eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Dr. Mahmut Esad DURMUŞ

Kocaeli’de dünyaya geldi. İlk, orta eğitimini Ağrı’da tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde İç Hastalıkları alanında ihtisasını tamamladı. Öğrencilik yıllarından itibaren edebiyat, kültür, sanat ve düşünce alanlarında çalışmalar yaptı, çeşitli edebiyat dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Şiirleri ve denemeleri çeşitli dergilerde yayınlandı.

    Fıtrattan Kopuşumuzun Hazin Hikâyesi

    İnsan, varlık yolculuğuna yaratılışın derin ve ahenkli melodisini işiterek başlamıştır. Hayatın akışı boyunca insanın özlemi hep yaratılışın eşsiz melodisine ve o melodiyi işittiği günedir. Tıpkı Odysseus’un İthaka’daki evini özlediği ve ondaki sükûnete, huzura dönüşü arzuladığı gibi…

    Hepimizin içinde o eşsiz yaratılış gününden kalma bir anıt vardır aslında. Hepimizin içinde yaratılış melodisinin yankısı olan bir ses vardır. İçimizdeki o anıt, o ses bizim şimdilerde tanımadığımız, beğenmediğimiz, değiştirdiğimiz, bozduğumuz ve harabeye çevirdiğimiz fıtratımızdır. Fıtratımız bize varlığın en mücella günü olan o eşsiz günden kalmadır. Onun içindir ki her insan tertemiz gelir bu dünyaya ve doğan her bebek İslam fıtratı üzere doğar.

    Heyhat ki, modern çağda zamanın ve mekanın uğultusu hakikatin içimizde yankılanan sesini bastırdı. Modern zamanın labirentleri arasında yönünü kaybeden insanın en büyük kopuşu kendi fıtratından kopuşudur. Hz. Mevlana Mesnevi’sinde “Su, denizden ayrılırsa bozulur ve kokar.” der. İnsanın fıtrattan kopuşunun hazin hikayesi de denizden ayrılan ve kurumaya mahkum olan suyun hali gibidir.                                                                        

    Bizler modernitenin öğretilerini şeksiz şüphesiz kabul ederken aynı zamanda suni ve zoraki olanı fıtri ve doğal olana tercih ettik. Hâlbuki fıtratımıza dönmeye; doğal ve fıtri olanı bulmaya; hakkın ve hakikatin solmaz, pörsümez güzelliğine yol almaya meyilliydik. Fakat ruhumuzun, bedenimizin, aklımızın ve kalbimizin ayarlarını o kadar bozduk ki fıtri, doğal ve hakiki olana meylimizden bihaber kaldık. Kendi fıtratımızı kendimizden çok uzaklarda bıraktık. Tanpınar’ın dediği gibi; “Öyle insanlar vardır ki bir ömür boyu kendileri ile yaşarlar ama hiç kendileriyle karşılaşmazlar.” Biz de öyle insanlar olmaya başladık.

    Kur’an-ı Kerim’de “Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!” buyrulmuştur. Bugün tükettiğimiz ve evlatlarımıza yedirdiğimiz birçok gıdanın içeriğindeki yapay ve zehirli kimyasalların birçok maddi manevi hastalığa sebep olduğu açıkça bilinmektedir. Giydiğimiz elbise, kullandığımız deterjanlar, kozmetik ürünleri ve hatta soluduğumuz hava bile suni ve zararlı unsurları ihtiva ediyor. Her birini tükettikçe fıtratımızla aramıza bir tuğla daha örüyoruz. Telefonlar, ekranlar, elektronik aletler bizi kolayca manipüle edebilen, zihnimizi ve bedenimizi uyuşturan, fıtratımızı değiştiren ve bozan birer kumandadır. Ellerimizdeki küçük kumandalarla bu aletleri kumanda ettiğimizi zannediyoruz, hâlbuki asıl kumanda bu aletlerdir ve kumanda edilen biziz. Onların sunduğu her şeyi uygulamamız gereken bir referans gibi algılıyoruz. Birbirimizle olan iletişim biçimimiz bile bu aletlere göre şekilleniyor.

