“Edep hududa riayet etmektir. En büyük edep İlâhi hududu muhafaza etmektir.”
Üstad Necip Fazıl ‘O ve Ben’ kitabında hocası Abdülhakîm Arvâsî Hazretleriyle karşılaşma ve onun rahle-i tedrisindeki değişme sürecini anlatırken bir taraftan da hocasının gönül ummanından dökülen sözleri birer inci tanesi gibi avuçlarımıza dizmektedir. Bu incilerden “Edep hududa riayet etmektir.” sözü hafızama nakşettiğim, yıllar geçse de hiç unutamadığım sade ve bir o kadar da derin bir “kelam-ı kibardır.
Edep “incelik, görgü, terbiye, nezaket, sevecenlik” gibi anlamlara gelen ve dini, tarihsel, kültürel karşılığı çok derinlere uzanan kadim bir kavramdır. Edep insanın haddini bilmesidir; fani ve sınırlı olduğunun farkına varması ve Bâki olana hürmet etmesidir. İnsanın giyebileceği en güzel, en sevimli elbise edep elbisesidir. İnsanda tekâmül ve olgunluğun en bariz nişanesi edeptir. İnsanda iman edeple tezahür eder, edep de ahlakla tezahür eder. Hz. Mevlana Mesnevi’sinde “Aklıma ‘İman nedir?’ diye sordum. Akıl, can kulağıma söyleyerek dedi; ‘İman edeptir.’ “ der.
Edebin en mükemmel hâli peygamberlerde mekârimül ahlak ve mehasinül ahlak olarak yani ahlakın en üstünü ve en güzeli olarak tebarüz etmiştir. Hz. Aişe validemize Peygamberimiz’in(s.a.v.) ahlakını sorduklarında “Onun ahlakı Kur’an’dı.” buyurmaları bu üstün ve güzel ahlaka delalet etmektedir.
‘Edep’ kelimesini en sık ‘hayâ’ kelimesi ile birlikte kullanırız. Çünkü edep ancak hayânın varlığında mütemmim olur. Hayâ “utanma, çekinme, ar, iffet, namus” gibi anlamlara gelmektedir. Büyük âlim Kādî İyâz hayâyı; “Kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı” olarak açıklamıştır. Hayâ; insanı edep dairesinde tutar ve insanın edepsizlik yapmasına mani olur. Hayâ sahibi bir insan yaratılışında var olan ve doğuştan gelen safiyane duyguları korumayı başarabilen insandır. Hayâ sahibi insan utanan, mahcup olan, yüzü kızaran insandır. Hayâ sahibi insan yalan söyleyemez, hakaret edemez, yüksek sesli kahkahalar atamaz, kibirlenemez, diğer insanları incitici ve küçük düşürücü tavır ve davranışlarda bulunamaz. Fıtratındaki mahcup hâl, böyle edebe aykırı davranışlarda bulunmasına imkân tanımaz. Bir İngiliz düşünürün “Gerçek bir centilmen; tek başına oturduğu karanlık bir odada esnerken ağzını eliyle kapatan kimsedir.” sözü edep ve hayâ sahibi insanın fıtratını çağrıştıran çarpıcı bir örnektir. İnsanın en samimi, doğal ve sevilmeye en layık hâli, işte bu mahcup hâldir. Edep ve hayâ sahibi insanın masumane hâli onu gönüllere sultan yapar.
Son zamanlarda toplumuza, bilhassa gençlerimize ‘özgüven sahibi olma’ paranoyası empoze edilerek edep ve hayâ kavramları bir kenara itilmeye çalışılıyor. Edepli ve hayâlı olmakla özgüvenli olmak birbirine engelmiş gibi bir algı oluşturuluyor. Çoğu zaman sözde özgüven sahibi olmak edep dairesinin dışına çıkmanın bir kılıfı ve bahanesi olarak kullanılıyor. Ebeveynlerde çocukları terbiye etmenin onların özgüvenini kıracağı yanılgısı hâkim. Oysa biz yürümenin, oturmanın, kalkmanın, konuşmanın, susmanın, yemenin, uyumanın adabıyla yoğrulmuş bir toplumuz. Bir mecliste, bir büyüğün yanında, bir hocanın karşısında adab-ı muaşereti çiğnemek özgüven anlamına gelmez. Acaba kibir ve cehaleti özgüvenle karıştırıyor olabilir miyiz? Edep ve hayâ insanın vakar sahibi olmasına engel değildir. Bizim güvenimiz zübde-i alem olan ve “Biz ona kendi ruhumuzdan üfledik.” diye methedilen özümüzedir ve bize o ruhu üfleyen sonsuz kudret sahibinedir. Dayanağımız zevale mahkûm olan madde değil, her zaman dipdiri kalan manadır.
Hududa riayet etmek ile ilgili günümüzde dikkatimi çeken bir diğer yanılgı da sadece kendi kişisel sınırlarımızı korumaya değer bulma ve başkalarının sınırlarını görmezden gelme eğilimimizdir. Modern öğretiler kişisel gelişim adı altında insanlara dev kişisel sınırlar ördürdüler. İnsanın kişisel sınırlarına hiç kimseyi almamasını bir hayat memat meselesi olarak sunuyorlar. İlk bakışta bireysel bağımsızlık ve özgürlük gibi görünen bu yaşam tarzı bencillik, menfaatperestlik, kibir, öfke, çatışma ve huzursuzluğu beraberinde getiriyor. Hâlbuki bizim medeniyetimizin bize öğrettiği edep; haddimizi bilmek, hududumuzu aşmamak, başkalarının hakkını hukukunu korumak ve bilhassa hakkın hatırını âlî tutmaktır. Herkesin bu anlayış, samimiyet ve edeple yaşadığı bir toplumda huzur hâkim olur, dev bireysel sınırlara ve çatışmalara gerek kalmaz. Fakat herkes sadece kendi sınırlarını korumayı amaç edinirse erdemler ve güzellikler erir, yok olur.
Sözlerimi Yunus Emre’nin vehbi ilimle mücehhez mısralarıyla noktalıyorum:
Girdim ilim meclisine
Eyledim kıldım talep
Dediler ilim geride
İlla edep illa edep