Son günlerde İran ile İsrail ve ABD arasında cereyan eden çatışma ortamının yan tesirlerinden veya tali mezhep kavgalarına dönüşmesinden endişe ediliyor. Kesinlikle haklı bir endişe! Bunun önüne nasıl geçebiliriz? Şimdi bu satırlarda sorunun cevabını arıyoruz. ABD-İsrail bunu kastlı olarak körüklüyor. Nitekim ‘ayarcımız’ Lindsay Graham neden Suudi Arabistan’ın çatışmalara katılmadığını ve kendilerini yalnız bıraktığını soruyor! Trump ise ‘biz çekilelim, siz devam edin, savaşı size yıkalım’ demeye getiriyor. İran-Irak savaşındaki gibi bir bölgesel yıpratma savaşı kurguluyor ve gözlüyorlar. Lakin İran da taşkın davranışlarıyla buna çanak tutuyor. Tabloyu şöyle değerlendirebiliriz: Şimdiye kadar bu savaş vekâletler üzerinden yürütülüyordu. Ya da bu karşıt cepheler yakıt olarak başka ülkeleri ve bilhassa Sünni ülkeleri kullanıyorlardı. Şimdi kullanacakları yakıt bittiği veya azaldığı için sermayeden yiyorlar. Bu aynı zamanda salt dinî bir savaş değil. Hâkimiyet ve petrol üzerine kurulu bir savaş. Hatta kendini kurtarmak için İran bazı vekillerini feda etti. Halit Meşal İran’ın Filistin davasını ABD ile pazarlık unsuru olarak kullandığını ifade ediyor. Aksa Tufanı eyleminden sonra Hizbullah kendisini kenarda tuttu. İsrail kendisine saldırmadıkça saldırıya geçmedi. İran da Husi ve Hizbullah’ın kendi adlarına hareket ettiğini ve bu yönde bir yönlendirmeleri olmadığını açıkladı. Bunu bizzat Hamaney dile getirdi.
7 Ekim 2023 Aksa Tufanı eyleminden sonra Hamas’ın eylemi için de benzeri değerlendirmelerde bulunmuşlardı. Hatta dışişleri eski bakanlarından Zarif, Hamas’ın söz dinlemediğini, özel ajandasına göre hareket ettiğini ve İran’ın talimatlarını dinlemediğini söylemiştir. Demek ki Filistin meselesini kendi ajandasına alet ediyorlar! Hamas da eylemiyle birlikte Pandora’nın kutusunu açmıştır. Zarif, eylemin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumuyla görüşmelerini sekteye uğrattığını da söylemiştir. 7 Ekim Aksa Tufanı eyleminin kendileriyle bir alakasının olmadığını da ikrar etmiştir. Ali Hamaney de İsmail Heniye’ye ‘Filistin’in kurtarılması Filistinliler için bir onurdur, bu alanda onlarla yarışamayız’ demiştir. Kibarca çark etmiştir. Propagandasını yapıyorlar ama sorumluluk almıyorlar! Hamas da onlara güvenerek Arap ülkelerine kafa tutuyordu! Hamas, Hizbullah gibi vekillerini feda ettikten sonra ne yazık ki İran, sıranın kendisine geldiğini göremedi, bilemedi. Üzücü ama gerçek.
Şiilerle Sünniler kenetlenebilir mi sorusuna gelecek olursak… Mezhebî anlamda bu zor. Önce aradaki tortulu alan ve mayınlar ayıklanmalı. Lakin insani alanda bir araya gelmek mümkün. İslami dayanışma değil, insani dayanışma geliştirilebilir. İran nefs-i müdafaa pozisyonunda, dolayısıyla mutlak surette olmasa da kritik destek verilebilir.
Kimseye İsrail ile neden hesaplaşıyorsun demeye yetkili veya me’zun değiliz. Zulme karşı çıkan herkes desteklenebilir. Lakin zalimler birbiriyle vuruşuyorsa o zaman denklem değişir. İslam ortak çatımızdır. Ortak çatıya rağmen arada mezhebî pürüzler vardır.
İran saldırıya maruz kalırken en azından duygusal zeminde ilgisiz kalmanın doğru olmayacağı yönünde telakkiler var. Prensipte Müslümanların birbirini desteklemesi gerekiyor. Lakin gizli ajandaları varsa ve bunu yeri geldikçe izhar ediyorlarsa güven köprüsünü yıkıyorlar demektir. Kemal Harrazi gibiler güven tesisi için Sünni dünyanın gönlünün alınmasını istemiştir. Lakin bu lafla değil, davranış modellerinin ve kalıpların değişmesiyle olur.
Kısaca şeytan ayrıntıda gizlidir. Zıtlar bir araya gelmezler; bu genel bir mantık önermesi veya kuralıdır. ‘Dıddani la yectemiani’ diye bir kaide vardır. Zıtlar bir araya gelmezler. Her ne kadar ortak çatı altında bulunuyorsak da mezhebî noktadan maalesef zıtları temsil ediyoruz. Sosyolojik olarak yakın zeminde düşmanlık daha keskin ve çetindir. Zıtların buluşması eşyanın tabiatına aykırıdır. Biz İslam dairesinde Şiileri birinci düşman olarak görmeyiz. Lakin Şii literatürüne göre öteki Sünnilerdir. Sünniler tarihî zeminde ve mezhep zemininde Şiilerin birinci düşmanıdır.