    Hayatımızın aklımıza gelebilecek tüm unsurlarına her geçen gün sunilik hâkim oluyor. Çocuklarımız doğal ortamı, hayvanatı ve bitkileri hiç görmeden, tanımadan büyüyor; doğal ve samimi komşuluk ilişkilerini bilmeden yetişiyorlar. Oturduğumuz evlerin tabiattan kopuk tasarımı bile insanı fıtratından koparmaya, ruh ve beden sağlığını etkilemeye yeterli bir sebeptir. Fakat bunu da birçoğumuz kabullendik ve normal görmeye başladık. Çünkü garipseyecek vaktimiz ve imkânımız da yok. Çok çalışmalı, daha çok kazanmalı, daha çok tüketmeli ve sistemin çarklarını eksiksiz bir şekilde çevirmeliyiz! Karşılığında kendimizi ve fıtratımızı feda etmek pahasına bile olsa…

    Ali Şeriati ‘İnsanın Dört Zindanı’ndan bahsederken tabiat, tarih, toplum zindanlarını anlattıktan sonra dördüncü zindan olarak insanın kendi zindanını anlatır. Zindanlar içinde kurtulması en zor olan kendi zindanımızdır ve insan burada tutsakların en âcizidir. Çünkü insan diğer zindanlarının farkında ve bilincindedir. Yaşadığı doğanın zorluklarını, içinde bulunduğu dönemin şartlarını, toplumun kendisine biçtiği rolü ve beklentileri bilir. Fakat kendi kendisini hapsettiği hayatı ve bu mahpusluğun ardında bambaşka bir hayat olabileceğini kolay kolay bilemez. Modern çağ bu bilinmezliği daha zor ve karmaşık bir hale getirdi.

    İnsanlığın fıtrattan kopuşunun hazin hikayesinden bir cüz de olsa bahsetmeye çalıştım. Benim bu hikayenin sonu ve sürdürülebilirliği konusunda ciddi tereddütlerim var. İnsanlık ya suyun akıp yolunu bulduğu gibi doğal ve fıtri mecrasına tekrar kavuşacak ya da çok ağır senaryolarla karşı karşıya kalacak. Eğer ki modern çağın akıl babaları fıtrata karşı açılan bu savaşta ısrarcı olur ve insanlığı uyutarak, uyuşturarak fıtratından kopuk bir hayata mecbur bırakmaya devam ederse böyle bir hayatın sürdürülemeyeceğini, insanlığın ve tabiatın sonunu getireceğini ifade edelim. Çünkü fıtrat olmadan hayat olmaz ve hayati fonksiyonlarını kaybeden bir insanlığı uyandırmak mümkün olmayacaktır. Ümit ederiz ki, insanlık bu hayati tehlikeye girmeden evvel özüne ve fıtratına rücu eder.

    Sözlerimi öğrencilik yıllarımda yazdığım “Rüya” isimli şiirimle noktalıyorum. Bakarsınız bir rüya yeter, bizi sarsamaya ve bu derin uykudan uyandırmaya…

    RÜYA

    Tüm insanlar uyurken bu şehirde

    Ben bir rüyaya uyanırım

    Bir rüyayı tercih ederim

    Şehirler dolusu kâbusa

    Rüyalarda anneler ağlamaz, çocuklar ölmez

    Bombalar giremez rüyalara

    Yıkamaz eski yapıtları

    Onda tüm kutsiler dipdiridir

    Rüya doğruyu bulmanın yeridir

    Rüyasına dönse özüne döner insan

    Rüyasını anlasa özünü anlar

    Bir rüya saflığı işlenir hayatına

    Bir rüya gücüyle basar yere

    Öyle yaşar, öyle yaşatır, öyle ölür

    Ve rüyasıyla varır insan mahşere

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.