Önceki yazılarda da ifade edildiği üzere, asıl maksadım Fuat Sezgin’in bu millete, gençliğe, ümmete vermek istediği mesajlara yoğunlaşmak. Müslümanlar üç asırdır “güc”ün şikarı. Derin bir kuşatılmışlıkla malûl. Buna çare üretmede aciz. Büyük “bilgemiz ve filozofumuz”, ki Vefa Taşdelen, onun bu yönünü, en önemli özelliği olarak görür, aslında bunu dava edinir. Ve teşhisi doğru kor: Şahsiyetin inşası, bilimin istihsali. Bunu şahsında örnekleştirir. Çalışır, çalışır, dinlenmeye bile hakkının olup-olmadığını muaheze ederek çalışır. Şahsiyet, çekicidir, cezbedicidir. Kendini, kendi dünyasında var ederek konumlanır. Kurucu ve inşa edicidir. Sartre (1905-1980), “insan doğar, yeryüzüne gelir (o, ‘fırlatılır’ der), sonra kendinin ne olduğunu seçer. Yani kendini inşa eder” kanaatindedir. Yani, bir belirlenmişlikle, bir “öz”le doğmaz. Bu yüzden onun felsefesinde “varlık özden öncedir” düsturu bunu ifade eder. Sezgin, aslında Müslümanlara bunu haykırıyor: Gafleti atın! Meydan yerine çıkın! Neliğinizi bir idrak edin! Bugünkü haliniz sizin asıl haliniz değil. 800 yıl dünyaya öncülük etmiş bir kültürün, bir medeniyetin mensupları bu zillet halini nasıl kabullenebilir? Öncelikle şahsiyetinizi kuşanın. Kendinizi, kendiniz olarak yapın. Sonra mensubu olduğunuz kültürü-medeniyeti kuşanın. Ve inanın, güvenin, ter dökün. Bir davanız, bir idealiniz olsun. Eminim ki başaracaksınız. Engeller olacak. Ama onların hiçbir önemi yok. Örnek mi istiyorsunuz? İşte, yaptıklarımla karşınızdayım! Âsarım önünüzde, inceleyin. Okuyun. Tahlil edin, inanıyorum ki herbiriniz birer “Simurg”, birer “Fuat Sezgin” olacaksınız. Siz de inanın ve gereğini yapın.
Hoca, Müslümanların malûl oldukları yaygın ve sürekli olan iki güçlü önyargıyı kırar (Bu, onun, Vefa’nın ifadesiyle, bilgeliğinin, filozofluğunun bir gereği ve meyvesidir). İlki, öteden beri iddia edilen İslâm’ın bilime, eğitime ve çağdaş gelişmelere karşı olduğu ön yargısı. Ki böyle bir anlayış, Türk ve Müslüman dünyada da pekçok düşünür, yazar, aydın tarafından benimsenir. Bizim, en temel problemimiz budur denilebilir. İkincisi, bunun bir sonucu olarak doğar: Batı kültür medeniyetinin 17. yyıldan beri bilimde, felsefede, teknolojide ve diğer alanlarda kurduğu üstünlük ve karşısında ezilme, küçülme ve aşağılık duygusuna kapılma.
Evet, Hocamız, yıkılışımızı getiren ve bu hali sürekli kılan bu iki önyargıyı yıkar. Elbette zihinler bütünüyle arındırılmış değildir. Yıkılan, gerçeğin karşısında bilimsel hiçbir dayanağı kalmayan önyargılar dünyasıdır. Bu, Sezgin’in bilimsel gayretinin, üretiminin bir sonucudur. Dahası, mensubu olduğu kültür-medeniyet dünyasının maruz kaldığı zulme, aşağılanmalara, bütünüyle ötekilenmeye tepkisinin. Bu dünya layık olduğu yerde değildir. Onu, Müslümanlar tekrar öncü durumuna getirmelidirler. Bu yüzden Sezgin’in çalışmaları ifade edildiği üzere iki kanatlıdır. İlki, mensubu olduğu İslâm kültür dünyasını hak ettiği yere taşımak. İkincisi ise pür bilimsel çalışmalardır. Bilime, dünya bilmine katkılar sağlamayı amaçlar. Dolayısiyle o, bu mesuliyeti duyar ve bu görevi yüklenir. Cephe hattındadır. Göz ucuyla Müslüman dünyaya bakar! Hadi davranın, bir ucundan da sizler tutun. Nerelerdesiniz? Niçin sesiniz soluğunuz çıkmıyor? Der gibidir.
