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde göreve devam etmektedir. Çalışma alanları, eğitim yönetimi, eğitim felsefesi ve eğitim politikasıdır.

    Yaratılış Efsaneleri ve Eğitim- Enuma Eliş (II)

    “Enuma eliş” yani “vaktiyle yukarda” diye başlayan bu en eski yaratılış efsanesinin eğitim ve terbiye bakımından ele alındığında öncelikle insanın “yukarı” ile olan bağının dikkatimize sunulduğunu ifade etmiştik.

    Heidel’in “Enuma Eliş: Babil Yaratılış Destanı”(1) adlı eserinin önsözünde verdiği bilgilere göre yedi kil tablete yazılmış bu destan 19.yy’ın ikinci yarısında Kral Asurbanipal’in Ninova yakınlarındaki kütüphanesinin kalıntılarında bulunmuştur. Çivi yazısı ile yazılmış, Sami yazıtları arasında en fazla ilgiye muhatap olan yazıt niteliğindeki destan özellikle Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümü ile olan benzerlikleri dikkat çekmiştir. Öyle ki destanla ilgili ilk yayınları yapan George Smith 1876’da bu benzerliğe açık seçik işaret etmek üzere “Tekvin’in Kaldelilere Göre Anlatımı” adını verdiği bir kitap yayınlamıştır.

    Kutsal metinler arasındaki bu benzerlik konusu oldukça önemlidir. Çünkü bu benzerlik, kimileri için yanıltıcı bir işlev görürken kimileri içinse hakikatin kaynağına işaret eden bir iz niteliğindedir. Yanıltıcı işleve kananların bir kısmı bu benzerlikleri kültürel etkileşimle açıklarlar. Buna göre toplumlar tarih boyunca birbirlerinden öğrendikleri öykülere kendi renklerini katarak yeniden yazarlar. Bu pencereden bakıldığında Kitab-ı Mukaddes’in özelllikle yaratılışla ilgili anlatımlarının benzerlerini çok öncelerden yazılmış ve kayıt altına alınmış, putperest diye bilinen kavimlerin yeni ortaya çıkan yazıtlarında görmek olabildiğince sarsıcı olacaktır. Bizde de kimileri İslam, Hristiyan ve Yahudi geleneğinin kökenlerinin Sümerler’de, Babil’de olduğunu, bu eski kavimlerin destanlarının yeniden yorumlanıp yazılarak kutsal kitaplar haline getirildiklerini öne sürerler. En azından bir öykünme ve çokça aşırmadan bahsederler. Bunun için bu metinler okunduğunda göze çarpan benzerlikler dışında hiçbir kanıtları olmamasına rağmen “modern ilerlemeci” fikrin verdiği sahte güvenle çok emindirler. Çünkü modern ilerlemeci fikir, ilkelden gelişmişe doğru ve ne gariptir ki tesadüfen seyreden amaçsız bir evrime imandan kaynaklandığı için, ilkel insanın korkularının ürünü olan masalllardaki çok tanrılı anlatımların zamanla insan ve toplumlar karmaşıklaşıp geliştikçe sistemli dinlere evrildiğini ve daha ileri bir aşamada da tek tanrılı semavî dinlere dönüştüğünü savunmaktadırlar. Önce bir şeye iman edip sonra onun delilini yazıtlardaki benzerliklerde ararken hiç de bilimsel olmayan bir yol izlemektedirler ki bu da olabildiğince gariptir. Elbette bu inanış temelsiz ve abartılıdır.

    Buna benzer bir yanılgı da bizatihi andığımız semavî dinlerin bazı mensuplarından gelmektedir. Bizim kültür iklimimiz bakımından bu yanılgı iki boyutta tezahür etmektedir. İlk boyutta kendi inanıcına ait olmayan hiçbir kutsal metni, yazıtı vb. görmeye, okumaya ya da anlamaya değer bulmayan kaba bir tavır söz konusudur. Bu ham bir tepki olduğu için üzerinde durmaya bile değmeyecektir. Daha akademik ve entelektüel diyebileceğimiz kesimlerde ise bu yanılgı, insanlığın yeryüzündeki serüveninin, evrenin ve dünyanın tarihine ilişkin belirsizlikler karşısındaki kararszılığın ürünü olarak ortaya çıkar. Bu kesimdekilerin zihninde, imanlarının işaret ettiği yaratılış anlatımı ile içinde yaşadıkları çağın ve bilimin açıkladığı evren, dünya ve insanın tarihi arasındaki çözümü hep ötelenen bir ayrışma vardır. Kalpler yaratılışa inansa da fikrî açıklamalar genellikle bilimci açıklamaya dayanmaktadır. Tek bir insanın yaratılıp cennetten yeryüzüne indirilmesi ve ardından insanların çoğalıp dünyaya yayılması, zamanla tek Tanrı inancından sapmaları ve çoktanrıcılığın ortaya çıkması anlatımına iman edilir. Bununla birlikte arkeolojik bulgular, çok eski zamanlarda yaşamış medeniyetlere ait yazılı eserler ortaya çıktıkça belirginleşen tarih karşısında ise genellikle ne diyeceklerini bilemezler. Eskilere gittikçe hep çok tanrılı anlatımlara ilişkin kayıtların bulunuyor olması iman edilen anlatımla bir uzlaşma aramaya itmektedir. Fakat uzlaşma mümkün görünmediği gibi acaip bir şekilde seküler bir tavır izlenerek iman edilenle bilinen, tarihi açıklamada kullanılan şey ayrıştırılmaktadır. Bu durum daha geniş bir şekilde ayrıca üzerinde durulmayı hakediyor. Bu nedenle burada sadece bu iki anlatım ve açıklama arasında bir uzlaşmaya gerek olmadığını, birinin diğerini yanlışlamak ya da doğrulamak zorunda olmadığını söylemekle yetinebiliriz. Öz olarak tekrarlamak gerekirse bunlar çok “başka” şeyleri anlatmaktadır.