Sünni kesimler de bazen Şiiliği birinci düşman kategorisine sokmuştur. Bu, Şii dalgasının ve tehlikesinin yükselişi ve ayyuka çıkmasıyla alakalıdır. Bu dönemlerin ürünüdür. Sözgelimi İsmailî-Batınî tehlikesi büyüdüğünde Gazali bu dalga yani yükselen Şiilikle mücadeleyi farz-ı kifaye derecesinden farz-ı ayn derecesine çıkarmıştır. Bir de Şah İsmail’in daileri sayesinde Anadolu’nun kevgire dönmesi karşısında Yavuz ile Ebu’s Suud Efendi Gazali gibi davranmıştır. Tarihte böyle yakın tehlikeye işaret eden kırmızı çizgiler ve kırmızı kitaplar bulunabilir. Bu konjonktürel bir durumdur.
Maalesef günümüzde hem sığ hem de derin cehalet alıp başını gitmiştir. İnsanlar bilgiye dayalı değil de hevalarına ve hislerine uyup tutum belirliyorlar. Bu, Netanyahu ve Trump gibi liderlerin önünü açar ve iktidarına yol verir. Sağlıklı kamuoyu olmazsa tehlike kapıdadır.
İç tehdit yerine dış tehditler arttığında ise yakınlaşma arayışları egemen olur. Nitekim Nadir Şah döneminde yakınlaşma arayışına girilmiştir. Bağdat âlimlerinden Abdullah Süveydi ile İran adına Molla başı münazaraya girmiş ve ortak noktalar tespit edilmiştir. Büyük çapta Sünni tezleri kabul edilmiştir. Lakin bu defa da kader müsaade etmemiş ve Nadir Şah suikastla öldürülmüş ve proje akim ve yarım kalmıştır.
Humeyni dönemi ve velayet-i fakih doktrini ile birlikte Şiilik yeniden bir parlama dönemine girmiştir. Sünnileri küçük, kendilerini de dev aynasında görmeye başlamışlardır. Halbuki bu yöndeki iddiaları tamamen temelsizdir. Afrikalı bir Sünni davetçi, Sünni liderliğin korkak ve pısırık olduğunu, Allah’tan daha çok Netanyahu ile Trump’tan korktuklarını söylemiştir. Bu tespit doğru olsa bile Sünniliği bağlamaz! Şahısları bağlar. Bereket Netanyahu kendi zaviyesinden bu algıyı tashih etmiştir. Sünnisiyle Şiisiyle İslam dünyasının insanlığa tehdit teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Halbuki tam tersine Şiiler maziye doğru Sünnileri gereksiz fütuhatçılıkla suçlarlar. Karadavi’nin dediği gibi amaç toprak fethinden ziyade gönül fethi olmalıdır. Bu da adalet üzerinden yürür.
Aksa Tufanı’ndan sonra kenarda durma politikası izleyen İran süreçte zayıflama trendine girmiştir. Umulur ki bu durum onun aklını başına devşirmesine vesile olur. Trump’ın dediği gibi İran yalnız kalmıştır. Daha doğrusu kendisini yalnızlaştırmıştır. Çin ile Rusya ABD ile ilişkileri bozmayacak şekilde sınırlı sorumlu bir destek veriyor. İran yolların ayrılış noktasında bulunuyor.
İran bu yalnızlığını nasıl kırabilir, nasıl düzlüğe çıkabilir? Bunun için inadını kırması lazım. Bu süreçte asimetrik bir davranışa ihtiyaç vardır. Kendisini tashih sürecinden ya da arınma sürecinden geçirmek. Zıtlığın ortadan kaldırılması için mezhebî tortularda ayıklamaya gidilmelidir. Zıtlık devam ederse ihtilaflar ilişkileri kemirmeye devam eder. Aksine ihtilaflar ve zafiyetler yerleşik kalır.
Şii-Sünni zıtlaşmasının yeni bir sapağındayız. Ya eski kavgalara döneceğiz ya kendimizi tashih sürecinden ve elekten geçireceğiz. Kendimizi gözden geçirdiğimizde muvasala, buluşma ve kavuşma imkânı elde ederiz. Bir musibet bin nasihatten evladır. Tashih için de muhasebe, samimi duruşa ihtiyaç vardır. Burada son olarak pratik değeri olan Şii din adamlarından Musa Musevi’nin eş-Şia ve’t-Tashih / Şia ve Gözden Geçirme kitabını tavsiye edeceğim. Müracaat adıyla gözden geçirmeler Sünni dünyada el-Cemaat el-İslamiye gibi radikal hareketler tarafından yapılmıştır. Demek ki aşırılık karşısında bir ihtiyaçtır.
Bitirirken, tashih süreciyle alakalı eski bir rüyayı paylaşayım. Osmanlı bakiyesi paşalardan Hüseyin Fevzi Paşa 1950’li yıllarda ikamet ettiği Bağdat’ta Hazreti Ali’yi rüyasında görüyor. Ona rüyada şöyle hitap ediyor: “Evladım, Türk askerlerine söyle ki Irak ordusu Türk ordusunun emrinde yetişecek. Sonra Irak ordusuyla Türk ordusu bir ordu hâline gelecek. İran ordusu da içini temizleyecek. Onlar da hidayete erecek. Ve bu üç ordu Orta Doğu’da bir temizlik harekâtına başlayacaklar…”
Bu rüyayı aktaran Bağdat’ta bir dönem öğrencilik yapan ve elçilikte çalışan ve son sıralarda Hakk’ın rahmetine kavuşan Gülcemal Soylu’dur.