O, böylece ümmeti ihtar eder. Görevi başına çağırır. Ah bu görev hakkıyla yerine bir getirilmiş olsa! Dünya çapında bir inkılap vuku bulur. Bir yandan İslâmî kültür-medeniyet dünyası gerçek yerine otururken, diğer yandan merhameti kaybetmiş olan idraksız ve insafsız gücün dünyası mutlaka bir nefs muhasebesine girişir.
Sezgin, Müslümanı, Türkü, ümmeti göreve çağırırken alışageleni olurlamaz. Hiçbir kesime, mesela gençliğe, siyasetçiye, idareciye, aydına vs yağ çekmez. Ucuz edebiyat yapmaz, kimseye methiyeler dizmez. Ey aziz gençlik! Ey muhterem ve muhteşem Müslümanlar! demez. İşi kurtarıcılara vs havale etmez. O, bütün bu kesimleri zoru başarmaya, bunun ıstırabını çekmeye, samimiyete davet eder. Her an davasının umurunda olmanın çilesine, gadrına davet eder. Daha ne yapsın. Gerisi muhataplara kalmıyor mu? Hani Üstad N. Fazıl’ın bir mısraında dile getirdiği gibi;
“Hey gidi küheylan koşmana bak sen!
Çatlarsan doğuran kısrak utansın!”
Bu yolda yok olmak, çatlamak N. Fazıl’ın dediği gibi bir “utanç” vesilesi değil, aksine bir övünç, bir iftihar vesilesidir.
Sezgin Hoca’nın ülkemize dair beklentileri vardır. Onları da açık yüreklilikle önümüze serer, çok ciddi dersler çıkarmamızı bekler.
Bir kere İslâm dini bilme karşı değildir, bilimle çatışmaz. Bunu, insaflı pekçok oryantalist dahi kabullenir, itiraf eder. Mesela Rosenthal, Bilginin Zaferi (1980) adlı eserinde, İslâm kavramının, ilim-bilgi kavramıyla müterâdif olduğunu söyler. Ve ekler: “İlim kavramı baki kaldığı müddetçe, İslâm tarihten silinmez” (Fazlıoğlu, 2007, 21). Ancak, bazı Müslümanlar ne bunlardan, ne de İslâm’ın derinliğine tetkikinden haberdardırlar. Bu yüzden pekçok şeyi yanlış değerlendirirler. Böyle bir bağlamda tüm yapılan keşiflerin Kur’an’da olduğunu iddia ederler. Bu, yanlıştır. Çünkü Kur’an ilahi bir kitaptır ve hedefi başkadır: İnsanlara doğru yolu göstermek. Bunda da muvaffak olmuştur. Kur’an, ne bir ansiklopedi, ne bir el kitabı, ne de bir ilim kitabıdır. Ama bilmi övmüş, yüceltmiş ve teşvik etmiştir. Bunu, bilimi bilim olarak ele almış, öylece yapmıştır. Onu herhangi bir vasıta mevkinde görmemiş, çıkar, güç vs gibi nefsani isteklere, ihtiraslara alet etmemiştir.
Bu bakımdan hem Batılı düşünür ve filozofların, bir takım oryantalistlerin ve hem de içimizdeki Batıcıların iddia ettikleri gibi, İslâm dünyasının gerilemesinde kesinlikle İslâm dininin sorumlu olmadığını bilmeliyiz. Bu yüzden Sezgin’in, “Böyle bir iddia tarihi bir hakikat değildir” hükmü, dini müdafaa sadedinde verilmiş bir hüküm değildir. Aksine tarihi bir hakikatler. Ve der ki; “böyle bir yargıyla ben dini müdafaa etmiyorum, hakikati müdafaa ediyorum.” Buna batılı bilim dünyasından, oryantalistlerden pekçok şahit getirir.
Hoca, şunun farkında olmamızı istiyor: Her ne kadar Doğu-Batı yani İslâm ve Hıristiyan dünya pekçok ortak değere sahip olsa da, temelde bin yılları aşan bir çekişme, savaş, rekabet halindedir. 17. yyılda üstünlüğü ele geçiren Batı, hamle üstüne hamle ederek bu çekişmeyi zaferle bitirmek istiyor. Bu meyanda İslâm dinine karşı geliştirdiği argümanlar hakikat değil sahte. Sakın ha! Bu sahte-psido-uydurma delillere kanarak (bazı dinde ıslahatçılar gibi, N. Tozlu) hakikati temsil eden dininize, temel değerinize, yani varlık sebebinize karşı olmayın.