    René Guénon, “mutlak manada” hiçbir çoktanrılı medeniyetin var olmadığını söyler. Çoktanrılı olarak bilinen medeniyetlerin kutsal metinlerine bakıldığında hemen göze çarpan sayısız tanrılı anlatımlara rağmen metinler daha dikkatle ve “modern ilerlemeci” yanılgılardan uzak bir şekilde incelendiğinde tanrılar diye anlatılanların içinde ve ötesinde başka bir hakikatin yansıdığı görülebilecektir. Yanlış hatırlamıyorsam El Birunî de benzer bir şekilde Eski Yunan da ya da Hind inanışlarında tanrılar diye bahsedilen varlıkların İslam inancındaki Allah’a karşılık gelmediğini daha çok melek olarak adlandırılan varlık kategorilerine işaret edebileceğine işaret etmiştir. Batı dillerindeki tanrı kelimesinin kaynağında bulunan Sanskritçe “Deva” da bu noktada ilginçtir. “Deva” kelimesi, “göksel varlık, tanrısal varlık, yüce, ışıyan, parlayan, dünyadaki mükemmel varlıklar” gibi anlamlara gelmektedir. İnsanlığın en eski kutsal metinlerinden olan Hind yazıtları Veda’lardaki bir anlatım akla gelebilir, genç bir brahman bilge bir brahmana sürekli sorar bunca sayısız tanrı gerçekten var mı, tanrı gerçekte kaç tane diye, soru, cevap ve arayış zinciri nihayetinde Bir’e işaret eder. Bu konuyu da burada daha fazla uzatmanın gereği olmadığı için kısaca Allah’ın hep tek olduğunu, ezelden ve bu evrenin yaratılışından bu yana da bütün insanlık tarihi boyunca da tek olduğunu söylemek yeterli olacaktır.

    Enuma Eliş’e dönecek olursak yukarda andığımız kitabın önsözünde özetlendiği üzere anlatım bir tanrılar kalabalığının mücadelesi ile başlar. Ve fakat yine de en önce var olan Apsu’dur Tiamat’tır diğer her şey ve tanrılar bunlardan neşet ederler. Öykünün seyrine, eğitim ve terbiye bağlamında neler düşünebileceğimize ilişkin olarak konuşmaya devam edeceğiz bu noktada bir hususu yeniden vurgulamak gereklidir. İnsanın, dünyanın ve evrenin ortaya çıkışı, varlığın anlamı, tanrıların ya da Tanrı’nın ne’liği esas olarak biz insanların bireysel varoluş sınırlarımız dahilinde hiçbir şekilde anlayıp, kavrayıp dile dökebileceğimiz şeylerden değildir. Ne zihnimizin ne dilimizin sınırları bu öte’yi tasvire yetkindir. Yine modern ilerlemecilerin yanılgıya düştüğü şeydir ki eski yazıtlardaki ve kutsal metinlerdeki olaylar “insan” penceresinden anlatılırlar. Asıl önemlisi bir gaye ile anlatılırlar, bütünüyle terbiye gayesidir bu ve insanın tekâmülüne yönelir. Bu nedenle insan anlayabilsin diye anlatılır. Enuma Eliş’te olduğu gibi, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an-ı Kerim’de de olduğu üzere Tanrı ve yapıp ettikleri kimi zaman insanbiçimci şekilde dile getirilir. İnsan, bilmediğini bildiğine kıyasla öğrenir ve kavrar nihayetinde. Kaldı ki buradaki insanbiçimci ifadesi bile bir şekilde insanı önceleyen ve onu temel alan bir yaklaşımı yansıtır oysa insan “sonra” olandır, belki de insanın kendisi bizatihi tanrısaldır.

    İnsanın nereden gelip nereye gittiğine ilişkin hakikatler, her türden ve seviyeden insanlar anlayabilsin, tasvir ve tahayyül edebilsin diye bütünüyle insanî düzlemde anlatılır. Bu aynı zamanda zorunlu bir bozulmaya da işaret eder. Tanrısal olanın, bilinemez olanın, insanî olanla ve bilinir düzlemde ifadesi hakikatin az ya da çok tahrifi anlamına da gelecektir. Bundan olsa gerektir birçok kutsal metinde gizil şekilde bulunan irfan anlayışı ve Batınî yol insanı bir hâli yaşamaya çağırır. Bu düşünmeyi, tasavvuru aşan bir durumdur, ne anlatılabilir ne dile gelebilir.

    Yine de en eski yazıtlardan, sahifelerden bu yana efsaneler ve kutsal metinler bize bu anlatılama olanı fısıldamaya devam eder.

    1. Alexandre Heidel, Enuma Eliş: Babil Yaratılış Destanı, Ayraç Yay.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.