Mustafa Özcan
Yakınlarda ahirete uğurladığımız Cüneyt Arkın, kendisini ‘kahraman’ yapan Türk halkı için “Onlar olmasa ben kimdim ki?” diyor ve ekliyor: “Bana diyorlardı ki ‘Sen Malkoçoğlu’sun.’ Yani tam bir kahraman. Kahraman nedir biliyor musunuz? Türkiye’de evine alın teriyle, namusuyla ekmek götürüp ailesini doyuran her anne baba kahramandır. Bir diğer kahramanlık ve şerefli görev çocuklara iyi eğitim vermektir.”
Cüneyt Arkın ilginç bir kişiliktir. Tarihi kahramanları canlandırmasıyla sola değil muhafazakar kitleye veya kaba tabirle sağa yatkın birisi olmalıdır. Bununla birlikte bazen sol ile de temas hattında olduğu gözleniyor. Vefatından sonra Tarık Akan ve Yılmaz Güney ile ilişkileri gündeme geldi. Onlarla dostluğu ve sansüre takılan Vatandaş Rıza filmi sola olan ilgisini çağrıştırıyor. Bunu da adalet duygusuna bağlıyor. Adaletin sadece ekranda değil gerçek hayatta da gösterilmesi gerektiğine inanıyordu. Elbette umumi hat ve çizgide sağ mefkuresinden ayrılmış, sola demirlemiş birisi değildir.
Mehmet Coşkundeniz adlı Posta yazarı ‘İlk Aşk ve Kahraman’ başlıklı yazısında Tarık Akan ile Cüneyt Arkın’ı karşılaştırıyor. Aralarında soğukluk ve ya serinlik olup olmadığını irdeliyor. Cüneyt Arkın’ın ifadelerinden aralarında bir serinlik olmadığı kanaatine varıyor. Bu arada yeri gelmişken Tarık Akan’ın Kemalist yönüne de vurguda bulunuyor ve eğitim boyutuyla bu alandaki katkılarına değiniyor, temas ediyor.
İlgili satırları şöyle: Tarık Akan’ın ölmeden önce son yaptığı iş de “Atatürk’ün kızları” adlı belgeseli çekmekti. Belgesel, 1925’te Atatürk’ün talimatıyla yurtdışına eğitime gönderilen kızları anlatıyor.
Doğrusu bu satırları okumadan evvel cumhuriyetin ilk devresinde kızların okumak veya tahsil için yalnız başlarına Batı’ya gönderildiklerinden bihaberdim. Bunun ilk evresi ve devresi Osmanlılar döneminde olmuştu ve 1830 yılında erkeklerden oluşan ilk kafile Batı’ya gönderilmişti. Mısır’ı Batılaşmaya açan Mehmet Ali Paşa’nın çığırında da 1926 yılında Mısır Paris’e bir talebe kafilesi göndermişti. Başlarında Rifaa Rafi el-Tahtavi adlı Ezher çıkışlı bir molla/hoca da vardır. Paris hatıratını satırlara dökmüş ve buna Taḫlîṣü’l-ibrîz fî (ilâ) telḫîṣi Bârîz adını vermiştir.
Batı’ya kafile göndermekten amaç ya da zahiri amaç Batı’nın davranışlarını değil bilimini almaktı. Ya da amaç böyle yansıtılıyordu. Bununla birlikte içeride bile aşınmış olan İslami maya, anane Paris’in ikliminde daha da gevşemiştir. Böylece zahiri amaç ikinci planda kalmıştır. Mehmet Ali Paşa’nın amacı bir an önce Batı’nın tekniğini alarak Mısır’ı bölgesel askeri bir güç haline getirmektir. Osmanlı’ya kafa tutmaktır. İkinci Mahmut için de durumun bundan farksız olmadığı söylenebilir. Reformlara işlerlik kazandırmak. Mısır ile Türk eğitim kafilesinin Batı’ya gidişi arasında sadece 4 yıl vardır. Belki de iki kafilenin elemanlarından bazıları gurbette birbiriyle de karşılaşmış olabilirler. Bu kafileler bu diyarlarda ilmi olarak pek gelişememiş ama kimlik olarak erimişlerdir. Onları diyar-ı gurbette diri tutacak bir donanımları yoktur. Bununla birlikte yüz yıl sonra işçi kafileleri olarak Batı’ya giden Türkler Batı denizinde vurgun yememek için kendi değerlerine sımsıkı bağlı kalmışlar ve tutunmuşlardır. Aydın namzetlerinin ise bu kadar başarılı olduklarını söylemek en azından zordur. Aydınlar köklerini muhafazada daha kırılgan olabiliyorlar.
Batılılaşmanın pik noktasını cumhuriyet dönemi temsil etmektedir. 1830 yılındaki erkek öğrenci kafilesinden sonra, 1925 yılında bayanlardan oluşan bir kafilenin Batı’ya gönderilmesi bunu ispatlar. Bayanlardan veya kızlardan oluşan kafilenin Batı’ya gönderilmesi onları kültürel olarak Batı’ya açmak için mi yoksa eksik olan maarifi tamamlamak için miydi? Bunun aynı dönemlerde Türk kızlarını Batı’ya güzellik müsabakalarına göndermekten bir farkı var mı? Yoksa o halde amaç Türk kızlarını batılılaştırmak ve kendi kimliklerinden sıyırmak mıydı? Bunun aksini savunmak mümkün değildir. İslami kurallara göre güvensiz bir iç ortamda bile bayanları tek başlarına salıvermek doğru değildir. 1925’teki anlayışın bir ürünü olan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi eski Dekanı Prof. Ali Köse kızlarını tek başlarına İtalya’ya gönderebileceğini lakin Mekke’ye gönderemeyeceğini söylemiştir. Burada kimyanın dönüşümü ve çarpık bir anlayış ile karşılaşıyoruz. En azından nazari düzeyde böyle. Elbette bugün Suudi Arabistan’ın kadim günlerin ideal ortamından uzak olduğu ve kızları buraya tek başlarına salmanın mahzurlu olduğu söylenebilir. İtalya’da ise ortaçağ günlerine nazaran şartlarında iyileşme olduğu da varsayılabilir. Lakin bunları izah etmeden bu sözleri ulu orta söylemenin de bir alemi olmasa gerek. Bugün ülkemiz de en az Suudi Arabistan kadar güvensizdir. Pippa Bacca gibi İtalyan asıllı bazı bayanlar bizim ülkemizde öldürüldüler. Kısaca yerleşik değerler sarsılmış ve bunun neticesinde ülkelerimiz güvensiz hale gelmiştir. Çözüm yeniden yerleşik değerlere geri dönmektedir. 1925 yılında yapıldığı gibi Batı’ya bayan eğitim kafileleri göndermekle değil.
Sonuç itibarıyla ne 1830 yılındaki erkek kafilesinden ne de 1925 yılındaki bayan kafilesinden beklenen yararlılıklar temin edilememiştir. Celal Şengör gibi örnekler bu alandaki fiyaskoyu gösteriyor. Buna mukabil 1925 zihniyetinin uzantılarının yol açtığı Fuat Sezgin’in üniversiteden atılmasıyla Almanya’ya kaptırdığımız kişi, medar-ı iftiharımız olmuştur. Gönderdiklerimiz değil kovduklarımız işe yaramıştır.