Hoca, ülkesinden ayrılalıdan beri insanımızda, toplumumuzda oluşan değişimin daha doğrusu düşüşün farkındadır. Özellikle ahlâki sahada. Hoca, ülkeye 50 yıl sonra döner. Karşılaştığı manzara onu üzer. Eskiden şartlarımız iyi değildi. Ama bu derece bir ahlâkî sükut yoktu. İnsanlar daha çok yalan söylüyor, aldatıyorlar, iftira ediyorlar. İnsaf ve merhameti akıllarına getirmiyorlar. Vefasızlar. Herşeyi başkalarından bekliyorlar. Bunlar maddeci-materyalist. Sözlerinde ve vaadlerinde sadakat yok. Tüm bunlar İslâm’ın yasak ettiği hususlardır. Müslüman bunları nasıl aşar?
Bu çürüme, İslâm’dan, örften, gelenekten boşalma, eşyaya, dünyaya prestij, bozuluşumuzun tamiri güç yönlerinden biri. İkbal, Müslümanların bu halleri karşısında Allah’a sığınır. İstediği, artık yeni bir insan tipinin yaratılmasıdır.
Hoca, bütün bunların insan kalitesiyle ilgili olduğunu bilir. Bu, en büyük mahrumiyetimize parmak basar. Her şeyden önce üniversiteleri, eğitimi kalite üzerine geliştirmemizi ister. Henüz bundan çok uzağız. Şu halleriyle bu üniversitelerin ancak, o da belki, yüz sene sonra böyle bir kaliteyi yakalayabileceğini söyler. Ki bu, ilk ele alınması gereken bir husustur. Yapan-eden, nüfûz eden, yahut edemeyen insandır. Büyük kafalara, kalplere sahip insan. Ona ne kadar sahip iseniz, dünyanıza ve dünyaya o kadar sahipsinizdir.
Bu bir eğitim meselesi. Üniversite meselesi. Bir kültür ve tefekkür meselesi. Elbette tüm bunların burada ele alınması sadet dışı. Ne var ki Hoca, bu hayati meseleyi bilmemizi, gündemden düşürmemizi ister. Bunun farkındayız? Ama ne kadarımız? Üniversitemiz (Bayburt Üniversitesi), meseleyi bir sempozyumda enine-boyuna ele aldı. Tartıştı ve “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite”[1] adlı kitap, böyle bir çalışmanın neticesi olarak vücut buldu.
Fuat Sezgin’in gördüğü ve bizlere de göstermek istediği başka gerçekler de vardır. Her şeyden önce insan kalitesinin düşüşüne, fertlerdeki yansıması izah edilir gibi değildir. Mesela tembellik. Onun getirdiği vurdumduymazlık. Miskinlik. Gününü gün etme. Hiçbir ciddi göreve talip olmama. Başıboşluğun, fikirsizliğin ve dipsiz bir sathiliğin alıp yürüdüğü gittikçe artan bir kitleselleşme. Amorflaşma. İnsanın ve cemiyetin kayıbı. Acaba bunların farkında mıyız? Yahut ne kadar farkındayız? Ve yapıyoruz?
Bir azîm dava da bilindiği gibi yabacı dil öğretimidir. Onca emeğe, masrafa, hatta bütün okullarda yabancı dil öğretimine rağmen Türkler, Türkiye dil bilmiyor. Dil öğretimi yetersiz. Hoca, kesin hükmünü verir: Çünkü Türkler Türkçe’yi bilmiyorlar. Kendi dilini bilmeyen bir başkasının dilini ne kadar bilebilir? Sezgin şöyle devam eder: “Ben ilkokulda iken Sarf-ı Türki (Gramer) okullardan kaldırıldı (1934-1935 Öğretim Yılı).” Hakkıyla Türk Dil Bilgisi’ni bilmeyen bir nesil yabancı dili kolay kolay öğrenemez. Türkiye’nin yapacağı en büyük işlerden biri, tekrar bu gramer dersini mekteplere koymaktır.
Hoca, milletin büyük davalarını, yani milleti millet yapan değerleri dert edinir. Bunları önümüze kor: Kendinizi bilin! Mirasınızı, değerini bilin! Dilinizi, o dille verilen muazzam eserleri bilin! Ve dünyayı bilin!
Bunlar hakkıyla bilinmeyince hayatta kalmak da, idame-i hayat etmek de zor.
Hocamız, “insanı insan yapanın yaşanılanlardan, tecrübeden dersler çıkarmak olduğunu” vurgular. Bunun çok önemli ve anlamlı olduğuna inanır. Bu arada dostu Hartner’e bu yeni adamı anlatır. Hikaye uzun. Ben çok kısa olarak resm etmeye çalışacağım. Willi Hartner Frankfurt Üniversitesi Rektör Yardımcısıdır. İhtisası bilim tarihidir. Sezgin’i aslında altı aylı bir süre için davet etmiştir. Şimdi o süre dolmuştur. Ama bunu Hoca’ya söylememiştir. Bu vesile ile Sezgin’le konuşmak ister fakat mahcubiyet duymaktadır. Sezgin, meseleye vakıf olunca hiç tedirginlik duymaz, telaş etmez, aksine hayli rahattır. Muhatabı buna şaşar. Sezgin’e bakakalır… İşte Hoca, yeni insanı tam da böyle bir bağlamda anlatır dostuna. Şöyle başlar: “Hiç üzülmeyin! Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım vs. Ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Bu, beni şımarttı. Askeri darbe geldi. (Ülke bir ağın içinde kaldı. Ben de.) İşte bu, bana düşünme, muhasebe yapma fırsatı verdi. Anladım ki, beşer olarak benim iradem sınırlıdır. O zaman şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir gelecek garantisi varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim, artık olanı-olacakları düşünmüyorum.” Adamcağız bana baktı… Ayağa kalktı, beni kucakladı. Tekrar oturduk. Bana dedi ki, “Ben ateistim, Allah’a inanmıyorum. Fakat, bu kadar inanan bir insana ne kadar gıpta ediyorum!” Sonra bana hissettirmeden iş bulmaya çalıştı. Marburg’da bir üniversiteye yerleşmemi sağladı. Bütün bunlar altı haftalık bir zaman içerisinde tahakkuk etti (Sezgin, 2010, s. 66). Bütün bunlar doğru ve gerçekten anlamlı. Öyle ki bir ataisti sarsacak kadar! Ama bu her insanın yapabileceği bir şey değil. Belirli bir tefekküre, şuura sahip olmak gerekir olanbiteni değerlendirmek için. İnsan kalitesinin bu kadar düştüğü bir ülkede, daha doğrusu dünyada, insanların ciddi bir şey yapmaları, yetiştirilmesine bağlı. Bugünkü halimiz, şüphesiz kendimiz olan dünyalardan kopmuş, yahut koparılmış olduğumuzun neticesidir. Eğitim de öyle. Kendi medeniyet ve kültür dünyasından kaynaklanmayan, ona batırılmamış bir eğitim sade yabancılaştırır. Üç asırdır bizde ve tüm İslâm dünyasında olduğu gibi: Eğitim, bir tahrip vasıtası. Kendini, dünyanı, değerlerini, ruhunu ve tüm dayanaklarını. Hoca’nın örneğinde bunu görüyoruz. Daha ilkokulda süslü-püslü bir öğretmen hanımefendi sürekli tekrar edip durur: “Müslüman âlimler, dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar.” Hiçbir düşman bu denli tahripkâr olamaz. Ve bu, zihniyet böyle bir tahribatı üç asır sürdürür. Şuraya geleceğim: İsterdim ki, meselelerimizi bu derece bilen bir bilge, filozof tüm bu “olmazları da olur” kılabilecek mufassal bir eğitim modeli sunmuş olsun. Hoca’nın bunu ihmal etmiş olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor.
Armağan, M. (2007). Efsaneler ve Gerçekler: Küller Altında Yakın Tarih 3. İstanbul: Timaş Yayınları.
Fazlıoğlu, İ. (2007). Nazarî Ufuk: İslâm-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Zihin Penceresi. İstanbul: Papersense Yayınları.
Fazlıoğlu, İ. (2016). Soruların Peşinde. İstanbul: Papersense Yayınları.
Garaudy, R. (2017). İnsanlığın Medeniyet Destanı. (Çev.: C. Aydın). İstanbul: Timaş Yayınları.
İz, M. (1990). Yılların İzi. İstanbul: Kitabevi Yayınları.
Kaku, M. (2017). Olanaksızın Fiziği. (Çev.: E. Tarhan). Ankara: ODTÜ Yayıncılık.
Kocabaş, Ş. (1991). İslâm’da Bilgilenmenin Yolları ve Modern Bilgi Nazariyesinin Tenkidi. M. Paçacı (Ed.), İslâmî Bilimde Metodoloji Sorunu içinde. Ankara: Fecr Yayınları.
Niyazi, M. (2000). Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Sezgin, F. (2010). Bilim Tarihi Sohbetleri: Söyleşi Sefer Turan. İstanbul: Timaş Yayınları.
Sesgib, F. (2017). İslâm Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar. İstanbul: Timaş Yayınları.
Toynbee, A. (2005). Hatıralar: Tecrübelerim. (Çev.: Ş. Bıyıklı). İstanbul: Klasik Yayınları.
Tozlu, N. (1998). Bilim ve Hayat. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Tozlu, N. (2018). Bir Güzel Türkiye Düşlemek: İsmail Ünalmış ve Akçağ Hareketi. Ankara: Akçağ Yayınları.
[1] Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Yay. Haz. N. Tozlu, V. Taşdelen, M. Önal, Bayburt Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2016.